Biz Devrime Çok İnanmıştık
1968, dönemin dünya düzenine karşı bir alternatif arayış içerisindeki gençliğin bir kalkışması ise, Türkiye 78'i de,dünyanın o yıllarda görebildiği en büyük kitlesel sol yükselişidir. Bu nedenle Türkiye 78 Kuşağı devrime çok inanmıştı. Blog, 78 Kuşağı taraftarının hem olayların içerisinden hem de dışından aradan 30 yıl sonra o yıllara ilişkin düşüncelerini anlatmaktadır. Bir yönüyle 78'in eleştirisi veya özeleştirisidir anlatılmaya çalışılan...
06 Kasım 2009 Cuma
78 Kuşağı ve 20 Temmuz 1974
Tarih: 1 Mayıs 1975. İzmir Kuşadası'nda 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrenciler birarada.
Tarih; kralların, generallerin çiftliği değil, ulusların tarlasıdır. Her ulus geçmişte bu tarlaya ne ekmişse gelecekte onu biçer.
VOLTAIRE
78 Kuşağı kimler?
Doğum tarihlerine göre bir göz atacak olursak, 1955 ile 1959 yılları aralığında doğmuş olanları bu kategoriye sokmakla yanlış yapmış olmayız. Kıbrıslı 78’lileri doğum tarihlerine göre tanımlamakla, sonuçta hem o kuşağı daha net bir biçimde belirler, hem de bugünkü yaşlarını daha kolay bir şekilde saptayabiliriz.
Bilindiği üzere Kıbrıs’ta geride bıraktığımız yüzyılın en uzun süreli şiddet hareketlerinin başlangıç tarihi 1 Nisan 1955’tir. İngiliz Sömürge İdaresi ile Kıbrıslırumlar arasında başlayan ve kısa sürede Kıbrıslıtürklerin de dahil olduğu bu şiddet olayları, sonuçta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilanına yol açan ve 1959 yılı içerisinde imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmalarına kadar sürmüştü. İlginçtir Kıbrıslıların günlük konuşmalarında “EOKA Devri” veya bazı yılları da “TMT Dönemi” olarak da isimlendirilen beş yıllık süreç, 78 Kuşağı’nın doğum tarihleri ile de çakışır. Bu da demektir ki 78 Kuşağı Kıbrıslılar, İngiliz Sömürge İdaresi, EOKA ve TMT şiddetinin hüküm sürdüğü yıllarda doğmuş.
1960-63 arası yıllar Kıbrıs Cumhuriyeti dönemidir. Bu yıllar, Denktaş ve TMT'ne karşı yayınlamış oldukları gazete ile Kıbrıs Cumhuriyeti'ni savunarak bu Cumhuriyeti bozmak istediği gerekçesiyle muhalefet eden iki Kıbrıslı Türk avukatın toplumda derin izler bırakan siyasi cinayet olayı dışında, Kıbrıslırumlarla Kıbrıslıtürklerin üç yıl boyunca komşu olarak barış içerisinde yaşayabildikleri bir döneme karşılık gelir.
Bu yıllarda 78 Kuşağı Kıbrıslılar henüz daha ana okul veya ilkokul çağında çocukturlar.
1963 Aralığı ise, adada sıcak çatışmaların başladığı, iki toplumun arasında fiili ortaklığın berhava edildiği, nüfus açısından daha az, ekonomik olarak daha güçsüz, askeri güç açısından da adada daha zayıf olan Kıbrıslıtürklerin Kıbrıslırumlarla karma yaşamakta oldukları köylerden ve semtlerden göç ettirilerek, adeta kendi küçük gettolarına adeta hapsedildikleri tarihin başlangıcıdır. Bu nedenle 1964’ün ilk günleri, haftaları ve ayları, adanın siyasal tarihine ilk kez bugüne kadar uzanacak olan “göçmenlik” kavramının, o yıllarda Kıbrıslıtürklerin adadaki günlük yaşamlarına damgasını vurduğu bir zaman dilimini hatırlatır.
1964 ve takip eden yıllar Özel Harp Dairesi yönetimindeki TMT’nin, gettolarda toplamayı başardığı Kıbrıslı Türklerin sadece askeri değil, sivil yaşamlarına da hükmettiği yıllardır.
Tabii ki 1964-74 arası yıllar, 78 Kuşağının tüm çocukluk yılları ile ilk gençlik yıllarını kapsar.
Bu kuşak 1974 yılında çoğunlukla lise çağında veya üniversitenin ilk yıllarında öğrenci olup,kimi mücahitlik yapmış, kimi henüz yapmamış, kimi silahla yeni yeni tanışmış, kimi henüz tanışmamış, ama hepsi de silah sesleri arasında büyümüş bir kuşaktı. İlk, orta ve lise sıralarında “Atatürkçülük” ve “Türk Milliyetçiliği”nin yoğun olarak işlendiği bir eğitim programı altında Türkiye’den gönderilen kitaplarla eğitilerek milliyetçilik propagandası güçlü bir eğitim uygulanıyordu.
O yıllarda, Yunanlıların Türkiye’nin, Kıbrıslı Rumlar'ın da Kıbrıslı Türklerin en büyük düşmanları olduğuyla ilgili sıkı bir kültür bombardımanı Kıbrıslı Türkler arasındaki günlük yaşama hakimdi.
O yıllarda Kıbrıslırumlara ve Yunanlılara olan düşmanlık Kıbrıs'lı Türklere ait Bayrak Radyosundan gür bir sesle sık sık okunan, okullarda öğrencilere ezberletilen aşağıdaki “KİN” isimli şiirin mısralarında kendini ele vermektedir...
Kahpe Yunan bu dünyada durdukça
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Durup durup köpek gibi ördükçe
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Bin Gâvur kellesi bir kin ödemez
Ŏç almaktur yergâne tasam
Sira gėlse savaş meydanuna uğrasam
Bir günde bin Gâvur kellesi doğrasam
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Bin Gâvur kellesi bir kin ödemez
Otuz bininin taşla ezsem başinı
On bininin pensle söksem dişini
Yüz bininin çaya döksem leşini
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Bin Gâvur kellesi bir kin ödemez
Bütün dünya bilir Türk ’ün farkını
Yunan ’in başina yikan çarkınt
Künhanlarda yâksam beş bin kırkını
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Bin Gâvur kellesi bir kin ödemez
Kırk binini süngü ile pullasam
Seksen binini cehenneme yollasam
Yüz binini ile çeklip sallasam
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Bin Gâvur kellesi bir kin ödemez
otuz bininin taşla ezsem başinı
on bininin pensle söksem dişini
yüz bininin çaya döksem leşini
bu kin benden vallâhi de gidemez
bin gâvur kellesi bir kin ödemez.
Bu şiir o yıllardaki Kıbrıs Rum düşmanlığının boyutlarını,“Türk Milliyetçiliği”nin ulaştığı ırkçılığın derecesini açıkça ele vermektedir.
Ancak bu ırkçılığın o tarihlerdeki en önemli besin kaynaklarından birisi, adanın küçük gettolarına sıkıştırılan ve Türkiye’nin yardımına muhtaç hale getirilen Kıbrıslıtürklerin içine düştükleri açmaz, o zamanın ünlü deyişiyle "açık hava hapishanesi" yaşamıydı.
Bu nedenle 1974 öncesinde o yıllarda henüz orta ve liseye devam etmekte olan açık hava hapishanesinin müdavimleri biz Kıbrıslı 78’liler, Kıbrıslırumlarla ortak olarak sadece 1960-63 arası yılları arasında o da bir çocuk olarak yaşamıştık. Sonra “Toplumsal Çatışmalar” ve arkasından gelen TMT denetimindeki getto yaşamlarımız ve nihayet Rum tarafında Yunan cuntası tarafından yapılan askeri darbeye ve bu darbeden beş gün sonra 20 Temmuz 1974 tarihinde Türkiye’nin adaya askeri müdahalesine de şahitlik etmiştik.
Adanın siyasal, coğrafi, sosyal ve ekonomik gidişatının kaderini değiştiren 20 Temmuz 1974 tarihinin sabahı, iri, siyah ve ağır hareket eden pervaneli uçaklardan atılan asker paraşütçülerin Hamit Mandrez (şimdiki ismi Hamitköy) ovasına havadan süzülerek inişlerini görmüştük. Sonra da diğer savaş uçaklarının büyük gürültüler çıkararak gökyüzünden adanın dört bir yanındaki topraklara doğru hızla pike yaparken bıraktıkları ve aşağılara düşerken güneşten parlayan, düştüğü anda ve yerde büyük gürültüler çıkaran, arkasından göğe doğru kapkara dumanların yükseldiği bombaları bir canlı futbol maçı seyreder gibi seyretmiştik.
..............................................................................
78 Kuşağı Kıbrıslılar; savaşın yol açtığı acıların, korkuların, adada 1963’ten sonra yeniden yaşanan büyük çaplı göçün hem şahitleri hem de aktörleri oldular...
Bu kuşak, Kıbrıslırumların taşınır ve taşınmaz mallarına karşı yapılan soygun, talan yani savaş ganimetinin de yine aynı şekilde hem şahidi ve aynı zamanda da aktörü olmuş; bir başka değişle "fethin getirisi" olarak benimsenmiş ganimetçiliğe de bulaşmış. Ayrıca Kıbrıslı Rum esirler ile kaldıkları mekanlar, adaya ilk yerleştirilen Türkiyeli nüfus ve aylar ve yıllar geçtikçe önceleri yavaş-yavaş, sonra birden hızla çoğalan yerleşikler...
Sonuç olarak Kıbrıslı 78’lilerin içerisinden geldikleri dönemin siyasi ve sosyal koşullarını özetleyecek olursak, haklarında şunları yazmak mümkün:
78’lilerden hayatta kalanlar şimdi ellili yaşlarında ve hepsi de Kıbrıs yakın tarihinin canlı tanıkları... Kıbrıs’ın Osmanlı'nın adayı fethinden yaklaşık beş yüz yıl sonra ilk defa bu denli büyük ve bu denli kanlı bir savaşa sahne olmasına, en genç ve en dinamik dönemlerinde tanıklık etmiş bir kuşak.
Ayrıca bu tarihte Kıbrıs’ta ada tarihinin yaşanan en büyük iç göçüne, dışarıdan (Türkiye)adaya kendi nüfusundan daha büyük bir nüfus aktarılmasına tanıklık etmiş bir kuşak.
Kıbrıs, son beş yüzyıllık tarihinde, belki de ilk defa bu kadar büyük bir savaş ganimetine sahne olmuş.
Kıbrıs yüzyıllar sonra ilk defa bu tarihten itibaren ortasından iki ayrı siyasi coğrafya’ya bölünüvermiş.
Ada günümüze kadar sürecek olan en çok askeri ve savaş cephaneliğini bu tarihten sonra taşımaya mahkum kalmış.
Kıbrıslılar, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar, tarihlerinde en uzun sivil iletişimsizliği (1974-2003 arası toplam 29 yıl) bu tarihten (20 Temmuz 1974) itibaren yaşamaya başlamışlar.
İşte 78 Kuşağı, ya lise son ile henüz üniversite sıralarında iken, adada yaşamın hemen her alanında çok kısa sürede bu kadar çok hızlı alt üst oluşlar yaşanmakta, 1974 öncesine dair ne varsa kaybolmakta, her şey birdenbire ve çok hızlı değişmekteydi.
Ve Kıbrıslı 78'liler de tüm bu alt üst oluşa şahitlik etmekte, değişimi bizzat yaşamaktaydı.
Türkiye 78 Kuşağı içinse o yıllar için söylenecek tek şey galiba Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahaleye karar verdiği günden itibaren askerlik şubelerinin önünde savaşmak için kuyruğa girmiş, Türk Milliyetçiliği ile kendinden geçmiş, kalabalıkların coşkulu sahneleridir.
..............................................
Kıbrıs’ta 20 Temmuz 1974 tarihi ile başlayan yeni siyasal dönem, 78 Kuşağı’nın da başlangıç tarihi sayılabilir.
Bu nedenle 78 Kuşağını anlatmaya başlarken, sanırım 20 Temmuz’a yol açan, Yunan Cuntası’nın beş gün önceki 15 Temmuz 1974 tarihindeki askeri darbesinden itibaren anlatmaya başlamak ve o günlerin, o ayların Kıbrıs’ında yaşanan hızlı değişimlerden bahsetmek, 78’li olmazdan önceki Kıbrıslıtürk gençlerin sosyal, politik ve psikolojik hallerini daha iyi anlamak açısından yararlı olacaktır.
Çünkü biz 78’lilerin, Türkiye’de yüksek öğrenimde iken en çok muhatap olduğumuz sorular, Kıbrıs'ta nelerin yaşanmuş olduğuyla ilgili, çoğu acemice ve hatta cahilceydi. Çünkü çoğu Türkiye basınının Kıbrıs hakkında yalan ve abartılı haberlerinden etkilenmiş kişilerin sorularıydı.
78 Kuşağı 1974 yılından sonra Türkiye’ye daha ilk adımını attığında, daha savaşın yaraları tazeydi ve Kıbrıs nedeniyle konan ünlü “Amerikan Silah Ambargosu" başlamıştı. Bu nedenle Türkiye 78 Kuşağının bu sorunu, kaynağından, yani biz Kıbrıslı 78’lilerden öğrenmesi iyi bir fırsattı.
Bu nedenle Türkiye 78 Kuşağı, Kıbrıs Sorunu konusundaki siyasi görüş ve tavrını, o yıllarda “Türkiye Devrimci Mücadelesi”ne omuz veren dönemin Kıbrıslı Devrimci öğrencilerinin de katkılarıyla saptadı.
Nitekim Devrimci Yol'dan Halkın Kurtuluşu'na Kıbrıs'ın Türkiye tarafından, ABD'nin yeşil ışık, SB'nin de bulanık suda balık avlama politikası nedeniyle boşluğu "iyi" değerlendirerek işgal ettiğini yazıyordu
78 Kuşağı Kıbrıslıların hikayesini anlatmak için biraz daha geriye, 1974 yılının 15 Temmuzuna gitmemiz ve olayı bu tarihten itibaren anlatmaya başlamamız gerekiyor.
.....................................................................
1974 yılının 15 Temmuzu’ndan itibaren, başta Lefkoşa olmak üzere, adanın birçok yerinden silah, bomba ve top sesleri yükseliyordu. Adanın başkenti Lefkoşa'da eski Vali Konağı, o günlerde de Makarios’un Cumhurbaşkanlığı ikametgahı çevresinde Faşist Yunan Cuntasısubayları liderliğindeki EOKA B örgütüyle Makarios taraftarları yoğunlaşan silahlı çatışmalar, bu çatışmalarda kullanılan havan ve bazukalar, Lefkoşa’nın kuzeyinde Kıbrıslıtürklerin bulunduğu Arasta, Bandabuliya (Lefkoşa Belediye Pazarı) ve Sarayönü mıntıkasında gümbür gümbür yankılanıyordu.
Çatışan tarafları daha detalı bir şekilde özetlersek, bir yanda Yunan Cuntası subaylarının denetimindeki Rum Milli Muhafız Ordusu, öte yanda Makarios’a bağlı polisler, bir miktar solcu ve özellikle EDEK Sosyalist Partisi militanları vardı. Yunanistan’daki Cunta ile işbirliği halinde başlayan adadaki bu “Askeri Darbe” Türkiye’nin adayı işgaline çıkarılan açık bir davetiye gibiydi. Nitekim 15 Temmuz’dan ,itibaren süren çatışmaları bahane eden ve ileride bu kavganın Kıbrıslıtürklere yönelebileceğini dillendiren Türkiye, alınan meclis kararıyla, eniz, hava ve kara harekatını başlatmıştı. 20 Temmuz sabahı Kıbrıs’taki Bayrak radyosu ile Türkiye radyolarından milli marşlar eşliğinde, adaya askeri bir müdahalede bulunulduğu ilan edildi. Günün erken saatlerinden itibaren top, tüfek, tank ve uçak gürültüsü bir anda etrafa yayıldı.
Adanın masmavi gökyüzü bir anda barut kokusu eşliğinde gri bir bulut tabakasıyla kaplanmıştı. Silahlar, bombalar, uçak ve tank sesleri dört hiç susmadı. Gökyüzünün maviliğini gri barut bulutunun dağılmasından ancak bir hafta kadar sonra görebildik. Savaş, Türkiye’nin kendisine en yakın olan Girne sahillerinde çıkarma gemilerinin görülmesi, Türkiye’den kalkan uçakların da adadaki Rum ve Yunan askeri mevzilerini bombalanmasıyla resmen başlamış oldu. Girne'nin beş mil batısındaki bir plaja denizden başlayan çıkarma ile Hamitköy ovası civarına indirilen paraşütçülerle büyüyen çatışmalara, en az yüz bin civarında asker ve seferi personelin katılmasıyla ilki dört gün, ikincisi de yine bir o zaman süren büyük bir kara, hava ve deniz harekatı da ile sonlandı.
Yunan Cuntası’na bağlı subaylar öncülüğünde gerçekleşen “Askeri Darbe”nin aradan daha beş gün geçmeden Türkiye’nin adaya askeri müdahalesine yol açabileceğine o günlerde ne Yunanlılar ve Kıbrıslı Rumlar ihtimal vermişlerdi, ne de biz biz Kıbrıslı Türkler.
Çünkü daha önce de 1964 yılından başlayarak 10 yıl süreyle çeşitli defalar ada üzerinde Türkiye uçaklarını uçurtmuş, denizde donanmasını göstermiş, Türkiye hükümet yetkilileri sert nutuklar atmış, ancak adaya fazladan tek bir Türk askeri adımını atmamıştı. Bu nedenle yukarıda da belirtildiği gibi Kıbrıslı Rumlarda olduğu gibi Kıbrıslı Türklerin büyük bir kesiminde de olası bir askeri müdahalenin nasıl olsa gerçekleşmeyeceğine dair bir kanaat oluşmuş gibiydi.
Dolayısıyla Kıbrıslılar, ne Kıbrıslı Türkler ne de Kıbrıslı Rumlar, üzerinde yaşadıkları adanın siyasal kaderinin tarihi bir değişimin eşiğinde olduğunun pek farkına varamamışlardı.
Nitekim Aralık 1963'de adada patlak veren çatışmalardan 20 Temmuz 1974 sabahına kadar, Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslı Rumları korkutmak için Bayrak Radyosu’ndan ara sıra çaldıkları “Bu Kadar Yürekten Çağırma Beni, Bir Gece Ansızın Gelebilirim” şarkısına, Kıbrıslı Rumlar Türkçe yayın yaptıkları Kıbrıs Radyosu’ndan “Bekledim De Gelmedin, Gözyaşımı Silmedin” şarkısıyla alayvari bir şekilde karşılık vermekteydiler.
Ancak 20 Temmuz 1974 tarihinde Türkiye’nin adaya askeri müdahalesi çoğu Kıbrıslı gibi dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger hariç, Dünya’nın birçok ülke ve politikacısı için de ilk anda sürpriz bir askeri harekat olmuştu.
Öte yandan 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs, yarım yüzyıllık bir aradan sonra, Anadolu’da Türklerin “Kurtuluş Savaşı”, Yunanlılarınsa “Küçük Asya Felaketi” diye birisinin bayram, diğerinin hüzünle andıkları o savaşlardan sonra, Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleşen ikinci büyük savaşa sahne oluyordu.
...............................................................................
20 Temmuz 1974 tarihinden itibaren, Türkiye’nin adanın önemli bir bölümünü fethiyle başlayan askeri müdahalesinden bu yana, Kıbrıs adası de-facto olarak siyasi ve coğrafi bölünmesinden hala kurtulmuş değil. Ayrıca adanın bu bölünmüşlüğünün daha ne kadar süreceği de günümüzde belirsizliğini korumaya devam ediyor.
Dönelim 20 Temmuz 1974 tarihine.
Bu tarihte Türkiye’nin adaya müdahalesi Kıbrıslırumların üzerinde büyük bir şok etkisi yaratmıştı. Çünkü Enosis için İngilizlere karşı başlatılan 1931 İsyanı’ndan bu yana Kıbrıslı Rumlar:
1.İlk defa bir askeri savaşta kesin olarak mağlup olmuşlardı.
2.İlk defa bu kadar çok can, mal ve toprak kaybına uğramışlardı.
3.İlk defa sadece savaşın değil, göçmenliğin de acı yüzüyle karşılaşmışlardı.
4.İlk defa kendilerinkinden sayıca ve silahça kat kat üstün Türk askeri birlikleri ve sonradan adaya taşınacak onbinlerce siville Kıbrıs’ta yan yana yaşamakla karşı karşıya kalmışlardı.
5.Kıbrıslı Rumlar, uzun yıllar anavatan olarak benimsedikleri Yunanistan’a; adada darbe yaparak Türkiye’nin askeri müdahalesine yol açtığı ve daha da önemlisi ada Türkiye'nin askeri işgaline uğrarken kendilerini yalnız bıraktığı için ilk defa bu kadar çok güvenleri sarsılmış ve öfke içerisindeydiler.
6.Kıbrıslı Rumlar Enosis konusunda, yani Kıbrıs'ın Yunanistan’a bağlanması konusunda tarihlerinde hiç bu kadar çok ümitsiz ve isteklerini kaybetmiş bir halde olmamışlardı.
Kıbrıslırumlar için belki yukarıdaki maddelere daha birçok olumsuz faktör eklemek mümkün.
Ama en çarpıcı olanları galiba bu saydıklarımız.
Özetle Kıbrıslırumların 20 Temmuz 1974 tarihini takip eden ilk aylarda can, mal ve toprak kayıpları yanısıra hayal kırıklıkları da çok büyüktü ve toplum olarak tarihlerinde belki de hiç bu kadar çok çaresizlik içerisinde olmamışlardı.
Başlarına gelen bu felaketten, ilk anda adada askeri darbeyi gerçekleştiren Yunan Cuntasını ve subaylarını, cuntayla birlikte hareket eden EOKA-B’yi; ve bu tezgahın birçok safhasında yer aldığına inandıkları ve de Türkiye’nin adayı işgaline yeşil ışık yaktığı gerekçesiyle ABD’yi sorumlu tutmuşlardı.
Nitekim 20 Temmuz’dan sonra Lefkoşa’nın Güney’inde Amerikan Elçiliği binasını kuşatan öfkeli Kıbrıslırum kalabalıklar dönemin ABD Büyükelçisi’ni öldürmüşlerdi.
Hiç unutmam.
20 Temmuz ve 15 Ağustos’un üzerinden birkaç ay geçmişti. 1974’ün sonbahar ayı gelmiş, okullar yeni açılmıştı. Lise’de son sınıftaydım. Çok iyi Rumca konuşan babamla oturmuş, adadaki Askeri Darbe ve İşgal’den sonra ilk defa Kıbrıs’a geri dönen Makarios’un güney Kıbrıs'ta Kıbrısrum halkına hitaben konuşmasını, “PIK Televiyonu’nun canlı yayınından izliyorduk.
Bir akşam vaktiydi. Makarios Darbe’den ve İşgalden sonra ilk kez halkının karşısına kürsüye çıkmıştı. Kürsünün hemen altında, baştan aşağıya karalar giyinmiş Kıbrıslırum kadınları hatırlıyorum.
Ağlamaktan, bağırmaktan dolayı çatlamış ve kısılmış sesleriyle, ölen ve kaybolan evlatlarının, kocalarının ve akrabalarının akıbetlerini, durmaksızın Makarios’a el kol işaretleri yaparak, dövünerek sorup duruyorlardı. Makarios'un, feryat eden o yaslı Rum kadınları karşısında adeta dili tutulmuş, benzi atmış bir hali vardı. O gece televizyonda bir o anda izlediğim bitkin, çaresiz ve benzi atmış Makarios'u düşündüm. Bir de daha önce aynı ekranda defalarca izlediğim o alaycı tebessümü yüzünden eksik olmayan, mağrur haliyle eski Makarios’u düşündüm. O gece, daha birkaç ay öncesine kadar o kendinden emin ve kendi halkının "yaşayan kahraman” olarak gördüğü bu din ve siyaset adamının, ilk defa dili tutulmuş arada bir şeyler söylemeye çalışan ama hitabet kabiliyetini yitirmiş o hal-i pür melali, hala gözlerimin önünde.
Üçüncü Dünya ülkeleri ve “Sosyalist” ülkelerle kurduğu bağlar nedeniyle, Amerika’ya ve NATO’ya “baş ağrısı” vermekten çekinmeyen, bu nedenle zaman zaman isminden “Akdeniz’in Castro”su olarak da bahsettiren ve daima kendinden emin ve vakur gözüken, her konuda maksimalist siyaset gütmekten çekinmeyen, o cübbesinin içindeki dik başlı, o mağrur ve mütebessim çehre uçup gitmişti.
Tarihte "yaşarken kahraman" olmuş liderler çaresiz kalınca böyle mi olurlardı?
1974’ün hemen ertesinde adanın Güneyi’nde felaket havası yaşanırken, Kuzey’e bunun tam tersi bir hava egemendi.
Kıbrıslırumlardan boşalan evlerin, işyerlerinin ve taşınır malların yağmalanması günlerce, aylarca ve hatta sonraki birkaç yılda da sürmüştü. Hatta toprakların ve bahçelerin büyük bir kısmının dağıtılması beş-on yıldan çok daha fazla bir zaman almıştı. Bütün bunlardan dolayı adanın Kuzeyi’nde, adeta mutlu bir panayır havası esmekteydi. Güneyde insanlar ölülerine, kayıplarına, terk ettikleri kasabalarına, köylerine, topraklarına, evlerine arakada bıraktıkları servetlerine ağlayıp dururlarken, aynı sıralarda adanın Kuzeyi’nde “Ateş düştüğü yeri yakar” misali ölü ve kayıplarına ağlayanların dışında herkes, büyük bir ganimet çılgınlığına dalıp gitmişti.
Kıbrıslırumların terk ettiği evlerde, televizyondan buzluğa, masadan sandalyeye, televizyondan radyo-kasete, Rum kızların evlenmek için biriktirdikleri cehizlik eşyalara, çanağa, tabağa, bisiklete varıncaya kadar her şey ama her şey talan ediliyor, mağazaların alkollü içkilerine varıncaya kadar tüm eşyalar birer savaş ganimeti olarak yağmalanııyordu.
Başta Kıbrıslıtürkler ve Türkiye’nin adaya çıkan subay ve assubayları, sonra adaya yerleşemye karar vermiş Türk Ordusu askerleri, daha sonra Türkiye’nin kırsalından adaya gönderilen siviller, Kıbrıslırumlardan boşalan evleri doldurmak için bir anda “rüyasında görse hayra yorup da inanamayacağı” yukarıda saydığım ve rumlar tarafından terkedilmek zorunda kalan bu malları ve tüm evleri, bahçeleri, eşyaları büyük bir "zafer coşkusu" içerisinde bölüşüp sahipleniyorlardı.
Bahçedeki bisikletlere, hatta kümesteki tavuklara varıncaya kadar her şey, işe yarar ne varsa rastgele ve büyük bir açgözlülükle kapıp götürülüyordu.
Bu arada sadece Güney’den göç eden Kıbrıslıtürkler değil, Anadolu’nun köy ve kasabalarından adaya yerleştirilen birçok Türkiyeli aileler de, Kıbrıslı Rumlardan boşalan eşyalı evlere hızla yerleştiriliyor, kendilerine sulu araziler, narenciye bahçeleri tahsis ediliyordu.
Kıbrıslı Rumların yarın geri döneceklermiş gibi terk etmek zorunda kaldıkları bütün bu taşınır taşınmaz mallar, “Yağma Hasan’ın Böreği” gidiyordu.
....................................
20 Temmuz 1974’ün ertesinde yaşanan bu hızlı değişimden dolayı hem Kıbrıslırumlar, hem de Kıbrıslıtürkler büyük bir şaşkınlık içerisindeydiler.
Yaşanan askeri müdahalenin ve devamındaki kanlı savaşın hemen ertesinde, adanın Kuzey’deki evlerinden göç etmek zorunda kalan Kıbrıslırumlar Güney’de kendileri için kurulan çadırlara taşınmışlardı. Kıbrıslıtürkler de daha önce imrenerek uzaktan baktıkları Kıbrıslırumların evlerine, dükkanlarına ve içerisindeki eşyalara, bir kuruş para ödemeksizin bedavadan konmuşlardı.
Kıbrıs 78 Kuşağı daha Türkiye üniversitelerinde yoldaşlarıyla buluşup da 78’li bir hayata atılmazdan hemen önce savaşın yol açtığı bu “toplumsal şoku” yaşamış bir kuşaktı.
Yaşanan bir bakıma “toplumsal şok”tu.
Çünkü 20 Temmuz elbette askeri bir harekattan, savaştan veya sonucunda ortaya çıkan ganimet furyasından ibaret değildi.
20 Temmuz adada yaşayan tüm insanların yaşamına nüfuz eden, savaş bittikten sonra da hemen hemen tüm Kıbrıslıların bir daha eskisine benzemeyecek şekilde günlük yaşamlarını değiştirmek zorunda kaldıkları toplumsal bir alt üst oluş sözkonusuydu.
Savaş, sonuçta mermilerin ve bombaların kullanıldığı, her yaştan insanların öldürüldüğü, o ana kadar insanların özenerek ürettiklerinin tahrip edildiği, andaki insani duyguların sıfıra indiği, insanoğlunun Dünyadaki en barbar işlerinden birisi değil miydi?
Birçok savaşta olduğu gibi “20 Temmuz Askeri Müdahalesi” de, savaşın cinnete yol açan karmaşası içerisinde kutsal bir iş yaptıklarına inanan veya inandırılan çok genç yaştaki askerlerin her türlü cinayeti işlemek konusunda kendilerini özgür hissetmelerinden kaynaklanmamış mıydı?
Nitekim 20 Temmuz ve 15 Ağustos’ta başlayıp her defasında bir haftadan az süren ve Türkiye’nin adayı fethine dönüşen bu iki askeri harekatta, savaş alanında ve mevzilerde öldürülenlerin dışında, her iki toplumdan esir alınan siviller ve askerler de kurşuna dizilmek suretiyle öldürülerek bir anlamda epeyce “Savaş Suçu” işlenmişti. Bu acısı birkaç kuşak gidecek, tamiri çok zor bir toplumsal yaraydı. Nitekim Kıbrıslırum ve Yunan askerlerinin, Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde, Kıbrıslıtürk sivillere karşı işledikleri toplu katliamlar, katliamdan kısa süre sonra mezarlardan çıkarılan bebek yaşta çocuklar, anneler, genç yaşlı kadınların fotoğraf görüntüleri yürek parçalayıcıydı.
20 Temmuz ve 15 Ağustos tarihlerinde Türkiye’nin Kıbrıs’ta düzenlediği askeri operasyonlarda, Türkiye kaynaklarına göre 500 Türkiye askeri ile çoğu sivil 340 Kıbrıslı Türk’ün öldürülmüş olması, savaş sırasında özellikle Kıbrıslı Türk sivillere karşı işlenen “Savaş Suçları”nın niteliğinin de bir göstergesidir.
Ancak bu rakamsal bilgiler 20 Temmuz 1974 tarihinde Türkiye'nin Kıbrıs'a gerçekleştirmiş olduğu askeri müdahalenin yol açtığı Türkiye ve Kıbrıs Türk cephesi ile sınırlı olan yüzüydü.
Ya Kıbrıslı Rumlar’ın başına neler gelmişti?
Kıbrıs Rum kaynaklarına göre, 20 Temmuz 1974 tarihlerinden itibaren Türkiye'nin adaya düzenlediği askeri müdahale sırasında gerçekleşen silahlı çatışmalarda, Yunan askerleri ile Kıbrıs Rum sivil ve askerlerinden 4 binin üzerinde kişi öldürülmüş ve ayrıca 1500 civarında sivil ve asker kayıp olduğu açıklanmıştı.
Savaş sırasında Kıbrıslırumlara karşı işlenen savaş suçları o tarihlerde Türkiye ve Kıbrıslı Türkler arasında, elbette ne bir gazete, ne de başka bir biçimde beyan edilmiş değildi. Sanki onların başına gelenlerden kendileri sorumluymuş gibi, Kıbrıslırumların yaşadıkları savaş acılarından zerre kadar bahsedilmemişti. Kıbrıslı Türkler ve Türkiye bu konuda kesinlikle zerre kadar empati yapmış değillerdi.
Ama işin aslı elbette öyle değildi. Türkiye askerleri tarafından esir alındıktan sonra bir daha haber alınamayan Kıbrıslırum sivil ve askerlerin sayısı, sadece sivil-asker Kıbrıslıtürk ölü ve kayıplarının toplamının kat kat üzerindeydi. Kıbrıslı Rumların bu kayıplarının bir çoğu hala bulunabilmiş değiller.
Bu arada adanın küçüklüğü ve herkesin birbirini büyük ölçüde tanıyor olması nedeniyle Türk askerleri ve Kıbrıslı Türkler tarafından kurşuna dizilip alelacele kazılan çukurlara gömülen Kıbrıslırumlar konusunda epey hikayeler anlatılmakta ve bunlar zaman zaman anlatanların isimleri ve anlattıkları katliamlarla birlikte günlük basına dahi konu olmaktadır.
Elbette 20 Temmuz 1974 sırasında Güney Kıbrıs'ta mahsur kalarak Kıbrıslı Rum askerleri tarafından esir alındıktan sonra kurşuna dizilerek öldürülen ve bu şekilde köydeki Kıbrıs Türk erkelerin çoğunun katledildiği ve Dohni Katliamı olarak anılan savaş suçu da madalyonun diğer kötü yüzüdür.
Ancak esir düşüp öldürülen Kıbrıslırumların çoğu adanın kuzey coğrafyasında bulunduğu için onların bu toplu mezarlarına günümüze kadar ulaşabilmek bir türlü mümkün olmamıştır.
Kıbrıslıtürk gazeteci Sevgül Uludağ, iki toplum arasındaki çatışmalar da dahil olmak üzere, Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesi sırasında adada yaşanan siyasal cinayetleri, savaş suçu olarak tanımlanacak bu tür bireysel ve toplu katliamları yıllardır araştırmakta, "kayıp yakınları" ile konuşmakta ve tüm bunları gazetedeki köşesinde yazmaktadır. Söz konusu gazeteci bu konuda üç dilde yayınlanmış “İncisini Kaybeden İstiridyeler” kitabında, hem 1974 savaşı sırasında hem de daha önce yaşanan kayıpların trajik hikayelerine, savaşın canlı şahitleri ile yaptığı röportajlarda ışık tutmaktadır. Ancak 78 Kuşağı yıllarında sanırım henüz ne Sevgül Uludağ bu tür yazılarını yayınlamamış, ne de iki toplumdan insanlar işlenen bu “Savaş Suçları” konusunda Kıbrıstürk basınında uygulanan sansür dolayısıyla olaydan haberdar olamamışlardı.
Hatırlatmakta yarar var, Kıbrıs içerisinde yaşayan insanlarının birbirlerini tanıdıkları ve çoğunlukla akraba, komşu, meslektaş ve bir şekilde tanıdık olmaları dolayısıyla 20 Temmuz ve 15 Ağustos 1974 askeri harekatları (Ecevit bu iki harekatı birinci ve ikinci barış harekatı olarak adlandırmıştı) sırasında ölen binlerce Kıbrıslı iki toplumun belleğinde de derin acılara yol açmıştı. Bu nedenle 78 Kuşağı Kıbrıslıtürk gençler, 20 Temmuz’un, hiç de Ecevit’in söylemindeki “Barış Harekatı” olmadığını, iki toplumun düşüncesinde kalıcı ve derin düşmanlıklara yol açacak kanlı bir savaş olduğunu bilecek kadar da bizzat birçok olayı yaşayarak öğrenmiş olduklarını buraya not düşmüş olayım...
Savaşın barbarlığına, acılarına ve acımasızlığına şahit oldukları içindir ki, 78 Kuşağı Kıbrıslılarda bu durum belki de vurup, kırmaya ve nihayet öldürmeye karşı isteksiz olma gibi bir davranışa yol açmıştı. Çünkü yazımızın ileriki bölümlerinde anlatacağım gibi Kıbrıs 78 Kuşağı arasında Türkiye’deki siyasal şiddet ortamında dahi, ismi siyasi cinayetlerle anılan tek bir öğrenciye rastlamak mümkün değildir. Demek istediğim 78 Kuşağı şimdiye kadar Kıbrıstürk Sol Kuşağı içerisinde en kavgacı ve belki de en militan kuşak olarak anımsanmakla birlikte, Türkiye 78 Kuşağı ile karşılaştırıldığında pasifist bir kuşak sayılırdı.
Nitekim 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrencilerin birçoğunun Türkiye sol hareketleri arasında daha pasifist, daha barışçıl ve daha yumuşak örgütlere sempati duymuş olmalarının bir nedeni belki de az önce anlatmış olduğum, onların 20 Temmuz 1974 savaşında vurup, kırmaya ve öldürmeye karşı yaşayarak içselleştirdikleri karşı çıkıştır.
Nitekim 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrenciler üniversite yıllarında üniversitelerin tatile girdiği dönemlerde Kıbrıs’a geldikleri zaman, kendi deyimleriyle Kıbrıslı faşistlerden (ülkücüler) sayıca üstün olmalarına rağmen, onlara karşı şiddete başvurmadıklarıdır. Dahası bu iki siyasal gruba mensup gençlerin bazen spor kulübü veya başka ortamlarda çok sınırlı da olsa tartışabildikleridir. Barışçıllığa ve pasifizme yakın olmak biraz adalı olmakla da ilgiliydi elbette. Ancak biz Kıbrıslı 78’lilerin, Türkiyeli 78’lilerden en önemli farkımızın yine de burada nüksettiğini yazacağım. Yani biraz geçmiş savaşlardan, yaşanan acılardan mağduriyetlerden ve biraz da adalılığın kendi pasifist kültüründen ve yaşam tarzından kaynakalanan bir olay...
Tabii adada yaşamış olmanın yeknesaklığını da bunu eklemeliyiz. Kıbrıslıtürklerin sıkıştığı gettoların dar ve rutin ortamı, bu küçük ve sakin mekanlarda insanların birbirini tanıması, buna bağlı komşuluğun ve insanların birbirlerini tanımasını da beraberinde getirmişti. Hatta gettolarda kurulan yarı askeri-otoriter yönetim ve yapılaşma (aslında o yıllarda gettolarda yönetim tamamen özel harp dairesi subaylarındaydı) karşıda sürekli bir düşmanın varlığı algılamasıyla insanların, kendi otoriter yönetimlerini görmezden gelerek sağcısı solcusu ile birlik olunması, en azından kavga ve çatışma kültürünün engellenmesine de yol açmıştı. Sanırım tüm bunlar biz 78’lilerin pasifistliğinde ya da barışçıllığında etkili olan kültürel unsurlarımızdı.
Bu arada aklıma gelmişken yazmış olayım biz Kıbrıslı 78'liler, hem karşıdaki düşman algılamasıyla (ülkücüler, polisler, jandarma vb.)birarada olmayı, hem de kendi örgütümüzün Devrim'e kadar değişmeyeceğini içselleştirebildiğimiz merkezi yönetimine (tanımasak ve biz ya da başka tanıdığımız kişiler onları seçimle yönetici yapmamış da olsa) de bağlı kalmaya özen göstermişsek, bunda yukarıda kısaca değinmiş olduğum getto yaşantımızın da bir etkisi vardı diye düşünmekteyim.
.........................................................
Türkiye Solu’nun, 20 Temmuz’da Türkiye’nin adaya askeri müdahalesine karşı siyasal tavrına gelince.
12 Mart 1971 Askeri Darbesi ile çöken Türkiye 68 Kuşağı sol hareketi, 78 Kuşağı olarak ayağa kalkıp da kavgaya hazırlandığı günlerde gerçekleşen 20 Temmuz askeri müdahalesi karşısında ilk anda şaşkın ve olayın seyircisi olarak kalmıştı. Bunun çeşitli nedenleri vardı. Örneğin 12 Mart 1971 Askeri Darbesi’nin şoku henüz atlatılmamış, siyasi örgütlenmelerini yeni yeni oluşturmaya başlamışlardı. Türkiye’deki sol örgütlerin ilk anda Kıbrıs’a asker çıkarılmasına karşı bu siyasi tepkisizliklerini bir de 20 Temmuz askeri müdahalesine karar veren hükümetin Başbakanı’nın Ecevit olması ile de açıklamak mümkün olabilirdi.
Tabii unutmamakta yarar vardır ki 1950’li yılların sonu ile 1960’lı yılların başında, Türkiye’nin hemen tüm ilerinde “Kıbrıs Türktür” yürüyüş, gösteri ve mitingleri düzenlenmiş, günlük basının da pompalamasıyla Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Rumlar tarafından katliama uğradıkları haberleriyle tüm Türkiye çalkalanmıştı.
Buna rağmen Doğu Perinçek liderliğindeki Aydınlık grubunun birkaç büyük şehirde dağıtmış olduğu bildirilerde, Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesinin Emperyalistler arası mücadelenin bir sonucu olduğu belirtilmişti. Bu nedenle Aydınlık grubuna göre, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi haksız bir savaş ve askeri bir işgaldi. Bu işgalin arkasında, önce Yunan Cuntası’nı adada Makarios’a karşı darbe yapmaya cesaretlendiren, sonra da Türkiye’nin adaya askeri müdahalesine yeşil ışık yakan ABD Emperyalizmi’nin “Tavşana kaç tazıya tut” politikası ile Doğu Akdeniz'e inmek siteyen Sovyet Sosyal Emperyalizmi’nin “Bulanık suda balık avlama” politikası vardı.
Doğu Perinçek ayrıca o yıllarda Kıbrıs’ın ABD Emperyalizmi ile Sovyet Sosyal Emperyalizmi arasında bir çıkar alanı oluşturduğunu detaylı bir şekilde izah eden “Kıbrıs Meselesi” adlı bir de kitap yayınlamıştı.
Sonuçta 20 Temmuz’un hemen arkasından Türkiye’de söz konusu bu bildirileri dağıtırken yakalanan birkaç Aydınlıkçı genç, mahkemece tutuklanarak haklarında dava açılmış ve bir yıldan fazla hapse mahkum olmuşlardı.
Gönderen Halil Paşa zaman: Cuma, Kasım 06, 2009
1 Eylül 2010 Çarşamba
Kaydol:
Yorumlar (Atom)