6 Aralık 2009 Pazar

Ecevit ve 78 Kuşağı












Yıl 1975. Lefkoşa Türk Lisesi bahçesinde bir teneffüs sırasında 3 Fen C sınıfı öğrencileri olarak liseli hallerimiz





Umut insanı uyandıran bir rüyadır.
ARİSTO

70’Lİ YILLARDA ECEVİT FAKTÖRÜ KIBRIS TÜRK SOLUNA CESARET VERDİ
20 Temmuz 1974 tarihini takip eden aylarda ve yıllarda, Türkiye’nin Kıbrıs’a yaptığı askeri çıkarmanın hemen ertesinde, Ecevit’in fotoğrafları Kıbrıslıtürklerin evlerinin ve işyerlerinin başköşesine yerleşirken; söylemi de yedi’den yetmiş’e tüm Kıbrıslıların dilinde dolaşmaktaydı. “Ne Ezilen, Ne Ezen, İnsanca Hakça Bir Düzen”. Ecevit Kıbrıs Harekatından çok önceleri “Demokratik Sol” olarak bir şekilde solculuğunu ilan etmişti. Böylece çok sayıda sağcı-muhafazakar Kıbrıslıtürk de, Türkiye'nin adaya müdahale kararını veren hükümetinin Başbakanının solculuğuna güvenerek, solculuğun kötü bir şey olmayabileceğine, hatta solcu olmanın “Milliyetçi” ya da “Türk” olmakla da ters düşmeyebileceğine ikna olmuşlardı. Böylece Kıbrıslıtürkler arasında “Turancı ve Türk milliyetçisi” siyasetin temsilcisi Denktaş ile Türkiye'nin Özel Harp Dairesinin gettolara sıkışmış Kıbrıslıtürkler üzerindeki baskısı bir nebze geriler.Öte yandan Denktaş’ın “ben kurdum ama sonradan sadece istihbaratçısıydım” dediği, buna karşılık Özel Harp Dairesi tarafından kurulup sevk ve idare edildiği öne sürülen ve Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Soluna karşı işlenen siyasi cinayetlerde aktif rol oynadığı öne sürülen Kıbrıs’taki “Teşkilat”ın (TMT-Türk Mukavemet Teşkilatı), Kıbrıslıtürk solu üzerinde zaman-zaman şiddete dayanan baskısı da sarsılmıştı.
İlginçtir, en çok da Denktaş ve TMT’cilerin arzusu olan adanın “Taksim”i, 20 Temmuz 1974’le birlikte de-facto olarak gerçekleşmiş olmasına rağmen, Kıbrıslıtürk solu da Ecevit faktörüyle ortaya çıkan yeni durumdan dolayı bir miktar nefeslenerek kendine hareket alanı yaratabilmişti. Halbuki adada Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu'nun siyasi cinayetlerle susturulduğu 1958 Mayıs'ından 1974 sonuna kadar, çoğunluğu adanın gettolarında yaşayan ikinci kuşak (68'liler) ile üçüncü kuşaktan (78'liler) Kıbrıslıtürk solcular BEY (Bayraktarlık, TC Elçiliği ve Denktaş Yönetimi) idaresi altında daima hissedilir bir takip ve baskı altındaydılar.
20 Temmuz 1974 tarihinden önce kurulan ve ağırlıklı olarak kuruluşunda solcuların yer aldığı CTP (Cumhuriyetçi Türk Partisi) ile, 1974 sonrasında TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi) adıyla siyasal yelpazenin yine solunda yer aldığını ilan etmiş partilerin üyeleri, 1974 öncesinde Denktaş rejimine karşı muhalefet ederken, zaman-zaman hapse atılmış, takip ve tehdit edilmiş, daha çok aydın diyebileceğimiz sendikacılar, hukukçular ve öğretmenlerden oluşuyordu.
Ecevit faktörü Kıbrıs’ta rejime karşı olan bu siyasi muhalif kesimin sesini yükseltmesine ve bu iki partinin adanın kuzeyinde oluşturulan yeni siyasal rejimde kökleşmelerini hızlandırdı. Bir süre sonra seçim hazırlıkları başlayacak, böylece 1974 öncesinde adada gettolara sıkışmış olarak yaşayan Kıbrıslıtürklerin üzerindeki Denktaş ve Türkiye Özel Harp Dairesi subaylarının ve buna bağlı BEY yönetiminin “dediğim dedik çaldığım düdük” şeklinde askeri-bürokratik baskısı ortadan kalmamakla birlikte, gerilere çekilmek zorunda kalacaktı.
Ecevit rüzgarı ile birlikte adada sol propaganda yapılabileceğini yeniden içselleştirilince Kıbrıs Türk Solu, Denktaş ile Türkiye Özel Harp Dairesi’nin yönetimindeki TMT’ne, bundan böyle siyasi alanda solculara tahammül etmek zorunda olmaları, örgütlü bir solla birlikte yaşamaları gerektiğinin mesajı da, askeri müdahalenin hemen sonrasında adanın kuzeyinde oluşturulacak yeni yönetim için yapılan ilk Kurucu Meclis oluşumunda bir kez daha hatırlatılacaktı. Nitekim 1974 sonrası Kurucu Meclis’e katılan sendika ve demokratik kitle örgütü temsilcilerinin bir kısmı Türkiye 68 Kuşağının mücadelesinde yer almış sol görüşlü kişiler arasından seçilmişti ve bunlar ilk yapılan Anayasa çalışmalarında sol sesi ve soluğu olmayı başarmışlardı.
Daha sonra yapılan Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinde Denktaş ve partisi UBP (Ulusal Birlik Partisi) en çok oyu almış olsalar da, solu temsil ettiğini açıkça dillendiren CTP ve TKP de önemsiz sayılmayacak miktarda oy toplamışlar ve meclise hatırı sayılır milletvekili göndermeyi başarmışlardı.
Böylece Kıbrıslıtürkler belki de tarihlerinde ilk defa aynı zamanda 78 Kuşağının başlangıç yıllarına denk gelen bir anda, Türkiye'nin vesayetinde ve güdümünde de olsa, parlamentarizm, hükümet, siyasi muhalefet vb. olgularla karşılaşmış oldular.
Ecevit CHP’nin başına geçtiği ilk dönemde, sadece İnönü gibi Türkiye'nin “ikinci adam”ı sayılan bir kişiyi alt eden politikacı olmakla değil, barışçıl ruhlu bir şair olarak da ünlenmişti. Ayrıca Türkçeyi çok temiz ve akıcı bir üslupla konuşuyordu. Üstelik kavgacı olmayan, kulağa hoş gelen yumuşak bir ses tonu vardı. Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi sırasında, "Türk askerlerine ateş açılmadığı sürece Kıbrıslı Rumlara ateş açılmayacağı" sözleri, adada binlerce kişinin ölümüne ve kaybolmasına neden olan kanlı bir savaş yaşanmasına rağmen, onu Türkiye halıkın gözünde olduğu kadar Kıbrıslı Türklerin nazarında da şahin olmaktan kurtarmaya yetti. Daha da önemlisi Ecevit’in 20 Temmuz 10974’de Türkiye’nin askeri müdahalesini, bir “Barış Harekatı” olarak adlandırma çabası ve Yunan Cuntası’nın Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesinin ertesinde düşmesi, onu, hem Türkiye solunun, hem de 1958 yılından beridir Türkiye Özel Harp Dairesi’nin kontrolündeki TMT tarafından baskılanmış olan Kıbrıs Türk Solunun gözünde oldukça sempatik kılmıştı.Nitekim o yıllardaki Ecevit sevgisi yüzündendir ki, Kıbrıslı analar ve babalar, yeni doğan çocuklarına “Ecevit” ismini koymuşlar, 1974 sonrasında tahsile giden çocuklarının hızlı solculuklarını, sert değil ama yumuşak ya da “tatlı-sert” bir dille eleştirmişlerdi.Bir kez daha vurgulamış olalım; 1974 sonbaharından itibaren, Türkiye üniversitelerine çok sayıda Kıbrıslı öğrenci gitmeye başlar. Ve 1978 yılına geldiğinde Türkiye üniversitelerinde okuyan öğrenci sayısı, tarihinin en yüksek rakamına ulaşır.Yukarıda Kıbrıs’la sınırlı anlatılardan Ecevit faktörünün, 78 Kuşağı Kıbrıslı gençlerin Türkiye’de “sol” düşünceye ve örgütlere kanalize olmalarında belirleyici olmasa da, kolaylaştırıcı bir etkisi olduğunu söylemem mümkün.Türkiye’ye yüksek öğrenim için akın-akın gelen Kıbrıslıtürk öğrenciler kısa bir süre sonra; “Doğacak olan çocuğumdan geri, babamdan ileriyim” düsturunun kendi yaşamlarında hızla çalışmasına şahit oldular. Kıbrıslı ana-babaların üniversiteye giden çocukları, Türkiye’ye gittikten kısa bir süre sonra, solculukta hem ailelerini, hem de Ecevit’i geride bırakmakta pek zorlanmayacaklardır. Nitekim Ecevit’in “Ne Ezen Ne Ezilen İnsanca Hakça Bir Düzen” söyleminden, insanın insan tarafından sömürülmediği, kızıl bayrağında, “Herkesten Yeteneğine göre iş, Herkese İhtiyacı Kadar aş” yazılı olan komünist bir toplum için 78’lilerin açtığı mücadelenin içerisinde bulurlar kendilerini.Yukarıdaki yazıdan da anlaşılacağı gibi, 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrenciler, Kıbrıs’ın askeri işgali kararını veren Başbakan olmasına rağmen, önceleri Ecevit’e “işgalci başbakan” gözüyle bakmamışlar, hatta ona ve CHP’sine sempati duyan Türkiye’deki yüksek öğrenimde bir grup “Kıbrıslı Sosyal Demokrat” öğrenci, daima onun ve partisinin takipçisi olmuşlardı.78 Kuşağı Türkiye’sinin kalelerinden ODTÜ'de, Ecevit’i lider olarak içselleştirmiş gençler, ODTÜ’de marxist siyasi hareketlerin taraftarı olan gençlik gruplarıyla birlikte “Sosyal Demokrat Grup” olarak seçimlere girebiliyor, 78 Kuşağı siyasi hareketleriyle birlikte siyasi ajitasyon ve propagandalarını yapabiliyorlardı.Bir kısım Kıbrıslı öğrenci de (daha çok İGD-TKP grubunu destekleyen bugünkü CTP’lilerin İstanbul grubu) 78 Kuşağı yıllarında kendi ifadelerine göre “Ülkü Ocakları”na karşı uzunca bir süre CHP Gençlik Kolları çatısı altında faaliyet göstermişler, Türkiye seçimlerinde CHP’nde görev almışlardı. Ancak 20 Temmuz 1974’den bir süre sonra Bülent Ecevit’le birlikte anılan “Demokratik Sol”, “Ortanın Solu” ve “Halkçı Ecevit” sloganlarının yerini ağır-ağır Türkiye medyasının da yardımıyla bir anda Bizans tekfurlarını dize getiren kahraman Türk “Karaoğlan Ecevit”in almış olduğunu görüyoruz.Ecevit’in “solcu”, “barışçı” ve “şair ruhlu” ünvanlarının, 20 Temmuz askeri müdahalesi ile bir anda Türk Milliyetçiliğinin idollerinden birisi olan “Karaoğlan”a dönüşmesi, bilindiği üzere Ecevit’in Kıbrıs askeri çıkarmasının kendisine sağcı ve milliyetçi oyları getireceğini umarak yeniden seçime girmesine, ancak partisi en çok oyu almış olsa da, umduğunun tersine tek başına hükümet olamamasına yol açmıştı.Ömrünün son yıllarında, Türkiye’nin Kıbrıs politikasında şahin ve MHP’ne yanaşan bir siyaset izlemiş olsa da, Ecevit ismi Türkiye’de adı yolsuzluklarla anılmayan, değil siyasetten kendine veya çevresine maddi çıkar sağlamak, değeri az da olsa kendisine sunulan hediyeleri dahi kabul etmeyen politikacı olarak bilindi.Ecevit, İnönü’ye karşı muhalefet ettiği o en genç ve belki de siyasi hayatında en dinamik çıkışını yakaladığı dönemde, “Ortanın Solu”na kadar gitti ve orada durdu. Hiçbir zaman Marxizmi ve Marxist hareketleri onaylamadı. Ancak Türkiye’de sol’cu da olunabileceğini ilan etmekle, Anadolu insanının sol düşünceye ve solculara kötü gözle bakmasının bir nebze olsun önünü aldı. Dolayısıyla bu konuda en azından resmi söylemin Türkiye’de “sol” örgütlere ve solculara bir öcü gibi bakılmasını kışkırtan yaklaşımının da önüne dikildi.Öte yandan 20 Temmuz 1974 yılında, Kıbrıs’ta ilk defa Kuzey ve Güney olarak yaşanan coğrafi ayrılık, önceleri Kıbrıslı Türkler tarafından bir zafer havasında benimsenmişti. Askeri harekatın o yıllarda “solculuğu” ile anılan Bülent Ecevit’in Başbakanlığı sırasında gerçekleştirilmiş olması, savaş sonrasında Kıbrıs ve Türkiye’de anakronik milliyetçiliğin hortlamasına bir nebze olsun tampon olurken, Kıbrıs işgalinin hemen ertesinde Yunan Cuntası’nın devrilişi de, adanın bir kolordu gücünde askerle kurtarıldığı ilan edilen kuzeyindeki rejimin, askeri olmaması gerektiği konusunda psikolojik bir baskı oluşturdu. Bütün bunlar küçük de olsa hem Ecevit'in, hem de genel olarak Türkiye ve Kıbrıs'ta solun hanelerine getiri olarak eklenebilecek küçük ama önemli politik detaylardı.

ECEVİT KIBRIS SORUNU’NDA “SOL”UNU UNUTUP ŞAHİNLEŞİYOR

Ecevit Kıbrıs çıkarması sonrasında, Türkiye’de erken seçim kararı alınmasına yeşil ışık yakacak, ancak tek başına hükümete gelemeyince evdeki hesabı çarşıya uymadığı için de, Türkiye 1975 yılından itibaren yaklaşık üç yıl MC Hükümetlerine teslim edilecekti. Üç yıllık MC hükümetleri dönemi Türkiye'deki 78 Kuşağı için kabus dolu çok sıkıntılı yıllar anlamına gelecekti. Kıbrıslılar açısından Türkiye'nin askeri işgali sırasında müdahaleyi yapan hükümetin Başbakanı’nın Ecevit olmasının bazı olumsuz noktaları olmadığını da söyleyebiliriz. Örneğin adaya garanti antlaşmasından doğan hakları nedeniyle "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yeniden tesisi" için müdahalede bulunduğunu söyleyen Ecevit, 40 bin kişilik ordunun adaya yerleşmesinden sonra verdiği sözleri unutacaktı. Böylece başlangıçta adaya yasal hakkını kullanarak askeri müdahalede bulunduğunu söyleyen Ecevit, aradan zaman geçtikten sonra Kıbrıs sorununu Türkiye seçimlerine iç politika malzemesi yaparak, Türkiye'nin askeri müdahalesini, "Kıbrıs'ın Türkiye için askeri stratejik önemi vardır" söylemine çevirerek, sonuçta MC hükümetleri ile birlikte adada Türkiye’nin askeri gücünün kalıcılaşmasına onay verecekti. Ancak bu arada daha önce de vurgulandığı gibi, Ecevit faktörü, hem Türkiyeli hem de Kıbrıslıtürk solcuların, psikolojik olarak adadaki askeri işgale bağlı olarak yaşanan katliam, yağma ve ganimet olaylarını adeta görmezden gelmelerinde ve bu gibi şeyleri sanki savaşın doğal sonucu olarak kabullenilmeliymiş gibi bir havaya sokacaktı.Ecevit muhalefete düşünce ağır-ağır empati yaparak olaya bir de karşı tarafın gözüyle, örneğin Kıbrıs Rum Solunun gözüyle bakmaya başlayınca Türkiye’nin askeri müdahalesinin nasıl bir yağma ve ganimete dönüştüğü, Denktaş ve Özel Harp Dairesi’nin adanın bölünmüşlüğünü kalıcılaştırmak için nasıl bir anti-Rum propagandasına kısa sürede fark edilecekti.
Gerçekte Türkiye solunun, adaya yapılan askeri müdahale gerekçesinin Türkiye’nin garantör hakkından kaynaklanmış olduğu ve sadece eski düzenin, yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tesisini sağlamaya yönelik olduğunu bilmeyişi, bir bakıma Kıbrıs Sorunu hakkındaki bilgi eksikliği, askeri müdahalenin ilk anda Türkiye solunda tereddütle karşılanmasına yol açmıştı. Hatta ilk anda Türkiye'deki kimi sol örgüt ve kişiler, Türkiye’nin Kıbrıs’a asker çıkarmasını adadaki Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Rumların olası bir katliamından kurtarılması anlamında haklı görmüşler, dahası savaşı bir zafer havasında karşılayan solcular bile olmuştu.Bunun böyle olmadığı, askeri müdahale sırasındaki savaşta binlerce insanın öldürülmesinin anlaşılması ile ortaya çıktı. Aradan otuz beş yıl geçmesine rağmen isimleri kayıplar listesinde bulunan binlerce Kıbrıslı Rum’un hala bulunamayışı, sadece Yunan askerlerinin değil, Türk askerlerinin de savaş esiri sayılması gereken insanlara karşı toplu katliama giriştiklerini işaret ediyor. (1)MC Hükümeti yıkıldıktan kısa bir süre sonra, AP’den milletvekili transferiyle aralarında sonradan yolsuzluğa karışıp mahkum olacak bakanların da yer aldığı bir hükümet kuran Ecevit, devletin derininde kurulmuş gizli örgütlenmelere (Kontrgerilla) karşı, üstelik de birkaç keresinde kendisine karşı suikast girişiminde bulunulmuş olmasına rağmen ne yazık ki bu “devlet içerisinde silahlı devlet” kurumlarının dahi üzerine gitmekten kaçınacak, kendisini bile hapsedecek 12 Eylül askeri darbesinin gelişini adeta seyredecekti. Sonuçta Türkiye’deki siyasal partilerin ve liderlerinin yanı sıra Ecevit de, 1974 yılından uzaklaştıkça Kıbrıs Sorununu iç politikaya ve özellikle seçimlere malzeme yaparak milliyetçi bir söylemi benimsedi. Ve tıpkı AP lideri Demirel ve MHP lideri Türkeş ile zaman zaman Kıbrıs üzerinden milliyetçilik yarışına girdi ve de politikada hızlı bir biçimde şahinleşti.Türkiye derin devletinin Kıbrıs’ta garantör antlaşmasından doğan haklarını çiğneyerek adayı eskiden beri Emperyalist bir plan olan Taksim’e yönlendirmekteki ısrarı; bunun için bu politikayı destekleyen Denktaş’a sürekli arka çıkması…
Ecevit’in de en son 1990’lı yılların sonunda Denktaş ile Kıbrıs Türk Soluna karşı şahin tavrını gündeme gelmesi. Kıbrıs’ın Türkleştirilmesi için adaya Türkiye kırsallarından taşınan onbinlerce Türkiyeli sivil nüfus…Geçen yıllarda MHP’den CHP’ye, DSP’den AKP’ye tüm parti başkanı ve parlamenterlerin ağız birliği ederek; Türkiye’nin Kıbrıs’taki çıkarlarının adada yaşayanlardan çok daha önemli olduğunu dillendirmiş olmaları…Kıbrıs’ta barış için yapılan ve Kıbrıslıtürklerin büyük bir çoğunluğunun bir bakıma adanın Türkiye'ye Taksim’ine karşı Kıbrıslırumlarla birlikte yaşamak anlamına gelen Annan Planı lehinde oy kullanmaları, buna karşılık Ankara’da Genel Kurmay çevresinde “Kıbrıs elden gidiyor” gerekçesiyle açığa çıkarılan Askeri Darbe planları…Bugünden bakınca tüm bu yaşananlardan sonra, 78 Kuşağı da dahil Kıbrıs solunda başlangıçta “Halkçı Ecevit” diye sempatiyle karşılanan Ecevit'in, ölümünden hemen önce, yorgun, yaşlı ve elleri titrek görünümüne rağmen, şahinleştiğine ve Türkiye’de Kıbrıs üzerinden politika yapan sadece politik değil askeri çevrelerin darbeci kanatlarına de yardımcı olduğuna tanık olduk.Ecevit 78 Kuşağı olmadığı günlerde siyasi yelpazede "ortanın solu"nda olduğunu ilan eden bir güvercinken, ne yazık ki 78 Kuşağı döneminde, Maraş Katliamı sonrasında Ülkü Ocakları ile derin devletin provokatörlerinden hesap soracağına, askeri sıkıyönetim ilan ederek, 12 Eylül Cuntasının da önünü açarak şahinleşmişti.İşte o kırılma anından sonra Ecevit 12 Eylül askeri darbesine karşı yaptığı ve hapsedildiği birkaç karşı demecinden ve yazısından sonra, solunu unuttu.

(1) Türkiye Kıbrıs Savaşında 498 askerini kaybetti. Kıbrıslıtürk sivil asker ölü sayısı toplam 340 kişidir. Kıbrıslırumlar ile ve Yunan askerlerinin kayıplarıyla birlikte ölü sayısı toplamı ise 4000 bini aşmaktadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder