1 Eylül 2010 Çarşamba

Biz Devrime Çok İnanmıştık

1968, dönemin dünya düzenine karşı bir alternatif arayış içerisindeki gençliğin bir kalkışması ise, Türkiye 78'i de,dünyanın o yıllarda görebildiği en büyük kitlesel sol yükselişidir. Bu nedenle Türkiye 78 Kuşağı devrime çok inanmıştı. Blog, 78 Kuşağı taraftarının hem olayların içerisinden hem de dışından aradan 30 yıl sonra o yıllara ilişkin düşüncelerini anlatmaktadır. Bir yönüyle 78'in eleştirisi veya özeleştirisidir anlatılmaya çalışılan...
06 Kasım 2009 Cuma
78 Kuşağı ve 20 Temmuz 1974

Tarih: 1 Mayıs 1975. İzmir Kuşadası'nda 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrenciler birarada.

Tarih; kralların, generallerin çiftliği değil, ulusların tarlasıdır. Her ulus geçmişte bu tarlaya ne ekmişse gelecekte onu biçer.
VOLTAIRE
78 Kuşağı kimler?
Doğum tarihlerine göre bir göz atacak olursak, 1955 ile 1959 yılları aralığında doğmuş olanları bu kategoriye sokmakla yanlış yapmış olmayız. Kıbrıslı 78’lileri doğum tarihlerine göre tanımlamakla, sonuçta hem o kuşağı daha net bir biçimde belirler, hem de bugünkü yaşlarını daha kolay bir şekilde saptayabiliriz.
Bilindiği üzere Kıbrıs’ta geride bıraktığımız yüzyılın en uzun süreli şiddet hareketlerinin başlangıç tarihi 1 Nisan 1955’tir. İngiliz Sömürge İdaresi ile Kıbrıslırumlar arasında başlayan ve kısa sürede Kıbrıslıtürklerin de dahil olduğu bu şiddet olayları, sonuçta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilanına yol açan ve 1959 yılı içerisinde imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmalarına kadar sürmüştü. İlginçtir Kıbrıslıların günlük konuşmalarında “EOKA Devri” veya bazı yılları da “TMT Dönemi” olarak da isimlendirilen beş yıllık süreç, 78 Kuşağı’nın doğum tarihleri ile de çakışır. Bu da demektir ki 78 Kuşağı Kıbrıslılar, İngiliz Sömürge İdaresi, EOKA ve TMT şiddetinin hüküm sürdüğü yıllarda doğmuş.
1960-63 arası yıllar Kıbrıs Cumhuriyeti dönemidir. Bu yıllar, Denktaş ve TMT'ne karşı yayınlamış oldukları gazete ile Kıbrıs Cumhuriyeti'ni savunarak bu Cumhuriyeti bozmak istediği gerekçesiyle muhalefet eden iki Kıbrıslı Türk avukatın toplumda derin izler bırakan siyasi cinayet olayı dışında, Kıbrıslırumlarla Kıbrıslıtürklerin üç yıl boyunca komşu olarak barış içerisinde yaşayabildikleri bir döneme karşılık gelir.
Bu yıllarda 78 Kuşağı Kıbrıslılar henüz daha ana okul veya ilkokul çağında çocukturlar.
1963 Aralığı ise, adada sıcak çatışmaların başladığı, iki toplumun arasında fiili ortaklığın berhava edildiği, nüfus açısından daha az, ekonomik olarak daha güçsüz, askeri güç açısından da adada daha zayıf olan Kıbrıslıtürklerin Kıbrıslırumlarla karma yaşamakta oldukları köylerden ve semtlerden göç ettirilerek, adeta kendi küçük gettolarına adeta hapsedildikleri tarihin başlangıcıdır. Bu nedenle 1964’ün ilk günleri, haftaları ve ayları, adanın siyasal tarihine ilk kez bugüne kadar uzanacak olan “göçmenlik” kavramının, o yıllarda Kıbrıslıtürklerin adadaki günlük yaşamlarına damgasını vurduğu bir zaman dilimini hatırlatır.
1964 ve takip eden yıllar Özel Harp Dairesi yönetimindeki TMT’nin, gettolarda toplamayı başardığı Kıbrıslı Türklerin sadece askeri değil, sivil yaşamlarına da hükmettiği yıllardır.
Tabii ki 1964-74 arası yıllar, 78 Kuşağının tüm çocukluk yılları ile ilk gençlik yıllarını kapsar.
Bu kuşak 1974 yılında çoğunlukla lise çağında veya üniversitenin ilk yıllarında öğrenci olup,kimi mücahitlik yapmış, kimi henüz yapmamış, kimi silahla yeni yeni tanışmış, kimi henüz tanışmamış, ama hepsi de silah sesleri arasında büyümüş bir kuşaktı. İlk, orta ve lise sıralarında “Atatürkçülük” ve “Türk Milliyetçiliği”nin yoğun olarak işlendiği bir eğitim programı altında Türkiye’den gönderilen kitaplarla eğitilerek milliyetçilik propagandası güçlü bir eğitim uygulanıyordu.
O yıllarda, Yunanlıların Türkiye’nin, Kıbrıslı Rumlar'ın da Kıbrıslı Türklerin en büyük düşmanları olduğuyla ilgili sıkı bir kültür bombardımanı Kıbrıslı Türkler arasındaki günlük yaşama hakimdi.
O yıllarda Kıbrıslırumlara ve Yunanlılara olan düşmanlık Kıbrıs'lı Türklere ait Bayrak Radyosundan gür bir sesle sık sık okunan, okullarda öğrencilere ezberletilen aşağıdaki “KİN” isimli şiirin mısralarında kendini ele vermektedir...
Kahpe Yunan bu dünyada durdukça
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Durup durup köpek gibi ördükçe
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Bin Gâvur kellesi bir kin ödemez

Ŏç almaktur yergâne tasam
Sira gėlse savaş meydanuna uğrasam
Bir günde bin Gâvur kellesi doğrasam
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Bin Gâvur kellesi bir kin ödemez

Otuz bininin taşla ezsem başinı
On bininin pensle söksem dişini
Yüz bininin çaya döksem leşini
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Bin Gâvur kellesi bir kin ödemez

Bütün dünya bilir Türk ’ün farkını
Yunan ’in başina yikan çarkınt
Künhanlarda yâksam beş bin kırkını
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Bin Gâvur kellesi bir kin ödemez

Kırk binini süngü ile pullasam
Seksen binini cehenneme yollasam
Yüz binini ile çeklip sallasam
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Bin Gâvur kellesi bir kin ödemez

otuz bininin taşla ezsem başinı
on bininin pensle söksem dişini
yüz bininin çaya döksem leşini
bu kin benden vallâhi de gidemez
bin gâvur kellesi bir kin ödemez.
Bu şiir o yıllardaki Kıbrıs Rum düşmanlığının boyutlarını,“Türk Milliyetçiliği”nin ulaştığı ırkçılığın derecesini açıkça ele vermektedir.
Ancak bu ırkçılığın o tarihlerdeki en önemli besin kaynaklarından birisi, adanın küçük gettolarına sıkıştırılan ve Türkiye’nin yardımına muhtaç hale getirilen Kıbrıslıtürklerin içine düştükleri açmaz, o zamanın ünlü deyişiyle "açık hava hapishanesi" yaşamıydı.
Bu nedenle 1974 öncesinde o yıllarda henüz orta ve liseye devam etmekte olan açık hava hapishanesinin müdavimleri biz Kıbrıslı 78’liler, Kıbrıslırumlarla ortak olarak sadece 1960-63 arası yılları arasında o da bir çocuk olarak yaşamıştık. Sonra “Toplumsal Çatışmalar” ve arkasından gelen TMT denetimindeki getto yaşamlarımız ve nihayet Rum tarafında Yunan cuntası tarafından yapılan askeri darbeye ve bu darbeden beş gün sonra 20 Temmuz 1974 tarihinde Türkiye’nin adaya askeri müdahalesine de şahitlik etmiştik.
Adanın siyasal, coğrafi, sosyal ve ekonomik gidişatının kaderini değiştiren 20 Temmuz 1974 tarihinin sabahı, iri, siyah ve ağır hareket eden pervaneli uçaklardan atılan asker paraşütçülerin Hamit Mandrez (şimdiki ismi Hamitköy) ovasına havadan süzülerek inişlerini görmüştük. Sonra da diğer savaş uçaklarının büyük gürültüler çıkararak gökyüzünden adanın dört bir yanındaki topraklara doğru hızla pike yaparken bıraktıkları ve aşağılara düşerken güneşten parlayan, düştüğü anda ve yerde büyük gürültüler çıkaran, arkasından göğe doğru kapkara dumanların yükseldiği bombaları bir canlı futbol maçı seyreder gibi seyretmiştik.
..............................................................................
78 Kuşağı Kıbrıslılar; savaşın yol açtığı acıların, korkuların, adada 1963’ten sonra yeniden yaşanan büyük çaplı göçün hem şahitleri hem de aktörleri oldular...
Bu kuşak, Kıbrıslırumların taşınır ve taşınmaz mallarına karşı yapılan soygun, talan yani savaş ganimetinin de yine aynı şekilde hem şahidi ve aynı zamanda da aktörü olmuş; bir başka değişle "fethin getirisi" olarak benimsenmiş ganimetçiliğe de bulaşmış. Ayrıca Kıbrıslı Rum esirler ile kaldıkları mekanlar, adaya ilk yerleştirilen Türkiyeli nüfus ve aylar ve yıllar geçtikçe önceleri yavaş-yavaş, sonra birden hızla çoğalan yerleşikler...
Sonuç olarak Kıbrıslı 78’lilerin içerisinden geldikleri dönemin siyasi ve sosyal koşullarını özetleyecek olursak, haklarında şunları yazmak mümkün:
78’lilerden hayatta kalanlar şimdi ellili yaşlarında ve hepsi de Kıbrıs yakın tarihinin canlı tanıkları... Kıbrıs’ın Osmanlı'nın adayı fethinden yaklaşık beş yüz yıl sonra ilk defa bu denli büyük ve bu denli kanlı bir savaşa sahne olmasına, en genç ve en dinamik dönemlerinde tanıklık etmiş bir kuşak.
Ayrıca bu tarihte Kıbrıs’ta ada tarihinin yaşanan en büyük iç göçüne, dışarıdan (Türkiye)adaya kendi nüfusundan daha büyük bir nüfus aktarılmasına tanıklık etmiş bir kuşak.
Kıbrıs, son beş yüzyıllık tarihinde, belki de ilk defa bu kadar büyük bir savaş ganimetine sahne olmuş.
Kıbrıs yüzyıllar sonra ilk defa bu tarihten itibaren ortasından iki ayrı siyasi coğrafya’ya bölünüvermiş.
Ada günümüze kadar sürecek olan en çok askeri ve savaş cephaneliğini bu tarihten sonra taşımaya mahkum kalmış.
Kıbrıslılar, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar, tarihlerinde en uzun sivil iletişimsizliği (1974-2003 arası toplam 29 yıl) bu tarihten (20 Temmuz 1974) itibaren yaşamaya başlamışlar.
İşte 78 Kuşağı, ya lise son ile henüz üniversite sıralarında iken, adada yaşamın hemen her alanında çok kısa sürede bu kadar çok hızlı alt üst oluşlar yaşanmakta, 1974 öncesine dair ne varsa kaybolmakta, her şey birdenbire ve çok hızlı değişmekteydi.
Ve Kıbrıslı 78'liler de tüm bu alt üst oluşa şahitlik etmekte, değişimi bizzat yaşamaktaydı.
Türkiye 78 Kuşağı içinse o yıllar için söylenecek tek şey galiba Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahaleye karar verdiği günden itibaren askerlik şubelerinin önünde savaşmak için kuyruğa girmiş, Türk Milliyetçiliği ile kendinden geçmiş, kalabalıkların coşkulu sahneleridir.
..............................................
Kıbrıs’ta 20 Temmuz 1974 tarihi ile başlayan yeni siyasal dönem, 78 Kuşağı’nın da başlangıç tarihi sayılabilir.
Bu nedenle 78 Kuşağını anlatmaya başlarken, sanırım 20 Temmuz’a yol açan, Yunan Cuntası’nın beş gün önceki 15 Temmuz 1974 tarihindeki askeri darbesinden itibaren anlatmaya başlamak ve o günlerin, o ayların Kıbrıs’ında yaşanan hızlı değişimlerden bahsetmek, 78’li olmazdan önceki Kıbrıslıtürk gençlerin sosyal, politik ve psikolojik hallerini daha iyi anlamak açısından yararlı olacaktır.
Çünkü biz 78’lilerin, Türkiye’de yüksek öğrenimde iken en çok muhatap olduğumuz sorular, Kıbrıs'ta nelerin yaşanmuş olduğuyla ilgili, çoğu acemice ve hatta cahilceydi. Çünkü çoğu Türkiye basınının Kıbrıs hakkında yalan ve abartılı haberlerinden etkilenmiş kişilerin sorularıydı.
78 Kuşağı 1974 yılından sonra Türkiye’ye daha ilk adımını attığında, daha savaşın yaraları tazeydi ve Kıbrıs nedeniyle konan ünlü “Amerikan Silah Ambargosu" başlamıştı. Bu nedenle Türkiye 78 Kuşağının bu sorunu, kaynağından, yani biz Kıbrıslı 78’lilerden öğrenmesi iyi bir fırsattı.
Bu nedenle Türkiye 78 Kuşağı, Kıbrıs Sorunu konusundaki siyasi görüş ve tavrını, o yıllarda “Türkiye Devrimci Mücadelesi”ne omuz veren dönemin Kıbrıslı Devrimci öğrencilerinin de katkılarıyla saptadı.
Nitekim Devrimci Yol'dan Halkın Kurtuluşu'na Kıbrıs'ın Türkiye tarafından, ABD'nin yeşil ışık, SB'nin de bulanık suda balık avlama politikası nedeniyle boşluğu "iyi" değerlendirerek işgal ettiğini yazıyordu
78 Kuşağı Kıbrıslıların hikayesini anlatmak için biraz daha geriye, 1974 yılının 15 Temmuzuna gitmemiz ve olayı bu tarihten itibaren anlatmaya başlamamız gerekiyor.
.....................................................................
1974 yılının 15 Temmuzu’ndan itibaren, başta Lefkoşa olmak üzere, adanın birçok yerinden silah, bomba ve top sesleri yükseliyordu. Adanın başkenti Lefkoşa'da eski Vali Konağı, o günlerde de Makarios’un Cumhurbaşkanlığı ikametgahı çevresinde Faşist Yunan Cuntasısubayları liderliğindeki EOKA B örgütüyle Makarios taraftarları yoğunlaşan silahlı çatışmalar, bu çatışmalarda kullanılan havan ve bazukalar, Lefkoşa’nın kuzeyinde Kıbrıslıtürklerin bulunduğu Arasta, Bandabuliya (Lefkoşa Belediye Pazarı) ve Sarayönü mıntıkasında gümbür gümbür yankılanıyordu.
Çatışan tarafları daha detalı bir şekilde özetlersek, bir yanda Yunan Cuntası subaylarının denetimindeki Rum Milli Muhafız Ordusu, öte yanda Makarios’a bağlı polisler, bir miktar solcu ve özellikle EDEK Sosyalist Partisi militanları vardı. Yunanistan’daki Cunta ile işbirliği halinde başlayan adadaki bu “Askeri Darbe” Türkiye’nin adayı işgaline çıkarılan açık bir davetiye gibiydi. Nitekim 15 Temmuz’dan ,itibaren süren çatışmaları bahane eden ve ileride bu kavganın Kıbrıslıtürklere yönelebileceğini dillendiren Türkiye, alınan meclis kararıyla, eniz, hava ve kara harekatını başlatmıştı. 20 Temmuz sabahı Kıbrıs’taki Bayrak radyosu ile Türkiye radyolarından milli marşlar eşliğinde, adaya askeri bir müdahalede bulunulduğu ilan edildi. Günün erken saatlerinden itibaren top, tüfek, tank ve uçak gürültüsü bir anda etrafa yayıldı.
Adanın masmavi gökyüzü bir anda barut kokusu eşliğinde gri bir bulut tabakasıyla kaplanmıştı. Silahlar, bombalar, uçak ve tank sesleri dört hiç susmadı. Gökyüzünün maviliğini gri barut bulutunun dağılmasından ancak bir hafta kadar sonra görebildik. Savaş, Türkiye’nin kendisine en yakın olan Girne sahillerinde çıkarma gemilerinin görülmesi, Türkiye’den kalkan uçakların da adadaki Rum ve Yunan askeri mevzilerini bombalanmasıyla resmen başlamış oldu. Girne'nin beş mil batısındaki bir plaja denizden başlayan çıkarma ile Hamitköy ovası civarına indirilen paraşütçülerle büyüyen çatışmalara, en az yüz bin civarında asker ve seferi personelin katılmasıyla ilki dört gün, ikincisi de yine bir o zaman süren büyük bir kara, hava ve deniz harekatı da ile sonlandı.
Yunan Cuntası’na bağlı subaylar öncülüğünde gerçekleşen “Askeri Darbe”nin aradan daha beş gün geçmeden Türkiye’nin adaya askeri müdahalesine yol açabileceğine o günlerde ne Yunanlılar ve Kıbrıslı Rumlar ihtimal vermişlerdi, ne de biz biz Kıbrıslı Türkler.
Çünkü daha önce de 1964 yılından başlayarak 10 yıl süreyle çeşitli defalar ada üzerinde Türkiye uçaklarını uçurtmuş, denizde donanmasını göstermiş, Türkiye hükümet yetkilileri sert nutuklar atmış, ancak adaya fazladan tek bir Türk askeri adımını atmamıştı. Bu nedenle yukarıda da belirtildiği gibi Kıbrıslı Rumlarda olduğu gibi Kıbrıslı Türklerin büyük bir kesiminde de olası bir askeri müdahalenin nasıl olsa gerçekleşmeyeceğine dair bir kanaat oluşmuş gibiydi.
Dolayısıyla Kıbrıslılar, ne Kıbrıslı Türkler ne de Kıbrıslı Rumlar, üzerinde yaşadıkları adanın siyasal kaderinin tarihi bir değişimin eşiğinde olduğunun pek farkına varamamışlardı.
Nitekim Aralık 1963'de adada patlak veren çatışmalardan 20 Temmuz 1974 sabahına kadar, Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslı Rumları korkutmak için Bayrak Radyosu’ndan ara sıra çaldıkları “Bu Kadar Yürekten Çağırma Beni, Bir Gece Ansızın Gelebilirim” şarkısına, Kıbrıslı Rumlar Türkçe yayın yaptıkları Kıbrıs Radyosu’ndan “Bekledim De Gelmedin, Gözyaşımı Silmedin” şarkısıyla alayvari bir şekilde karşılık vermekteydiler.
Ancak 20 Temmuz 1974 tarihinde Türkiye’nin adaya askeri müdahalesi çoğu Kıbrıslı gibi dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger hariç, Dünya’nın birçok ülke ve politikacısı için de ilk anda sürpriz bir askeri harekat olmuştu.
Öte yandan 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs, yarım yüzyıllık bir aradan sonra, Anadolu’da Türklerin “Kurtuluş Savaşı”, Yunanlılarınsa “Küçük Asya Felaketi” diye birisinin bayram, diğerinin hüzünle andıkları o savaşlardan sonra, Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleşen ikinci büyük savaşa sahne oluyordu.
...............................................................................
20 Temmuz 1974 tarihinden itibaren, Türkiye’nin adanın önemli bir bölümünü fethiyle başlayan askeri müdahalesinden bu yana, Kıbrıs adası de-facto olarak siyasi ve coğrafi bölünmesinden hala kurtulmuş değil. Ayrıca adanın bu bölünmüşlüğünün daha ne kadar süreceği de günümüzde belirsizliğini korumaya devam ediyor.
Dönelim 20 Temmuz 1974 tarihine.
Bu tarihte Türkiye’nin adaya müdahalesi Kıbrıslırumların üzerinde büyük bir şok etkisi yaratmıştı. Çünkü Enosis için İngilizlere karşı başlatılan 1931 İsyanı’ndan bu yana Kıbrıslı Rumlar:
1.İlk defa bir askeri savaşta kesin olarak mağlup olmuşlardı.
2.İlk defa bu kadar çok can, mal ve toprak kaybına uğramışlardı.
3.İlk defa sadece savaşın değil, göçmenliğin de acı yüzüyle karşılaşmışlardı.
4.İlk defa kendilerinkinden sayıca ve silahça kat kat üstün Türk askeri birlikleri ve sonradan adaya taşınacak onbinlerce siville Kıbrıs’ta yan yana yaşamakla karşı karşıya kalmışlardı.
5.Kıbrıslı Rumlar, uzun yıllar anavatan olarak benimsedikleri Yunanistan’a; adada darbe yaparak Türkiye’nin askeri müdahalesine yol açtığı ve daha da önemlisi ada Türkiye'nin askeri işgaline uğrarken kendilerini yalnız bıraktığı için ilk defa bu kadar çok güvenleri sarsılmış ve öfke içerisindeydiler.
6.Kıbrıslı Rumlar Enosis konusunda, yani Kıbrıs'ın Yunanistan’a bağlanması konusunda tarihlerinde hiç bu kadar çok ümitsiz ve isteklerini kaybetmiş bir halde olmamışlardı.
Kıbrıslırumlar için belki yukarıdaki maddelere daha birçok olumsuz faktör eklemek mümkün.
Ama en çarpıcı olanları galiba bu saydıklarımız.
Özetle Kıbrıslırumların 20 Temmuz 1974 tarihini takip eden ilk aylarda can, mal ve toprak kayıpları yanısıra hayal kırıklıkları da çok büyüktü ve toplum olarak tarihlerinde belki de hiç bu kadar çok çaresizlik içerisinde olmamışlardı.
Başlarına gelen bu felaketten, ilk anda adada askeri darbeyi gerçekleştiren Yunan Cuntasını ve subaylarını, cuntayla birlikte hareket eden EOKA-B’yi; ve bu tezgahın birçok safhasında yer aldığına inandıkları ve de Türkiye’nin adayı işgaline yeşil ışık yaktığı gerekçesiyle ABD’yi sorumlu tutmuşlardı.
Nitekim 20 Temmuz’dan sonra Lefkoşa’nın Güney’inde Amerikan Elçiliği binasını kuşatan öfkeli Kıbrıslırum kalabalıklar dönemin ABD Büyükelçisi’ni öldürmüşlerdi.
Hiç unutmam.
20 Temmuz ve 15 Ağustos’un üzerinden birkaç ay geçmişti. 1974’ün sonbahar ayı gelmiş, okullar yeni açılmıştı. Lise’de son sınıftaydım. Çok iyi Rumca konuşan babamla oturmuş, adadaki Askeri Darbe ve İşgal’den sonra ilk defa Kıbrıs’a geri dönen Makarios’un güney Kıbrıs'ta Kıbrısrum halkına hitaben konuşmasını, “PIK Televiyonu’nun canlı yayınından izliyorduk.
Bir akşam vaktiydi. Makarios Darbe’den ve İşgalden sonra ilk kez halkının karşısına kürsüye çıkmıştı. Kürsünün hemen altında, baştan aşağıya karalar giyinmiş Kıbrıslırum kadınları hatırlıyorum.
Ağlamaktan, bağırmaktan dolayı çatlamış ve kısılmış sesleriyle, ölen ve kaybolan evlatlarının, kocalarının ve akrabalarının akıbetlerini, durmaksızın Makarios’a el kol işaretleri yaparak, dövünerek sorup duruyorlardı. Makarios'un, feryat eden o yaslı Rum kadınları karşısında adeta dili tutulmuş, benzi atmış bir hali vardı. O gece televizyonda bir o anda izlediğim bitkin, çaresiz ve benzi atmış Makarios'u düşündüm. Bir de daha önce aynı ekranda defalarca izlediğim o alaycı tebessümü yüzünden eksik olmayan, mağrur haliyle eski Makarios’u düşündüm. O gece, daha birkaç ay öncesine kadar o kendinden emin ve kendi halkının "yaşayan kahraman” olarak gördüğü bu din ve siyaset adamının, ilk defa dili tutulmuş arada bir şeyler söylemeye çalışan ama hitabet kabiliyetini yitirmiş o hal-i pür melali, hala gözlerimin önünde.
Üçüncü Dünya ülkeleri ve “Sosyalist” ülkelerle kurduğu bağlar nedeniyle, Amerika’ya ve NATO’ya “baş ağrısı” vermekten çekinmeyen, bu nedenle zaman zaman isminden “Akdeniz’in Castro”su olarak da bahsettiren ve daima kendinden emin ve vakur gözüken, her konuda maksimalist siyaset gütmekten çekinmeyen, o cübbesinin içindeki dik başlı, o mağrur ve mütebessim çehre uçup gitmişti.
Tarihte "yaşarken kahraman" olmuş liderler çaresiz kalınca böyle mi olurlardı?
1974’ün hemen ertesinde adanın Güneyi’nde felaket havası yaşanırken, Kuzey’e bunun tam tersi bir hava egemendi.
Kıbrıslırumlardan boşalan evlerin, işyerlerinin ve taşınır malların yağmalanması günlerce, aylarca ve hatta sonraki birkaç yılda da sürmüştü. Hatta toprakların ve bahçelerin büyük bir kısmının dağıtılması beş-on yıldan çok daha fazla bir zaman almıştı. Bütün bunlardan dolayı adanın Kuzeyi’nde, adeta mutlu bir panayır havası esmekteydi. Güneyde insanlar ölülerine, kayıplarına, terk ettikleri kasabalarına, köylerine, topraklarına, evlerine arakada bıraktıkları servetlerine ağlayıp dururlarken, aynı sıralarda adanın Kuzeyi’nde “Ateş düştüğü yeri yakar” misali ölü ve kayıplarına ağlayanların dışında herkes, büyük bir ganimet çılgınlığına dalıp gitmişti.
Kıbrıslırumların terk ettiği evlerde, televizyondan buzluğa, masadan sandalyeye, televizyondan radyo-kasete, Rum kızların evlenmek için biriktirdikleri cehizlik eşyalara, çanağa, tabağa, bisiklete varıncaya kadar her şey ama her şey talan ediliyor, mağazaların alkollü içkilerine varıncaya kadar tüm eşyalar birer savaş ganimeti olarak yağmalanııyordu.
Başta Kıbrıslıtürkler ve Türkiye’nin adaya çıkan subay ve assubayları, sonra adaya yerleşemye karar vermiş Türk Ordusu askerleri, daha sonra Türkiye’nin kırsalından adaya gönderilen siviller, Kıbrıslırumlardan boşalan evleri doldurmak için bir anda “rüyasında görse hayra yorup da inanamayacağı” yukarıda saydığım ve rumlar tarafından terkedilmek zorunda kalan bu malları ve tüm evleri, bahçeleri, eşyaları büyük bir "zafer coşkusu" içerisinde bölüşüp sahipleniyorlardı.
Bahçedeki bisikletlere, hatta kümesteki tavuklara varıncaya kadar her şey, işe yarar ne varsa rastgele ve büyük bir açgözlülükle kapıp götürülüyordu.
Bu arada sadece Güney’den göç eden Kıbrıslıtürkler değil, Anadolu’nun köy ve kasabalarından adaya yerleştirilen birçok Türkiyeli aileler de, Kıbrıslı Rumlardan boşalan eşyalı evlere hızla yerleştiriliyor, kendilerine sulu araziler, narenciye bahçeleri tahsis ediliyordu.
Kıbrıslı Rumların yarın geri döneceklermiş gibi terk etmek zorunda kaldıkları bütün bu taşınır taşınmaz mallar, “Yağma Hasan’ın Böreği” gidiyordu.
....................................
20 Temmuz 1974’ün ertesinde yaşanan bu hızlı değişimden dolayı hem Kıbrıslırumlar, hem de Kıbrıslıtürkler büyük bir şaşkınlık içerisindeydiler.
Yaşanan askeri müdahalenin ve devamındaki kanlı savaşın hemen ertesinde, adanın Kuzey’deki evlerinden göç etmek zorunda kalan Kıbrıslırumlar Güney’de kendileri için kurulan çadırlara taşınmışlardı. Kıbrıslıtürkler de daha önce imrenerek uzaktan baktıkları Kıbrıslırumların evlerine, dükkanlarına ve içerisindeki eşyalara, bir kuruş para ödemeksizin bedavadan konmuşlardı.
Kıbrıs 78 Kuşağı daha Türkiye üniversitelerinde yoldaşlarıyla buluşup da 78’li bir hayata atılmazdan hemen önce savaşın yol açtığı bu “toplumsal şoku” yaşamış bir kuşaktı.
Yaşanan bir bakıma “toplumsal şok”tu.
Çünkü 20 Temmuz elbette askeri bir harekattan, savaştan veya sonucunda ortaya çıkan ganimet furyasından ibaret değildi.
20 Temmuz adada yaşayan tüm insanların yaşamına nüfuz eden, savaş bittikten sonra da hemen hemen tüm Kıbrıslıların bir daha eskisine benzemeyecek şekilde günlük yaşamlarını değiştirmek zorunda kaldıkları toplumsal bir alt üst oluş sözkonusuydu.
Savaş, sonuçta mermilerin ve bombaların kullanıldığı, her yaştan insanların öldürüldüğü, o ana kadar insanların özenerek ürettiklerinin tahrip edildiği, andaki insani duyguların sıfıra indiği, insanoğlunun Dünyadaki en barbar işlerinden birisi değil miydi?
Birçok savaşta olduğu gibi “20 Temmuz Askeri Müdahalesi” de, savaşın cinnete yol açan karmaşası içerisinde kutsal bir iş yaptıklarına inanan veya inandırılan çok genç yaştaki askerlerin her türlü cinayeti işlemek konusunda kendilerini özgür hissetmelerinden kaynaklanmamış mıydı?
Nitekim 20 Temmuz ve 15 Ağustos’ta başlayıp her defasında bir haftadan az süren ve Türkiye’nin adayı fethine dönüşen bu iki askeri harekatta, savaş alanında ve mevzilerde öldürülenlerin dışında, her iki toplumdan esir alınan siviller ve askerler de kurşuna dizilmek suretiyle öldürülerek bir anlamda epeyce “Savaş Suçu” işlenmişti. Bu acısı birkaç kuşak gidecek, tamiri çok zor bir toplumsal yaraydı. Nitekim Kıbrıslırum ve Yunan askerlerinin, Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde, Kıbrıslıtürk sivillere karşı işledikleri toplu katliamlar, katliamdan kısa süre sonra mezarlardan çıkarılan bebek yaşta çocuklar, anneler, genç yaşlı kadınların fotoğraf görüntüleri yürek parçalayıcıydı.
20 Temmuz ve 15 Ağustos tarihlerinde Türkiye’nin Kıbrıs’ta düzenlediği askeri operasyonlarda, Türkiye kaynaklarına göre 500 Türkiye askeri ile çoğu sivil 340 Kıbrıslı Türk’ün öldürülmüş olması, savaş sırasında özellikle Kıbrıslı Türk sivillere karşı işlenen “Savaş Suçları”nın niteliğinin de bir göstergesidir.
Ancak bu rakamsal bilgiler 20 Temmuz 1974 tarihinde Türkiye'nin Kıbrıs'a gerçekleştirmiş olduğu askeri müdahalenin yol açtığı Türkiye ve Kıbrıs Türk cephesi ile sınırlı olan yüzüydü.
Ya Kıbrıslı Rumlar’ın başına neler gelmişti?
Kıbrıs Rum kaynaklarına göre, 20 Temmuz 1974 tarihlerinden itibaren Türkiye'nin adaya düzenlediği askeri müdahale sırasında gerçekleşen silahlı çatışmalarda, Yunan askerleri ile Kıbrıs Rum sivil ve askerlerinden 4 binin üzerinde kişi öldürülmüş ve ayrıca 1500 civarında sivil ve asker kayıp olduğu açıklanmıştı.
Savaş sırasında Kıbrıslırumlara karşı işlenen savaş suçları o tarihlerde Türkiye ve Kıbrıslı Türkler arasında, elbette ne bir gazete, ne de başka bir biçimde beyan edilmiş değildi. Sanki onların başına gelenlerden kendileri sorumluymuş gibi, Kıbrıslırumların yaşadıkları savaş acılarından zerre kadar bahsedilmemişti. Kıbrıslı Türkler ve Türkiye bu konuda kesinlikle zerre kadar empati yapmış değillerdi.
Ama işin aslı elbette öyle değildi. Türkiye askerleri tarafından esir alındıktan sonra bir daha haber alınamayan Kıbrıslırum sivil ve askerlerin sayısı, sadece sivil-asker Kıbrıslıtürk ölü ve kayıplarının toplamının kat kat üzerindeydi. Kıbrıslı Rumların bu kayıplarının bir çoğu hala bulunabilmiş değiller.
Bu arada adanın küçüklüğü ve herkesin birbirini büyük ölçüde tanıyor olması nedeniyle Türk askerleri ve Kıbrıslı Türkler tarafından kurşuna dizilip alelacele kazılan çukurlara gömülen Kıbrıslırumlar konusunda epey hikayeler anlatılmakta ve bunlar zaman zaman anlatanların isimleri ve anlattıkları katliamlarla birlikte günlük basına dahi konu olmaktadır.
Elbette 20 Temmuz 1974 sırasında Güney Kıbrıs'ta mahsur kalarak Kıbrıslı Rum askerleri tarafından esir alındıktan sonra kurşuna dizilerek öldürülen ve bu şekilde köydeki Kıbrıs Türk erkelerin çoğunun katledildiği ve Dohni Katliamı olarak anılan savaş suçu da madalyonun diğer kötü yüzüdür.
Ancak esir düşüp öldürülen Kıbrıslırumların çoğu adanın kuzey coğrafyasında bulunduğu için onların bu toplu mezarlarına günümüze kadar ulaşabilmek bir türlü mümkün olmamıştır.
Kıbrıslıtürk gazeteci Sevgül Uludağ, iki toplum arasındaki çatışmalar da dahil olmak üzere, Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesi sırasında adada yaşanan siyasal cinayetleri, savaş suçu olarak tanımlanacak bu tür bireysel ve toplu katliamları yıllardır araştırmakta, "kayıp yakınları" ile konuşmakta ve tüm bunları gazetedeki köşesinde yazmaktadır. Söz konusu gazeteci bu konuda üç dilde yayınlanmış “İncisini Kaybeden İstiridyeler” kitabında, hem 1974 savaşı sırasında hem de daha önce yaşanan kayıpların trajik hikayelerine, savaşın canlı şahitleri ile yaptığı röportajlarda ışık tutmaktadır. Ancak 78 Kuşağı yıllarında sanırım henüz ne Sevgül Uludağ bu tür yazılarını yayınlamamış, ne de iki toplumdan insanlar işlenen bu “Savaş Suçları” konusunda Kıbrıstürk basınında uygulanan sansür dolayısıyla olaydan haberdar olamamışlardı.
Hatırlatmakta yarar var, Kıbrıs içerisinde yaşayan insanlarının birbirlerini tanıdıkları ve çoğunlukla akraba, komşu, meslektaş ve bir şekilde tanıdık olmaları dolayısıyla 20 Temmuz ve 15 Ağustos 1974 askeri harekatları (Ecevit bu iki harekatı birinci ve ikinci barış harekatı olarak adlandırmıştı) sırasında ölen binlerce Kıbrıslı iki toplumun belleğinde de derin acılara yol açmıştı. Bu nedenle 78 Kuşağı Kıbrıslıtürk gençler, 20 Temmuz’un, hiç de Ecevit’in söylemindeki “Barış Harekatı” olmadığını, iki toplumun düşüncesinde kalıcı ve derin düşmanlıklara yol açacak kanlı bir savaş olduğunu bilecek kadar da bizzat birçok olayı yaşayarak öğrenmiş olduklarını buraya not düşmüş olayım...
Savaşın barbarlığına, acılarına ve acımasızlığına şahit oldukları içindir ki, 78 Kuşağı Kıbrıslılarda bu durum belki de vurup, kırmaya ve nihayet öldürmeye karşı isteksiz olma gibi bir davranışa yol açmıştı. Çünkü yazımızın ileriki bölümlerinde anlatacağım gibi Kıbrıs 78 Kuşağı arasında Türkiye’deki siyasal şiddet ortamında dahi, ismi siyasi cinayetlerle anılan tek bir öğrenciye rastlamak mümkün değildir. Demek istediğim 78 Kuşağı şimdiye kadar Kıbrıstürk Sol Kuşağı içerisinde en kavgacı ve belki de en militan kuşak olarak anımsanmakla birlikte, Türkiye 78 Kuşağı ile karşılaştırıldığında pasifist bir kuşak sayılırdı.
Nitekim 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrencilerin birçoğunun Türkiye sol hareketleri arasında daha pasifist, daha barışçıl ve daha yumuşak örgütlere sempati duymuş olmalarının bir nedeni belki de az önce anlatmış olduğum, onların 20 Temmuz 1974 savaşında vurup, kırmaya ve öldürmeye karşı yaşayarak içselleştirdikleri karşı çıkıştır.
Nitekim 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrenciler üniversite yıllarında üniversitelerin tatile girdiği dönemlerde Kıbrıs’a geldikleri zaman, kendi deyimleriyle Kıbrıslı faşistlerden (ülkücüler) sayıca üstün olmalarına rağmen, onlara karşı şiddete başvurmadıklarıdır. Dahası bu iki siyasal gruba mensup gençlerin bazen spor kulübü veya başka ortamlarda çok sınırlı da olsa tartışabildikleridir. Barışçıllığa ve pasifizme yakın olmak biraz adalı olmakla da ilgiliydi elbette. Ancak biz Kıbrıslı 78’lilerin, Türkiyeli 78’lilerden en önemli farkımızın yine de burada nüksettiğini yazacağım. Yani biraz geçmiş savaşlardan, yaşanan acılardan mağduriyetlerden ve biraz da adalılığın kendi pasifist kültüründen ve yaşam tarzından kaynakalanan bir olay...
Tabii adada yaşamış olmanın yeknesaklığını da bunu eklemeliyiz. Kıbrıslıtürklerin sıkıştığı gettoların dar ve rutin ortamı, bu küçük ve sakin mekanlarda insanların birbirini tanıması, buna bağlı komşuluğun ve insanların birbirlerini tanımasını da beraberinde getirmişti. Hatta gettolarda kurulan yarı askeri-otoriter yönetim ve yapılaşma (aslında o yıllarda gettolarda yönetim tamamen özel harp dairesi subaylarındaydı) karşıda sürekli bir düşmanın varlığı algılamasıyla insanların, kendi otoriter yönetimlerini görmezden gelerek sağcısı solcusu ile birlik olunması, en azından kavga ve çatışma kültürünün engellenmesine de yol açmıştı. Sanırım tüm bunlar biz 78’lilerin pasifistliğinde ya da barışçıllığında etkili olan kültürel unsurlarımızdı.
Bu arada aklıma gelmişken yazmış olayım biz Kıbrıslı 78'liler, hem karşıdaki düşman algılamasıyla (ülkücüler, polisler, jandarma vb.)birarada olmayı, hem de kendi örgütümüzün Devrim'e kadar değişmeyeceğini içselleştirebildiğimiz merkezi yönetimine (tanımasak ve biz ya da başka tanıdığımız kişiler onları seçimle yönetici yapmamış da olsa) de bağlı kalmaya özen göstermişsek, bunda yukarıda kısaca değinmiş olduğum getto yaşantımızın da bir etkisi vardı diye düşünmekteyim.
.........................................................
Türkiye Solu’nun, 20 Temmuz’da Türkiye’nin adaya askeri müdahalesine karşı siyasal tavrına gelince.
12 Mart 1971 Askeri Darbesi ile çöken Türkiye 68 Kuşağı sol hareketi, 78 Kuşağı olarak ayağa kalkıp da kavgaya hazırlandığı günlerde gerçekleşen 20 Temmuz askeri müdahalesi karşısında ilk anda şaşkın ve olayın seyircisi olarak kalmıştı. Bunun çeşitli nedenleri vardı. Örneğin 12 Mart 1971 Askeri Darbesi’nin şoku henüz atlatılmamış, siyasi örgütlenmelerini yeni yeni oluşturmaya başlamışlardı. Türkiye’deki sol örgütlerin ilk anda Kıbrıs’a asker çıkarılmasına karşı bu siyasi tepkisizliklerini bir de 20 Temmuz askeri müdahalesine karar veren hükümetin Başbakanı’nın Ecevit olması ile de açıklamak mümkün olabilirdi.
Tabii unutmamakta yarar vardır ki 1950’li yılların sonu ile 1960’lı yılların başında, Türkiye’nin hemen tüm ilerinde “Kıbrıs Türktür” yürüyüş, gösteri ve mitingleri düzenlenmiş, günlük basının da pompalamasıyla Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Rumlar tarafından katliama uğradıkları haberleriyle tüm Türkiye çalkalanmıştı.
Buna rağmen Doğu Perinçek liderliğindeki Aydınlık grubunun birkaç büyük şehirde dağıtmış olduğu bildirilerde, Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesinin Emperyalistler arası mücadelenin bir sonucu olduğu belirtilmişti. Bu nedenle Aydınlık grubuna göre, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi haksız bir savaş ve askeri bir işgaldi. Bu işgalin arkasında, önce Yunan Cuntası’nı adada Makarios’a karşı darbe yapmaya cesaretlendiren, sonra da Türkiye’nin adaya askeri müdahalesine yeşil ışık yakan ABD Emperyalizmi’nin “Tavşana kaç tazıya tut” politikası ile Doğu Akdeniz'e inmek siteyen Sovyet Sosyal Emperyalizmi’nin “Bulanık suda balık avlama” politikası vardı.
Doğu Perinçek ayrıca o yıllarda Kıbrıs’ın ABD Emperyalizmi ile Sovyet Sosyal Emperyalizmi arasında bir çıkar alanı oluşturduğunu detaylı bir şekilde izah eden “Kıbrıs Meselesi” adlı bir de kitap yayınlamıştı.
Sonuçta 20 Temmuz’un hemen arkasından Türkiye’de söz konusu bu bildirileri dağıtırken yakalanan birkaç Aydınlıkçı genç, mahkemece tutuklanarak haklarında dava açılmış ve bir yıldan fazla hapse mahkum olmuşlardı.
Gönderen Halil Paşa zaman: Cuma, Kasım 06, 2009

2 Şubat 2010 Salı

V. 68 ve 78 KUŞAĞINDA KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ SÖZDEYDİ.



Yıl 1985, Aylardan Şubat. Ankara’da ilk defa eksi 20’nin altında bir soğukla karşılaşmıştım. Ben askerliğimi bitirmek üzere, Erdem Beko’da işe başlamış, Figen, Nuray, Cahit ve Şükran ise ODTÜ’de öğrenciydiler...
12 Eylül acımasızca bir silindir gibi geçmişti üzerimizden. 78 siyasi hareketlerinin Merkez Komiteleri, arkadaşlarımız, yoldaşlarımız hapisteydiler ya da yurt dışına kaçmışlardı. Güya Milletvekili seçimleri yapılmış, Turgut Özal Başbakan seçilmişti ama Ankara ve İstanbul dahil 23 il’de sıkıyönetim devam etmekteydi. Sinan Suner’in öldürülmesinin üzerinden 5 yıl geçmiş, Erdal Eren’in idamının 5. yıldönümüne aylar kalmıştı. Ankara’da “çıt” çıkmıyordu. Biz biraz şaşkın, biraz da üşümüş olmalıyız ki; fotoğraftaki gibi birbirimize sokulmuştuk.



Erkek burjuvazidir ve karısı daima proletaryayı temsil eder.
F.ENGELS

Türkiye’nin en seçkin üniversitelerinden birisi sayılan ODTÜ’de, havanın karardığı saatlerde ağaçların arasında el-ele, birbirine sarılarak dolaşan ve etrafta birisi yoksa öpüşen öğrencilerin davranışlarını “uygunsuz” sayan “Devrimciler” tarafından sözlü olarak bir daha yapmamaları mealinde ikaz edildikleri ve hatta bazen tartaklandıkları, 78 Kuşağı döneminde bu üniversitede öğrenim görenlerin bilmediği bir gerçeklik değildi. O yıllarda ODTÜ’de öğrenci olan Kıbrıslı bir arkadaşım, mezun olduktan yıllar sonra bana, bir gece aynı üniversitede kendisi gibi öğrenci ve şimdi de evli olduğu ve de çoluk çocuğa karıştığı eşiyle okulun koruluğunda el-ele yürürlerken, bir grup “Devrimci” tarafından önlerinin kesilerek tehdit edildiklerini, hakarete uğradıklarını anlatmıştı.
Aslında devam etmekte olduğum İdari İlimler Fakültesi’ndeki bir başka Kıbrıslı arkadaşımdan da, yukarıdaki olaya benzer şekilde ağaçlar arasında uygunsuz pozisyonda yakaldıkları kızı devrimci kızların, kendilerine diklenmeye kalkan erkeği de devrimci erkelerin, hem sözel, hem fiziki olarak epeyce hırpalamış olduklarını dinlemiştim.
Demek istediğim ODTÜ gibi “Devrimcilerin Kalesi” olan ve o yılların ünlü deyişiyle Devrimciler için “Kurtarılmış Bölge” sayılan bir eğitim kurumunda bile öğrencilerin sarmaş dolaş yürümesinin Devrimciler tarafından pek hoş karşılanmadığıydı. Bu şekilde gençler arasındaki fizksel yakınlaşmalardan, karşı Devrime yarayacak bir burjuva yozlaşmasını “keşfeden” ve mevcut durumun “vehameti”nden kendisine “Devrimci Görev” çıkaran, muhafazakar Belediye memurları gibi zaman zaman “toplumsal ahlak zabıtalığı”na soyunan komi-trajik hallerimizden örnekler ne yazık ki azımsanmayacak kadar çoktu.
……………………………….

78 KUŞAĞININ SESİ ERKEKTİ
Bir yandan içerisinden özgürlüğün fışkıracağı yeni bir dünya kurmak için ölümü göze aldığımız bir Devrim mücadelesi veriyorduk.
Öte yandan toplumda o an için geçerli muhafazakar yaşam biçimlerine dokunmamaya, hatta bu yşam biçimlerinin gönüllü bekçiliğini yapmaya soyunuyorduk. Ancak nedense bu iki türlü davranışımız arasındaki yaman çelişkiyi de bir türlü fark edemiyorduk.
O yıllarda cinsiyet üzerine derin tartışmalara girmek, ortada Devrim yapmak için yığınla “ciddi” sorunlar dururken, arkadaşlarımız hapis edilir, yaralanır ve vurulup öldürülürken, sanki “her şey bitti de leğenin örtüsü kaldı” gibisinden bu tür konuların konuşulmasını pek hoş karşılamazdık.
Aslında o yıllarda bizim için yeni kavramlar olan “cinsel özgürlük”, “feminizm”, “gey’lik”, “biseksüellik” ve sonuç olarak “homofobiye karşı olmak” ve de buna benzer konular ve kavramalarla ilgili olarak çoğumuz pek bir bilgiye sahip değildik. Tabii doğanın boşluk tanımadığı gibi, toplumsal alanda da bu boşlukları İslami ve muhafazakar yaşam tarzları ile bu ikisine uygun toplum kuralları dolduruyordu. Örneğin “homoseksüellik” konusunda yanlış ve eksik bilgilere sahiptik. Dolayısıyla homoseksüelleri "zayıf karakterli kişiler" veya homoseksüelliği de “kötü bir alışkanlık” veya "hastalık" olarak görüyor ve homoseksüellere “sinik ve kötü” gözle bakabiliyorduk.
Biz 78’liler kendimize birçok “Kurtarılmış Bölgeler” yaratsak da, yine de bu bölgelerimizdeki yaşamlarımızı muhafazakar toplumun kurallarını pek sarsmayacak şekilde düzenliyorduk.
Tahayyülümüzün sınırları, bilgilenme eksikliğimizden dolayı mı dardı?
Yoksa biz 78’liler kendi hayatlarımızda radikal ve Devrimci alt üst oluşlara ve dönüşümlere hazır mı değildik?
Devrim’e, yani toplumsal bir alt üst oluşa hazırsak, neden günlük pratik yaşantımızı Türkiye toplumunun muhafazakar kalıplarının dışına taşırmaktan kaçınıyorduk?
Neden gündelik yaşamımızda örneğin “kadın-erkek ilişkilerinde eşitliği”, “cinsel özgürlüğü” kapitalist toplumun kalıplarını ve tabularını alt üst edecek biçimde, müstakbel sosyalist toplumun gereklerine göre düzenlemeye yanaşmıyorduk.
Kadın-erkek eşitliğini savunuyorduk ancak siyasi hareketlerin merkez yönetimlerinde kız arkadaşlarımızın siyasi ağırlığı yok denecek kadar azdı. Forumlardaki konuşmacılar gür sesli Stalin bıyıklı erkeklerdi.
Ben ODTÜ’de ve Ege Üniversitesinde bulunduğum yıllarda, ne birisinde ne diğerinde, düzenlenen eylemler ve yapılan konuşmalar sırasında, sürecin önderleri veya liderleri arasında tek bir kız öğrenciye rastladım. Siyasi hareketler arasında düzenlenen mitinglerde, forumlarda ve panellerde konuşmacılar hep aynı cinsiyettendi ve hepsi de erkek’ti…
Bütün bunlar da gösteriyordu ki siyasi hareketlerin aldığı eylem kararları da, teorik açılımları da biz öyle olduğunu arzu etmesek ve savunmasak da “erkek egemen”di.
Toplumdaki “erkek egemen kültür” biz teorik olarak karşı çıkıyor olsak da, bir şekilde hem 68’liler hem de biz 78’liler tarafından kanıksanmış ve gündelik hayatımızın içerisine sinmişti…
68 Kuşağının kız militanlarından Jülide Aral kendi kuşağını anlatırken: “Erkeklerle eşit miydik?” diye sorduğu sorunun cevabını da kendisi veriyor: “Lafta eşittik. Erkeklerin egemenliği tartışılmaz; merkez kurullarında, yönetimlerde hep onlar, alt kademelerde de tek tük birkaç kadın.” (1)
Fakat 68 Kuşağı yıllarında Batıda gençlik içerisinde büyük bir zihniyet değişimi yaşanıyordu. Ve orada gençlik batı toplumlarında tabu olan yaşam kalıplarına ait ne varsa hepsini sorgulayarak değişimi kendi gündelik yaşamlarına taşıyor, on yıl sonrasında biz 78’liler, Dünyada bütün bu olup bitenlerden hala habersiz ve “erkek egemen”liğin içselleştirildiği siyasal örgütlenmelerimizle, hem Türkiye coğrafyasında, hem de Dünya ölçeğinde kapitalizmin yol açtığı tüm eşitsizlikleri ortadan kaldıracağımız iddiasıyla mücadele ediyorduk.
Ve 68 Kuşağının THKP-C militanı Jülide Aral’ın yazdıkları sanırım 78 kuşağının militan kızları için de geçerliydi.
Şöyle yazmıştı Jülide: “Önce mini eteklerimiz uzamaya başladı, sonra makyajdan vazgeçtik, giderek militanlaştık, cinsiyetsiz olmaya başladık…”
78 Kuşağı yıllarında üniversitede kızlarının, iddiasız, hatta paspal ve erkeklere benzeyen giyim ve kuşamlarıyla, biçimsel olarak Devrimciliğe daha yakın olunacağına dair ortama böylesine bir siyasal atmosfer mi hakimdi?
Kesinlikle devrimci kızlar böyle giyinmeli diye açıktan bir zorlama olmadı ve yoktu. En azından ben böyle yazılı, çizili bir kurala şahit olmadım.
Ancak her kızın ve her erkeğin kafasında da "proleter devrimci kızlar böyle olmalı" diye kanıksanmış bir düşünce de yok değildi.
Bugünün moda değimiyle dincilerin "mahalle baskısı" örneğini çağrıştıran yazılı olmayan bir "giyim kuşam adabı" da ODTÜ'de kendini bir dönem hissttirmiştir...
……………………………........

Elbette kızlar da kendi aralarında örneğin seçimlere (en çok da kız yurtlarında) katılmak, tartışmak ve konuşmalar yapmakla 78 Kuşağı mücadelesinin aktif unsuruydular. Hatta örneğin ODTÜ’de sınıf ya da bölüm temsilcisi adayı olan, aday olarak tartışmalara katılan, hatta erkek adaylara karşı seçim kazananlar da oluyordu. Ancak yine de kızlar için genel manzara, örneğin pankart yazmak, afiş basmak, şehirdeki yazılama ve afişlemelerde gözcü olmak, zor durumdaki erkeğin silahını el çantasında taşımak ile ilgili belki tanım biraz ağır olacak yaptıkları işlere mücadeleye “yedek lastik” olmak mealinde işler olarak bakılıyordu.
Devrimci kız arkadaşlarımızın kendilerine böyle bir ayırım yapıldığına dair kaygıları var mıydı?
Bilemeyeceğim. Ancak hem 68 ve hem de 78 Kuşağının içersinden gelen, o yılları yaşamış Türkiyeli kadın yazarlarımızın bir çoğu da, Jülide Aral gibi veya ona yakın şeyler söylüyorlar romanlarında.
Oya Baydar ve Ayşegül Devecioğlu bunlardan ikisi...

78 KUŞAĞI FEMİNİZME KARŞIYDI
Sanırım siyasi hareket ile bireysel ilişkilerimizin zaman zaman “cemaat” bağlılığına dayanıyor olması nedeniyle biz erkekler gibi kız arkadaşlarımızın da endişelendikleri veya kendilerine haksızlık yapıldığını hissettikleri bazı hassas konularda bizim gibi “sükut’un altın” olabileceğini düşünmüş olabilecekleri, ek olarak “bireyselliğin” baskılandığı o yıllarda bu konuda "sükut ikrar gelir" düsturuyla, sürerdurumu açıkça kabullenmiş olabileceklerini de söylemek mümkün müdür?
Belki de mümkündür...
Kaldı ki o yıllarda “ayırımcılığa karşı kadın hakları lehinde” bir mücadele başlatılmış olsaydı, siyasi hareket tarafından böyle bir mücadelenin işçi sınıfının mücadelesini böleceği itirazıyla karşılaşılması da büyük bir olasılıktı.
Çünkü 78 Kuşağı yıllarında Marxist hareketler, bugün pek yaygın örgütlenmeler olan feminizim, çevrecilik, ayrımcılık vb... alanlarında ayrı olarak örgütlenecek hareketlere, işçi sınıfının mücadelesini böleceğini düşünerek olumsuz bakıyorlardı.
Özetle 78 Kuşağı, kapitalizm karşıtı olduğunu açıkça ilan etse de o yıllarda batıda patlak veren kadın, çevre, ırk, renk ve cinsiyet ayırımı gibi ayrı örgütlenmelere ve hareketlere karşıydı.
…………………………………….

YAŞANTIMIZA DEVRİMCİLİK DEĞİL MUHAFAZAKARLIK HAKİM OLDU
Gündelik hayatta, Türkiye ve Dünya ile ilgili siyasi olayların teorik yorum kısmına vurgu yapmayı, bunun için de sık sık bildiri dağıtıp, afiş asıp yazılama yapmayı, gelecek güzel günlerin hayali ile yaşamayı, pratik yaşamımızı değiştirmekten çok daha kolay ve çok daha kabul edilebilir mi buluyorduk?
Sanki günlük yaşantımızda radikal değişimler yapmaya, yaşam biçimimizde dönüşümler yapmak için kafa yormaya pek istekli ve hazır değildik... Sanki muhafazakar bir çekingenlikle bütün tasarladığımız ve adına kimi zaman devrimci, kimi zaman Sosyalist ya da Komünist dediğimiz, uğrunda mücadele ettiğimizi söylediğimiz, arkadaşlarımızı yoldaşlarımızı kaybettiğimiz yaşam biçimlerinin tümünü de, Devrim sonrasına ertelemiş gibiydik...
Aşık olmayı ve sevişmeyi bile...
Biraz da bu nedenle olmalı siyasi hareketlerin içerisindeki kızlar erkeklerin yoldaşı olmaktan çok bacılarıydılar. Bacı kızkardeş’e çağrı yapıyordu. Elbette bacılara yan gözle bakılamazdı. Böylece onlar yoldaşlarımız olduğu anda, sanki karşı-cinsten olduklarını da hatırlamak ve sanki korunmaya da muhtaçmışlar gibi ağabeylik görevine soyunmayı üstümüze vazife ediniyorduk…
Belki de tam böyle anlatmış olduğum gibi, yani en azından bu kadar basit değildi de düşünsel birlikteliğimizin başka ulvi ve kutsi tarafları vardı bizleri birbirimize bacı-kardeş gibi yakın kılan.
Ama sonuçta Devrimci mücadele içerisindeki ne kendimize ne de kız arkadaşlarımıza, erkelerin bu karşılıklı muhafazakar yaklaşımlardan başka bir seçenek bırakmıyorduk ve zaten herşey gibi aşkı, evliliği bile Devrimden sonraya ertelemeyi düşünenlerimizin asyısı azımsanmayacak kadar da çoktu. Ve hapsedilen arkadaşlarımızın yardımına, vurulanların cenazelerine, polisin ve jandarma'nın baskısına inat mücadeleyi daha da yükseltmekteki ısrarımızın sürdüğü o kavganın kızgın anında bu muhafazakarlığımızı kabullenmekten başka bir olanak da kalmamış oluyordu hiçbir tarafa...
Örneğin daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi kızlar siyasi hareketlerin merkez komitelerinde ya hiç yoktular ya da bir elin sayılı parmakları kadar azınlıktaydılar.
Kızlar genellikle afiş asmaz, duvara yazı yazmaz, silah kullanmaz, erkeklerin dikkatini çekecek şekilde giyinip süslenip püslenmesi Devrimciler arasında çok da hoş karşılanmazdı.
Bunun için de örneğin ODTÜ yurtlarında resepsiyondaki hoca’nın yurt kuralları diye saat 12’den sonra kızların erkeklerle ders çalışmasına bile yasak koymasına ses çıkarmaz, dolayısıyla sessiz bir biçimde konan yasağı onaylamış olurduk.
Türkiye'de 2000 yılında hala kızlar erkeklerin yurtlarındaki odalarını ziyaret edemiyorlarsa bunda 78 Kuşağının pasiflğinin de bir etken olabileceğini yazmam bu kuşak için haksızlık mı olacak?
Sanmıyorum.
Çünkü eğer biz 78'liler bir erkeğin bir kızın, bir kızın da bir erkeğin yurttaki odasını ziyaret edebileceğini dillendirmiş olsaydık, belki de şimdiye çoktan batıda 68 Kuşağının başardığını, hiç olmazsa 2000'li yılların başında başarma şansını, Türkiye'de kendimizden sonraki kuşağın yakalamasına olanak sağlayabilirdik.
Ama biz ne yaptık?
Az önce anlatmış olduğum gibi. Üniversite içerisinde sarmaş dolaş olan kızlarla erkeklere bile olumsuz baktık. Bu da zaten değiştirmeyi düşündüğümüz toplumun kanıksadığı bir muhafazakar ahlakçı kalıbıydı.
Biz de zaman zaman sanki üstümüze vazifeymiş gibi toplumda yerleşik bu muhafazakar kalıplara, yazılı olmayan yasakların uygulanmasına neredeyse yardımcı bile olduk...
Halbuki bir kızın bir erkek arkadaşını, bir erkeğin de bir kız arkadaşını, değil odasında ziyaret etmesi, kantinde birlikte ders çalışması bile günün belli saatleri ile sınırlandırılmıştı.
Yazmış olduğum gibi, kızların erkekleri, erkelerin kızları, bizzat günün herhangi bir saatinde odasında ziyaret etme hakkını, sabaha kadar kantinde veya yurtların çalışma salonunda birlikte ders çalışma hakkını savunmuş ve pratik hayatta uygulayabilmiş olsaydık, kimbilir ne kadar renk katmış olurduk mücadelemize!..
En azında bir kızın bir erkekle ODTÜ koruluğunda gece el ele dolaştılar veya öpüştüler diye Devrimciler olarak ahlak zabıtalığına soyunmazdık. Belki de, çok ciddi işler peşinde olduğumuz belli olsun diye illa da asık yüzlü olarak gözükmek zorunda kalmaz, “a-politik” ya da “kitle” diyerek küçümsedğimiz öğrencilere daha sempatik yaklaşır, daha cana yakın olur, onlardan da aynı şekilde bizden korktukları veya çekindikleri için değil, bizi kendilerine yakın buldukları için daha kalıcı destek almış olurduk.
Ancak biz Türkiye’de Devrim olmadan da muhafazakar yaşamlarımızdan, geleneksel davranış kalıplarımızdan kurtulmayı, mevcut rejimin dayattığı yaşam biçimlerinden farklı olarak kendimizce daha özgür yaşamlara yelken açmayı hiç denemedik.
Toplumsal Devrim yaparak değiştirmek için yola çıktığımız Türkiye’deki muhafazakar yaşam tarzını kendi gündelik hayatımızda bile değiştiremeyen biz Devrimciler, böylece toplumun yürürlükteki kurallarına ve yaşam tarzına teslim mi oluyorduk?
Kendi alternatif yaşamlarımızı inşa edememekle, kendi hayatımızda bile değişime açık olmayarak, mevcut yaşamın yeknesaklığına ayak uydurmakla aslında toplumsal değişim gibi radikal dönüşümleri savunmayı sözde, ancak rejimin yeknesak yaşamına sıkışıp kalmayı pratikte göstermiş mi oluyorduk?
Ne 68, ne de 78’de hiçbir siyasi hareket veya örgüt uğrunda mücadele ettiği yaşam tarzını kendi gündelik pratiğine dahil ederek, toplumun muhafazakar yaşamı ile bir hesaplaşmaya girişmemiş, belki de bunu yapmaya vakit ayır(a)mamış, akıl edememiş miydi?
Doğru ya, Türkiye Müslüman bir ülkeydi ve yüzyılların davranış kalıplarını zorlayarak, üstelik de komünistlerin yıllarca “ahlaksız kişiler” olarak lanse edilmiş olduğu, itilip kakıldığı, düşman olarak bellendiği, muhafazakar bir toplumda bu tür saldırılara karşı ihtiyatlı bir teyakkuzda gözükmeyi alışkanlık haline getirerek, örneğin ODTÜ’deki kız-erkek ilişkilerinde bile kısıtlamalara boyun eğmeyi veya bazen aksi davrananları “ikaz” etmeye yeltenecek kadar muhafazkarlığı içselleştirmemiş miydik?
Böylece biz Devrimciler bir yandan Devrim yapmak üzere kurulu düzene başkaldırırken, toplumun mevcut muhafazakar yapısı, kendi yaşantımızda, mücadelemizde ve örgütlenmemizde var olmaya devam mı etmiş oluyordu?
İşte bu ve gündelik yaşama dair buna benzer birçok muhafazakarlıklarımızdan kurtulmayı becerebilmiş olsaydık, belki de bugüne geride miras olarak kayıp bir 78 Kuşağını bırakmış olmayacak, yaşama dair, daha somut, "bizim" diyebileceğimiz şeyler de bırakacaktık.
Belki kendimize ve yoldaşlarımıza haksız ve acımasız bir eleştiri yapabiliriz endişesiyle, uzun süre 78'i hiç yazmamış olmayı sürdürmeyecektik.
Ya da sadece bu konunda ajitatif laflar etmenin dışında fazla suya sabuna dokunmayan yazılarla yetinmeyi, 78'e dönük eleştiri oklarımızı yalnızca romanlardaki kurgularla sınırlı tutmayı tercih etmeyecek miydik?
Türkiye’de 78 Kuşağı döneminin yüz binlerle ifade edilen kalabalıklarından günümüze bu kadar az anı, bu kadar az roman çıkmasının nedeni, biz 78'lilerin muhafazakar kabuğumuzdan yeterince çıkmayı göze alamayışımızda saklı olduğunu yazarsam yanlış mı yapmış olurum?


DÜNYA 68 KUŞAĞI İLE NE İLGİLENDİK NE DE ANLADIK
Bu saatten sonra artık, "keşke Marx ve Lenin'den alıntı yaptığımız kadar, 68 Kuşağı batılı gençlerin taleplerini Türkiye için nasıl değelendirebiliriz" konusuna da zaman ayırıp kafa yormuş olsaydık diye yazmanın bir anlamı olacağını düşünmüyorum.
Sanırım biz Kıbrıslılar da, 68 pratiğine bakacak kadar Türkiyelilerden öyle çok da farklı bir batı kültürüne sahip değildik.
Ortadoğu, Akdeniz, Kuzey Afrika ve Asya olmak üzere her birinden bir miktar aldığımız yaşam tarzlarımızla daha çok doğu kültürüne yakındık. Ama batılı ülkelerin ticaret yollarının kavşağındaki bir adada, biraz Fransız Lüzinyanları, biraz Venedik tacirleri ve en son olarak da 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın büyük bir bölümünü içine alarak 81 yıl süreyle İngiliz Sömürgesi (1878-1959) olarak batı kültürünün etkisinde kalmıştık. Ama en çok da Osmanlı tebaası (1571-1878) olarak yaşamış bir cemaattık.
Diyeceğim şu ki biz Kıbrıslılar da bir miktar batıdan etkilenmiş olan doğulular veya Ortadoğululardık.
Ya yanı başımızdaki Avrupa ve Atlas Okyanusu'nun öte ucundaki Amerikan gençliği 60’lı ve 70’li yılları nasıl yaşamıştı?


BATILI GENÇLİĞİN 68 KALKIŞMASI
Batılı gençlik bu yılları elbette biz doğululardan ve Ortadoğululardan daha farklı yaşadı.
68 kalkışması ve onu takip eden yıllarda, batılı gençlik yeni yaşam biçimleri önermekte (komünal yaşam, savaş karşıtlığı ve hapsedileceğini bile bile askere gitmeyi reddetme, ırk ve cinsiyet ayırımcılığına muhalefet etme, özgür üniversite için mütevelli heyetleri ile kavgaya tutuşma, okulları işgal etme, gösteriler, mitingler, polisle çatışmalar, serbest aşk ve seks özgürlüğü, Hippilik, Yippilik, Mariuhana, LSD gibi uyuşturucu kullanımları, Rock, Hard Rock ve Asit müzikleri de dahil…) gündelik yaşamın hemen her alanında her konuya devrimsel ya da radikal değişiklikler önererek, önerdikleri şeyleri gündelik yaşamlarına geçirmek için mücadele ederek el atmaktaydılar.
O yılların batılı öğrenci gençliği, Beatles ve Deep Purple gibi toplumu Devrimci dönüşümü davet eden müzik grupları ile bütünleşmiş, mevcut eğitime ve üniversitelerdeki bayatlamış dedikleri yönetmeliklere karşı çıkmış, siyasetçilerin ikiyüzlülüğü ile polis şiddetini teşhir etmişlerdi..
Bir yandan İnsan Hakları, Savaş Karşıtlığı, Afrika’daki açlık vb. konularda sürekli görüş açıklamışlar, yardım topluyıp ve adeta toplumlarına öncülük etmişlerdi.
Başka ne yaptı Türkiye'dekinden farklı olarak Batının 68 Kuşağı Devrimcileri?
68 Kuşağı batılı gençler, Vietkong ve Filistin bayrakları ile Avrupa ve ABD’nin büyük kentlerinde yürüyüşe geçtiler. Ülkelerinde askerlik yapmaya aktif olarak karşı çıktılar ve vicdani retçi oldular. Yasalara göre asker kaçağı sayıldılar ve aralarında bu uğurda hapse girmeyi göze alanlar bile çıktı.


BİZ 78'LİLER BATILI 68'LİLERE YETİŞEMEDİK
Böylece batılı gençlik bir yandan kendi toplumlarındaki tabuları sarsma yoluna giderken, diğer yandan da nasıl bir gelecek istediklerini açık yüreklilikle ortaya koymuşlardı.
Sanırım biz ikinci ve üçüncü kuşak Kıbrıslı solcuların etkilendiği Türkiye'nin 68 ve 78’lileri, dönemdaşlarımız batılı gençliğe göre daha muhafazakar kaldık. Elbette düzeni değiştirmek, yeni bir yaşam kurmak, bunun için de yeni bir dünyanın yaratılması uğruna mücadele ettik etmesine de...
Ne yazık ki batılı gençler kadar, hem entelektüel hem pratik, hem kavgacı hem pasifist, hem enternasyonalist hem de diğer örgütlerle, birbirimizle barışık yaşayamadık.
Gazete, televizyon ve diğer iletişim araçlarını kendi lehimize onlar kadar etkin kullanamadık.
Toplumsal tabularımızla, onlar kadar açık yüreklilikle ne hesaplaşabildik ne de toplumda içselleşmiş muhafazakar yaşam kalıplarına karşı koyabildik..
Derslerimizi astığımız, okulumuzu yarım bıraktığımız, hapse girdiğimiz, işkence gördüğümüz, işkencelerde, resmi, sivil silahlı saldırılarda, idam sehpalarında birçok yoldaşımızı yitirdiğimiz, eşit, adil ve özgür bir toplum için, gerçekleşmesi için uğrunda mücadele ettiğimiz Sosyalizm için elbette en az batılı gençlik kadar fedakarca mücadele ettik.
Ama talep ettiğimiz özgürlükleri, yaşama dair değişiklikleri ne yazık ki kendi gündelik yaşamımızda bile benimsemekte mütereddittik...
Bu arada günlük basını “faşist” ve gerici” diye niteleyip zaten bize soğuk ve daima uzak duran bu kesime karşı burun kıvırmakla, bu sektörü hiç olmazsa eylemlerimizi duyuracak şekilde olsun kullanabilmek için bir nebze olsun bu konuda kafa yormayı ne denemiş ne de pek istekli davranmış değildik.
Sonuçta Türkiye insanının sosyal mayasını (İslamiyet, milliyetçilik ve muhafazakar yaşam tarzları…) küçük de olsa radikal çıkışlarla etkileyecek, toplumda kalıcı sesler getirecek, etkiler yaratacak kendi Devrimci ve özgür yaşam tarzlarımızı bir türlü inşa edemedik.
böylece 78 olarak Türkiye toplumuna önderlik etme fırsatını da kaçırmış mı olduk?..
Toplumu değiştirmek istiyorduk. Ancak ne kendi yaşamlarımızı değiştirmeye ne hazırdık, ne de kendi içimizdeki otoriter merkeziyetçi siyasi hareketlerimizi sorgulamak konusunda istekli...
Galiba bizde de, siyasi hareketlerimizde de sorun vardı.
Gerçi içerisinde yaşadığımız toplumda, kapitalist ekonomik ve sosyal ilişkilerin ve de yaşam tarzının yerleşmiş olduğunu söylemek mümkün değildi. Ticari, ahlaki, hukuki, kültürel ve siyasi değerleri kapitalist mentaliteye göre şekillenmiş bir toplum yoktu.
Galiba bütün bu nedenlerden dolayı da, ne batılı gençler kadar toplumun muhafazakar yaşam biçimlerine ve tabularına karşı cephe almaya ve ne de kendi içimizde toplumun muhafazakar kabuğunu kırmaya hazırdık.
Yani yukarıdaki cümleyi şöyle okumak da mümkün.
Aslında kendimiz de yeterince içselleştirmiş olmadığımız için, ne kendi yaşamımızda derinliğine bir Devrim yapmaya girişebilmiş, ne de toplumun gündelik hayattaki tutucu yaşantısına karşı alternatif yaşam biçimleri önermeye pek hazır ve istekli değildik.


DEVRİM TAHAYYÜLÜMÜZDÜ AMA...
78 Kuşağından yoldaşımız Hüner, bir zamanlar ODTÜ'de aynı siyasi hareket içerisinde yer almış kuşağın şimdi görüş alışverişi yapmakta olduğu yakıngözlüğü sitesinde, Nezih’in 78 ile ilgili değerlendirmesinin arkasından, çocukluk ve gençlik yıllarıyla ilgili olarak yazdıkları, aynı zamanda 2000'li yılların başındaki solun siyasi hal-i pür melaline bir nevi gönderme ve şikayet gibi. Hüner söz konusu yazısının bir paragrafında şöyle yazmış:
“TIR şoförü değil ama, ben de şehirlerarası otobüs şoförü olmak hayali kurardım ve bunu yıllar sonra başka arkadaşlarımla paylaştığımda, kız-erkek fark etmeksizin çoğunun çocukken aynı istekte olduğunu fark etmek tuhaf bir duyguydu. Popüler bir yanı olmamasına rağmen kimilerimizin aynı yıllarda aklına düşen bu tercihin anlamı, dediğin gibi, başka yerlere ulaşma ihtiyacı olmalı. Babamsa ilk duyduğunda, benim kızım otobüs şoförü olur mu bilmem ama devrimci olacağı kesin demişti. O zaman ortalıkta ne devrimcilik vardı, ne de devrimcilerin anladığı devrim anlayışı, babamın devrim kavramından, çoluk çocuk hepimizin, tabuları yıkmayı anladığımız günlerdi. O günlerde, çok değil birkaç yıl sonra,78’lerde tabulaştırılmış bir durumun parçası olacağımı ve sonra yıllarca, önce bunu yıkabilmekle uğraşacağım trajedisini aklıma getirmem mümkün değildi.” (2)
Hüner bunları yazdığında aradan 30 yıl geçmişti. Yani yıl 2008’di.
78 Kuşağı olarak en çok inandığımız ve o yıllarda uğruna öleceğimiz tek Leyla’ydı Devrim…
Ama içi doldurulmamış, daha doğrusu nasıl ulaşacağımızı çok da kestiremediğimiz güzel günlerin tahayyülü ile dolu zor bir dönemeçti bizim için Devrim…
Bu nedenle "Devrim" diye diye reel politik gerçekten çok, hayallerimizde içselleştirdiğimiz Devrimle daha çok mu ilgilendik?
Galiba daha çok bir tahayyül, daha az bir gerçeklik oldu Devrim bizim için.
Çünkü Devrim daha çok tahayyülümüzdü, gerçek ise farklı...
………………………………………….

ERKEKLER PATRON, KIZLAR KİTLE
Son olarak 78 Kuşağından bir yazarın, 78 Kuşağını konu alan romanında, o yılların kadın-erkek ilişkisine dair toplumdaki genel düşünceyi şöyle özetlemiş olduğunu görüyoruz…
“Aşk meşk ilişkileri şimdiki gibi değildi. Kız arkadaşlarımızı yoldaş olarak görüyorduk. Erkek gibiydiler yanımızda. Mücadele arkadaşlarımızdılar. Evet çoğumuz kırsal kesimden gelmiştik. Ama sol teori bizi kısa zamanda adam etmişti. Kadın erkek eşitliğini teorik olarak içselleştirmiştik. Zordu bu aslında Salih. Düşünsene bir yığın feodal kalıpla geliyorsun kente ve bir sol hareketin içinde buluyorsun kendini. Daha burjuva ilişkileri yaşamadan bir ileri aşamaya geçmeye kalkıyorsun. Ve bunu da başarıyorsun yaralı bereli bir şekilde de olsa. Diğer sol siyasi hareketlerin kızlarıyla ilişki kurmamız olanaksıza yakındı. Kalıyordu geriye, kitle diye küçümsediğimiz kızlar. Zaman yok. Ayrıca onların patronu, öğretmenleri gibi görüyorduk kendimizi. Hızlıydık, gözümüzü budaktan sakınmıyorduk. O kızlar hem korkuyordu bizlerden, hem de gizli bir hayranlık duyuyorlardı bize karşı. Yanımızdaki yoldaş bacılara çok iyi sahip çıkıyorduk. Onlarla eşitlik temelinde ilişkimiz oluyordu. Bu da çekiyordu kızları. Yakınlaşmak istiyorlardı bize elbette, ama korkuları geride tutuyordu onları…” (3)


78 KUŞAĞI KIBRISLI İGD’LİLERİN SİYASİ MANTIK EVLİLİKLERİ
Gerek Ankara, gerek İzmir, gerekse İstanbul’da Kıbrıslı öğrenciler arasındaki ilişkiler aynı siyasi hareket içerisinde yer alanlar arasında çok sıcak, çok arkadaşça ve yoldaşçaydı.
Aynı siyasi harekete mensup kızlı-erkekli düzenli olarak öğrenciler dernekte veya muhalefet olanlar devrimcilerin hakim olduğu bir üniversite salonunda bir araya gelip toplantılar düzenler, bu toplantılarda Marxist siyasi ve felsefi seminer ve eğitim çalışmaları yapılır, birlikte mitinglere gidilir, bazen de birlikte gezilip eğlenilirdi.
78 Kuşağı yıllarında Ankara ve İstanbul’da Kıbrıslıların ayrı olarak kız ve erkek yurtları vardı. Dolayısıyla Kıbrıslı öğrencilerin bu yurtlarda her gün birlikte olma, bir araya gelme imkanları vardı.
Özellikle Türkiye’nin bu en büyük bu iki kentinde (ki en çok Kıbrıslı öğrenci de bu iki kentte bulunuyordu) Kıbrıslılar derneğinde yönetimde olan grup, Türkiye’de İGD sempatizanı olarak da anılan CTP-KÖGEF tayfasıydı. İlginçtir nedense en çok da bu grubun kızları ile erkeleri arasındaki arkadaşlık ve yoldaşlık ilişkileri bir süre sonra hayat boyu kalıcı beraberliklere dönüşmüştü.
Diyebiliriz ki İGD sempatizanı Kıbrıslı öğrenciler daha çok kendi aralarında önce arkadaş, sonra siyasi yoldaş ve en sonunda da sözlenip nişanlı olmuşlar ve bu birlikteliklerini Kıbrıs’ta evliliğe dönüştürmüşlerdi.
Genel bir tanımlama ile “siyasi-mantık evliliği” de denebilir miydi buna?
Sanırım bu mealde bir evlilik oldu 78 Kuşağı KÖGEF’liler arasında.
Türkiye’de okul dönemi sona erip de Kıbrıs’a dönen bu gruptan gençler, geçmişin bu “siyasi mantık evlilikleri”nin yarattığı siyasi ve feodal arkadaşlık dürtüsü altında, CTP içerisinde daha kolay kök salıp, daha hızlı organize olabildiler.
Yazmış olduğum gibi 78 Kuşağı döneminde bu tür evlilikler en çok KÖGEF yani CTP’li olan öğrenciler arasında gerçekleşti. Diğer sol görüşlü öğrenciler arasında bu tür siyasi yönü ağır basan hayat arkadaşlıkları ise nadir oldu.
Böylece 1980’yılından başlayarak, CTP üst düzey kadroları KÖGEF’lilerden oluşmaya başladı. Ve kısa sürede bu kuşak CTP’nin yönetim kadrosuna hakim olmakta gecikmedi. Böylece 78 Kuşağı yıllarında İzmir, Ankara ve İstanbul’daki derneklerde tanışarak sözlenen, nişanlanan gençler, Kıbrıs’ta evlenerek, hem kendi aralarında, hem de kendileri gibi evli arkadaşlarıyla siyasi bir güç odağı olmayı başardılar.
Yüksek öğrenimde ilk bir yılımı geçirdiği İzmir’de Kıbrıslı öğrenci derneğinde yönetimdeki Kıbrıslı İGD sempatizanlara karşı, muhalif olan Halkın Kurtuluşu taraftarı “Devrimci Muhalefet” grubundan Kıbrıslılar, Türkiye’de oldukları sürece enerjilerini Türkiye devrimi için daha çok mu harcıyorlardı da kızlarla yoldaşlığın ötesinde arkadaşlık kuramamışlardı?
Aslında daha çok Türkiye siyasi hareketleri içerisinde mücadele ediyorduk ve örgüt içerisindeki kızlara da mücadele içerisinde yoldaşça ilişki dışında duygusal bir bağ kurmaktan o yıllardaki ortam nedeniyle elimizden geldiğince kaçınıyorduk.
İGD sempatizanı Kıbrıslı öğrenciler ise, siyasi çalışmalarını ve enerjilerini daha çok dernek ve Kıbrıs çerçevesinde yoğunlaştırdıkları için, daha çok bir arada oldukları için Kıbrıslı kız öğrencilere daha yakın olmaları doğaldı.
Ben oradayken 1975 yılı sonbaharında İzmir Kıbrıslı öğrenci derneğinde yapılan seçimde sanırım tek bir kız öğrenci dışında hiçbir kızdan oy alamamıştık.
O günkü seçimi kazanan ve sonradan KÖGEF’i oluşturacak bu öğrenciler kendilerine oy veren Kıbrıslı kızların bir bölümüyle zaten ya sözlü, ya nişanlıydılar ve sonunda da evlendiler. < Çoğu da çoluk çocuğa karışmış ve hala evliler…


78 KUŞAĞI KIBRISLILAR ARASINDA “DEVRİMCİ GRUP” ve DİĞER “DEVRİMCİ MUHALEFET” KIZ-ERKEK İLİŞKİLERİ
Öte yandan KÖGEF dışında yer alan Kıbrıslı öğrencilerin dernek içerisinde muhalefete düşmeleri, örneğin KÖGEF’çiler gibi homojen siyasi bir birlik oluşturmayan Ankara’daki “Devrimci Grup” (Dev-Yol, Halkın Kurtuluşu, Kurtuluş ve Troçkistler) hareketinin içe dönük kalıcı bir örgütlenme oluşturmasını engellemişti. “Devrimci Grup” Ankara’da KÖGEF’çiler kadar kalabalık sayıda taraftara sahipti ve hatta KÖGEF grubuna karşı “ODTÜ Kıbrıslılar Komitesi” seçimlerini açık farkla kazanarak bu okuldaki komitenin yönetimini ele geçirmişti. Buna karşılık, “Devrimci Grup” üyelerinin bir kısmının Türkiye 78 Kuşağı siyasi hareketleri pratiği içerisinde aktif olarak yer almaları ve böylece daha “erkek egemen” bir sosyal ilişki ağı içerisinde bulunmaları, belirtildiği üzere heterojen bir siyasi birlik oluşturmaları, kalıcı bir siyasi birliktelik oluşturmalarını engelleyecekti. Dolayısıyla Ankara’daki bu grup ve aynı şekilde İzmir’deki Halkın Kurtuluşu ve Dev-Yol ile İstanbul’daki Dev-Yol, Halkın Yolu ve Dev-Sol gibi 78 Kuşağı Kıbrıslı devrimci muhalif gruplar içerisinde bu tür “siyasi-mantık evlilikleri” KÖGEF’cilere göre devede kulak kadar gerçekleşti...
.........................................................


78 KUŞAĞI KÖGEF KANADI KUZEY KIBRIS’TA SİYASİ YÖNETİME GELDİ
Yukarıda anlatmış olduğum Türkiye 78 Kuşağından bağımsız olarak Kıbrıslı öğrencilere has bu siyasi yapılanmalar ve yol açtığı sosyal ilişkiler hiç de hafife alınacak, önemsiz sayılacak bir konu olmadığı için, o dönemi anlatırken bu konunun üzerinden atlayıp geçmek istemedim.
Nitekim o dönemde bu tür “siyasi-mantık evliliği” evlilik yapan kişilerin CTP’nin şimdiki kadrolarının şekillenmesinde hiç de hafifsenmeyecek günümüze kadar gelen etkileri olmuştur.
KÖGEF grubunda iken daha çok Ankara ve İstanbul’daki Kıbrıslıların erkek ve kız yurtlarında ve dernek yönetimlerinde tanışıp evlenmiş olan dönemin öğrencileri, CTP’nin 30 yıl sonraki yönetim kadrolarını oluşturdular. Bunlar arasından CTP milletvekili seçilenler, belediye başkanı, CTP’nin yer aldığı hükümetlerde bakan olanlar vardır.
Ve hükümet ettikleri yıllarda en çok da KÖGEF geleneğiyle birbirlerine adeta “eski feodal günlerinin hatırına” bir şekilde siyasi destek olmaya devam etmişlerdi.
Milletvekili seçilenlerin arasından CTP’nin hükümet ortağı olduğu dönemde KÖGEF’çilerin bakan olmalarının yanı sıra, bakan olan KÖGEF’çilerin müsteşarlarını da kendileri gibi bu 78 Kuşağından veya onlara yakın çevrelerden seçtikleri bilinmeyen bir gerçek değildir.
78 Kuşağı yıllarında Türkiye’deki Kıbrıslılar yüksek öğrenim derneklerinde tanışıp evlenenler arasında, KKTC’nin Cumhurbaşkanı ve iki Başbakanı olmak üzere bir çok bakanların, milletvekillerin, müsteşarların, daire müdürlerinin ve devletin diğer yönetim kadrolarına yerleştirilenlerin isimleri anımsandığında bunlar arasında KÖGEF’çilerin ne kadar yoğun bir şekilde yer aldıklarını görmek mümkün.
Bu son durumun ise rastlantsal bir durum olmaktan öte vakt-i zamanın şartlarından kaynaklanan “siyasi-mantık evlilikleri” olarak adlandırılabilecek bu birlikteliklerin, yani bir zamanlar Türkiye’de ismi KÖGEF olan federasyonda toplanmış öğrencilerin birçoğunun aralarında yaptıkları evliliklerinin, ileride kendilerine CTP içerisinde bir avantajlı durum yaratmasına yol açtığı bir durum.
Ancak 2002 yılından itibaren Kıbrıs’ın Kuzeyinde sokağa dökülen kitleleri toparlamaya ve yönlendirmeye çalışan “Bu Memleket Bizim Platformu” pratiğini, 2004 ve 2005 yıllarındaki seçimlerinde CTP’ye oy olarak akmasında KÖGEF’çilerin önemli payı olmuştu. Ancak “zafer”le çıktıkları seçimden sonra CTP’ni ve bu parti nezdinde Kıbrıs Türk Solunu da batağa saplayıp ilk seçimde büyük oy kaybına uğrayan, sadece hükümetten değil, arkasına aldığı Türkiye ve Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetlerinin, AKPARTİ ve AKEL’in muazzam desteğine rağmen Cumhurbaşkanlığından da olan yine bu KÖGEF geleneği olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.
Biz dönelim konumuza.
Geçmişte yapılan bu evlilikler sayesindedir ki, KÖGEF’çi gelenek CTP’ni, daha kolay organize olarak “zapt-u rap” altına almasında önemli bir etken olmaya hala devam etmektedir.
..............................................................

(1)Sokak Güzeldir, Nadire Mater, Metis Yay, sf116.
(2)Hüner Buğdaycıoğlu, e-posta-yakıngözlüğü sitesindeki yazısından, 13.08.2008,
(3)Halim Bahadır, Tuzağa Düşen Masumiyet, Say Yay. sf. 119.

III. 78 KUŞAĞI SOL BİRBİRİNE KARŞI DA ŞİDDET KULLANDI:



Büyük bir heyecanla gitmiştik Türkiye’ye. Önce Ankara'da diplomalarımızı tasdik edip, sonra dağıldık her birimiz bir kentine. Ertan Adana'ya gitmişti. Ancak altı'mız dönemedik gittiğimiz kentlerinden. Mustafa Ertan bu altı kişiden birisi oldu. Ortaokul sıralarında tanışmıştık onunla. Dürüst, içten ve sevgi doluydu. 78 Kuşağının iki sol örgütü arasında çıkan kavga esnasında patlayan bir silahtan çıkan mermi ile vuruldu.














Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik. . Ancak bu arada çok basit bir sanatı unuttuk. Kardeşçe yaşamayı…
M.I KING
TAHAMMÜLSÜZ BİR KUŞAKTIK
78 Kuşağı yıllarında Türkiye Devrimini yapma iddiasıyla yola çıkan ve kendilerini Marksist-Leninist, Sosyalist veya Komünist olarak tanımlayan yaklaşık YİRMİDOKUZ siyasi hareket, örgüt ve partinin, o yıllarda bölünmekle kalmayıp çatışmalarını kavgaya dönüştürüp birbirlerine karşı şiddete başvurmaları dönemin acı gerçeklerinden birisiydi.
78 Kuşağına bir şekilde dahil olmuş herhangi bir kişinin, dönemin sol grupları arasındaki kavgalarla ilgili bir anısının bulunmaması olası değildir.
78’in siyasi hareketleri elbette “bölünerek çoğalmak” gibi önceden planlanmış bir politikaya sahip değillerdi. Ama bölünmek ve çatışmak o yıllarda o kadar kanıksanmış bir olaydı ki, önceden planlanan eylem ve mitinglerde siyasi hareketlerin “birlik” veya “ortak eylem” kararları önemli ve ses getiren bir sürpriz girişim olarak karşılanıyordu.
İçerisinden geldiğim 78 Kuşağına bugünden geriye dönüp de bakınca, o döneme ilişkin görebildiğim en belirgin eksikliklerden birisinin örgüt içi demokrasi noksanlığı olduğunu söyleyebilirim. Bu nedenle 78'in siyasi hareketlerine duhul etmiş “bölünerek çoğalma” kültüründe, örgüt içi demokrasi noksanlığının önemli bir etkisi olabileceğini düşünüyorum. Bilindiği gibi illegalite koşullarında siyasi hareketler içerisinde demokratik seçim yapılmasının örgütsel yapıyı deşifre etme olasılığına karşılık, örgütlerin üst kadroları ile merkez yönetimlerinin seçimle görevlendirilmesi söz konusu değildi. Lider kadrolar bir kez örgüt içerisinde bir şekilde ve daha çok pratik içerisinde mücadelede öne çıkarak o mevkiye gelmişlerdi. Dolayısıyla bu durum gündelik eylem ve söylemlere öncülük eden 78 Kuşağı siyasi hareketi yöneticilerinin, zaman zaman da olsa benmerkezci ve sekter tutumlar takınmalarına yol açabiliyordu.
Elbette lider kadroların diğer siyasetlerin lider kadrolarıyla olan ilişkilerinde bu olay daha da belirgindi. Çünkü 78 Kuşağı siyasi hareketleri arasındaki ilişiklere taraftarlar değil, bölgesel veya merkez kadrolar karar veriyor ona göre hareket ediliyordu. Gerçi başka türlü olması da mümkün değildi. Ancak örgüt içi demokratik bir seçim kültürünün olmayışı da özellikle 78 Kuşağı sürecine damgasını vuran siyasi hareketlerin merkezi kadrolarını da tabandan biraz uzak kılıyordu.
Bunun yanı sıra, diğer siyasi hareketlerin söylemlerine olan tahammül yoksunluğu da önemli bir unsurdu. Tahammülsüzlük, siyasi hareketler arasındaki bir tartışmanın aniden şiddete dayalı bir kavgaya dönüşmesinin nedeni olabiliyordu.
Böylece yönetim kadrolarını taraftarlarının seçmediği, daha alt kadrolarının da üstteki seçilmemişler tarafından atandığı, yani demokratik yoldan oluşmayan bir örgüt yapısı ortaya çıkıyordu.
Gizlilik koşulları, siyasi ve yönetsel tartışmaların da bir bakıma yeterince geniş bir yelpazede yapılmasıyla ilgili sıkıntılara yol açıyordu. Bu sıkıntının elbette siyasi hareketler arasında demokratik bir tartışma ortamını olumsuz etkilemeyeceği düşünülemezdi. Üzerinde tabanın baskısını hissetmeyen, tabanı daima merkez’e yani tavana “itaat” halinde taraftarlar olarak duyumsayan liderler ve kadrolar, tahammülsüz anlarında, çoğu genç ve heyecanlı birçok kişinin bir çatışma atmosferine sürüklenmesine neden olacak nispeten “kolay kararlar” alabiliyorlardı.
Bu ise siyasi hareketin tümüne şamil bir “demokratik tartışma kültürü noksanlığı”na yol açıyordu.
Örgüt içi demokrasinin, ben merkezciliğin, sekterliğin, tahammülsüzlüğün ve demokratik tartışma kültürü noksanlığının yanı sıra “bilinçli provokasyonlar”ın da zaman zaman şiddete yol açtığı söylenebilir miydi?
Belki de…
Örneğin 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrencilerden birisi vurulduğunda Kurtuluş siyasi hareketi bunu Devrimci Yol içerisinde bir provokatör’ün yapmış olduğunu öne sürmüş ve dağıtmış olduğu bildiride bunu açıkça yazmıştı.
Ancak siyasi hareketler arasındaki tartışmaların ve çatışmaların şiddete dönüşmesinde, esas olarak biz 78’lilerin büyük sorumlulukları bulunduğunu yazmamın, “iğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batırmak” anlamında abartılı olmayacağı kanaatindeyim.
DEV-YOL-HK KAVGALARI
Biz hem Devrim’i çok sevmiştik ve hem de o Devrim’i gerçekleştireceğine inandığımız örgütümüzü. Böylece ikisini özdeşleştirmiş, hareketimizin Devrim’de önder rolü oynayacağına inanmıştık. Bunun için de galiba taraftarı olduğumuz örgütümüzü samimi olarak korumak ve kollamak arzusu ile daha çok ona biat eden bir disiplin içerisinde davranmanın doğru olacağını düşünüyorduk.
Belki bu konuda daha aydınlatıcı olması bakımından, kimi çatışmaların bizzat içerisinde yer aldığım, kimi kavgaları da içerisinde yer alan arkadaşlarımdan dinlemiş olduğum ODTÜ’deki Devrimci Yol ile Halkın Kurtuluşu arasındaki şiddet olaylarından bahsetmek istiyorum.
İlk şahit olduğum kavgalardan birisi sanırım 1977 yılının kış ayında gerçekleşmişti. Dev-Yol ile HK arasında çıkan bu kavgadan dolayı birçok Halkın Kurtuluşu taraftarı şehirde kalmış, ODTÜ yurtlarına gel(e)memişti.
1975-76 yılını Ege Üniversitesi’nde geçirdiğim için benim de ODTÜ’deki ilk yılım hatta ilk ayımdı. Ankara’daki Kıbrıslı öğrencilerin, İGD yanlısı gruba karşı yeni kurmuş olduğu (Dev-Yol, Halkın Kurtuluşu, Kurtuluş ve Troçkistler) siyasi birlik (adı Kıbrıslılar Devrimci Grup idi) ile ilgili bir toplantımız vardı.
Bu nedenle şehirde çıkan bu kavgadan diğer Kıbrıslılar gibi benim de haberim olmamıştı.
Gece olunca Dev-Yol’cu öğrencileri yurtlarda tüm köşe başlarını tutmuş, parkalarının altında demir çubuklar, şehirden otobüsle yurtlara gelecek HK’lıları bekler vaziyette bulmuştum. Geriye toplantı yaptığımız 6.yurda doğru koştuğumu hatırlıyorum.
Uzatmayayım. O gece beni altıncı yurttaki Kıbrıslıların odasının kapısında çeviren sayıları on-onbeş civarında sopalı Dev-Yol’cudan, dayak yemekten son anda araya giren Kıbrıslı Dev-Yol’cular kurtarmıştı.
Beni dövmeye gelenler arasında ise mezun oluncaya kadar İdari İlimler Fakültesi futbol takımında birlikte oynadığım takım arkadaşım da vardı.
Hatırladığım ikinci Dev-Yol-HK kavgası ise 27 Aralık 1978 günü gerçekleşmişti. ODTÜ kafeteryasında bildiri dağıtırken Dev-Yol taraftarlarının saldırısına uğramıştık. Dev-Yol, öğrencilerin oylarıyla seçilen ÖTK (Öğrenci Temsilcileri Konseyi) yönetiminde olduğunu ve kendisinden önceden izin alınması gerektiğini öne sürerek bildiri dağıtmamıza karşı çıkmıştı. Biz ise bildirinin içeriğinin önemli olduğunu ve devrimci, demokrat içeriğe sahip her bildirinin dağıtılabileceğini, her afişin asılabileceğini, bunun için izin almak zorunda olunmadığını belirtmiştik.
Biz kavganın çıkacağını bile bile, Dev Yol da buna hazırlıklı olarak bizi şiddet uygulayarak cezalandırmak üzere kafeterya önüne toplanmıştık.
Sonuçta sopa ve demir çubuklarla saldıran Dev-Yol ile aslında böyle bir saldırıya onlar kadar olmasa da hazırlıklı olan HK’lılar arasında, binlerce öğrencinin gözü önünde kafeterya girişinde şiddetli bir kavga patlak vermişti.
Kafeteryanın hem birinci, hem de ikinci katında çıkan bu kavgada, sanırım o gün camlar kırılmış, sopaların, demir çubukların yanı sıra kafeteryanın tabakları ve bardakları da havada uçuşmuştu. On beş yirmi dakika içerisinde ortalık yere savrulmuş kitap, defter, bildiri, cam kırıkları ve yer yer kan lekelerinin bulunduğu bir savaş alanına dönüşmüştü.
O kavgadan bugün hala bir çizgi olarak taşıdığım kafama atılan dikiş izleri kaldığını unutmadan yazmış olayım. Nasıl unutabilirim ki o anı. Demir çubuk kafama inip de havaya kalktığında, bir an için kanımın da demir çubukla birlikte yukarıya doğru fışkırdığını görmüştüm.
O gün aralarında Devrimci Yol’dan öğrencilerin de bulunduğu çoğu HK’lı 10-15 kişi önce okulun revirine, oradan da kafamıza dikiş atılmak üzere Hacettepe hastanesine kaldırılmıştık. İnşaat bölümünden Seyfi isimli arkadaşımızın durumu ise çok ağırdı. Çünkü başına aldığı demir çubuk darbesiyle kafatası kemiği çatlamış, beyin kanaması geçirmişti. Seyfi o gün hemen ameliyata alındı. Aylarca hastanede yatmak zorunda kaldığı için de bir dönem okuldan izin almak zorunda kaldı. Yıllar sonra haberini aldığımda, bu olaydan dolayı kafasında oluşan hasarın onda epilepsi nöbetlerine yol açtığını öğrendim.
ODTÜ’deki Devrimci Yol ile Halkın Kurtuluşu arasında kavgalar 12 Eylül öncesine kadar sürdü. Mamak Cezaevinde tutuklu bulunduğum için olaya dahil olmuş arkadaşlarımdan işittiğim en son kavga ise 14 Mart 1980 tarihinde gerçekleşmişti. O gün hazırlık okuluna yapmış olduğu pullamaları korumak isteyen HK taraftarları ile ÖTK Kararlarını (ÖTK bir süreliğine bölümlerin içerisine afiş, pul, bildiri vb. asılmaması kararı almıştı) çiğnediği gerekçesiyle Dev-Yol’cuların bunları sökmek istemesi sonunda bir kez daha kavga çıkmıştı.
Yıllar sonra bu olayı kendisinden dinlediğim ve “Dev-Yol'cular yapıştırdığımız pullamaları söküyor Hazırlık Bölümünde toplanalım” çağrısına uyup gelen ve orada çıkan kavgada Jandarma tarafından alıp götürülen Süheyla'dan, sırf bu yüzden hapis yatıp imtihanları kaçırarak dolayısıyla bir yıl geç mezun olduğunu dinledim.
Sanırım bu olayın devamında, Dev-Yol'cuların kuşatması altında ODTÜ yurtlarındaki bir odada mahsur kalan HK taraftarları ile ilgili bir başka şiddet olayı daha yaşanmıştı.
Odada mahsur kalan HK’lı arkadaşlarını kurtarmak için şehirden gelen bir grup HK’lı ile oradaki Dev-Yol'cular arasında çıkan çatışmada bir kişi silahla yaralanırken bir Dev-Yol’cu da pencereden atlayıp ayağını kırmıştı.
SOL ARASINDA KAVGALAR KANIKSANMIŞ BİR OLAYDI
Bu arada Dev Yol-İGD, Dev-Yol-Kurtuluş, HK-İGD, PDA-İGD taraftarları arasındaki birçok kavgaya da şahit olduğumu hatırlıyorum.
Bugün İngiltere’de öğretim görevlisi olan, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri konusunda bildiğim kadarıyla üç kitap yazmış Mehmet Uğur’un, aradan 30 yıl geçmiş olmasına rağmen ikinci yurt önünde Dev-Yol’dan kalabalık bir grubun ortasında çok feci şekilde darp edilmesi sahnesinin ürkünçlüğü hala gözümün önünde.
Anılarımı yazdığım bölümde aktardığım 78 Kuşağı Kıbrıslılardan iki öğrenci Mustafa Ertan ile Ercan Turgut ise, ne yazık ki birisi Dev Yol ile Kurtuluş diğeri de PDA ile İGD arasında çıkan çatışmalarda hayatlarını kaybettiler.
Öte yandan “Londracılarla ile Moskovacılar” diye de anılan İGD içerisindeki bölünme ODTÜ’ye de yansımıştı. Daha birkaç hafta öncesine kadar “yoldaş” olan iki grubun gençleri, İdari İlimler ile Mimari bölümleri arasındaki alanda birbirlerine karşı tekme-tokat-yumruk, demir çubuk, tahta sopa ve taşlarla girişmişlerdi. Rastgele oradan geçiyordum ve arada kalmaktan son anda kurtulmuştum. O gün birçok İGD'li öğrenci birbirlerinin kafalarını yarmış, el, kol ve yüzleri kan içerisinde kalmıştı.
……………………………………………..
Devrim’e zerre kadar katkısı olmadığı gibi, 78 Kuşağını mevcut rejim karşısında zayıflatıp zarar verdiği dönemin siyasi hareketleri tarafından da dile getirilen ve fakat bir türlü vazgeçilmeyen bu tür şiddet eylemlerine girişilmiş olunmasaydı, belki de 12 Eylül generallerinin bu kadar kolay darbe yapıp, koskoca bir kuşağı parçalaması belki de engellenmiş olurdu.
Neden 78 siyasi hareketleri amip gibi çoğalarak bölündükleri yetmiyormuş gibi bir de birbirlerine karşı şiddet uygulamaktan kendilerini kurtaramamışlardı?
AZ DEMOKRATİK ÇOK OTOKRATİK
Öte yandan 78 Kuşağı yıllarında örgüt yönetimlerine karşı, bireysel olduğu kadar toplu eleştiriler de soğuk ve şüpheyle karşılandı. Buna neden olarak da çoğu zaman ya örgütün çelik disiplininin zarar göreceği, ya da eleştiri sahiplerinin “karşı devrimci”liği gerekçe gösterildi.
“Demokratik seçimlerin “şartları yoktur” gerekçesiyle örgüt içinde merkeziyetçi yanın işletilip, demokratik seçimler dahil birçok konunun Devrim sonrasına ertelendiği otokratik bir yönetim içselleştirildi. Nitekim bölünmeler yaşanırken ya merkezden gelen siyasi kararları aynen uygulayarak veyahut da muhalefetin yanında yer alarak, bireysel eleştiri hakkımızı kullanmaya teşebbüs dahi etmeden, yıllardır birlikte mücadele etmiş olduğumuz arkadaşlarımızın, yoldaşlarımızın bir kısmını silebilecek kadar sekterleşip körleşebildik.
Yazdığım gibi örgüt içinde kanıksadığımız ortam, merkez yönetim ve çevresindeki kadrolar arasındaki bölünmelerde kendi örgütümüze karşı bireysel itirazlarda bulunmaya olanak vermediği için, olası bireysel çıkışlar ya ciddiye alınmıyor ya da bireyin “mücadeleden vazgeçme gerekçesi” diye söz konusu kişinin dışlanıp aşağılanmasına yol açıyordu. Dolayısıyla bu durumda kimse bireysel itirazda bulunmaya pek hevesli değildi ve zaten bu gibi durumlar pek de yaşanmadı.
Örneğin bu konuda 78’li arkadaşlarımızdan Serpil’in Yakıngözlüğü sitesindeki 2 Ocak 2010 tarihli bir yazısında, “Birey olmak toplumsal örgütlenmenin önünde engel değildir. Birey olmadan oluşan topluluklar cemaatlerden başka bir şey yaratamıyorlar. Bunlara en güzel örnek, geçmişin sol fraksiyonlarıydı herhalde” (1) şeklinde yazacaktı. O yıllarda “demokratik olmayı” bireysel düzeyde içselleştiremeyişimiz, “topluluk psikolojisi” ile hareket etmemizi kolaylaştırıyor, böylece de ne kendimizin, ne de karşımızdakinin sekterliklerini, yanlışlarını, savrulmalarını anlamamıza engel oluyordu belki de.
Onca zamandır birlikte olduğumuz çok şeyi paylaştığımız arkadaşlarımıza karşı ve tabii "onlar" da bize karşı, siyasi ayrışmalarda durduğumuz tarafa bağlı olarak sekter davranma hakkını birbirimizde görüyor, ancak bireysel olarak bunu sorgulama hakkımızı da “gönüllü” olarak kullan(a)mıyor ya da bu tür çıkışlardan kaçınıyorduk.
Böylece siyasi hareketlerin kendi içlerinde demokratik mekanizmayı işlet(e)meyişlerinin bir sonucu olarak, merkez, hareketin taraftarları üzerinde mutlak bir hakimiyet kazanılmış oluyor ve bu örgüt içi olduğu kadar, örgütün çalışma tarzında da “anti-demokratik” veya “totaliter” yapısını güçlendiren "otokratik" bir yönetime yol açmış oluyordu.
Sonuçta 78'in siyasal atmosferine egemen “küçük komün sıcaklığının mutluluk ve güven
duygusu”, gizliliğin örgütlenmede temel unsur olması, buna bağlı illegal çalışma koşullarının benimsenmesi, siyasi hareketlerde “demokratik merkeziyetçiliğin” demokratik yanının budanıp, merkeziyetçiliğin öne çıkmasına, bu döngünün de taraftarlar arasında doğal ve sessiz bir kabulüne mi yol açıyordu?
Sanırım bizde öyle bir anlayış vardı ki, Devrim için gerekirse totaliter olmaya da katlanmak zorundaydık. Önemli olan totaliterliğin de, diktatörlüğün de (Proletarya Diktatörlüğü diyorduk) Devrime hizmet edecek veya Sosyalizmi erkene alacak olmasıydı.
78 SİYASİ HAREKETLERİ DEMOKRATİK KÜLTÜRDEN YOKSUN MUYDU?
Ama biz hiç, Devrim sonrasında, Sosyalizmde kurmayı tahayyül ettiğimiz ilişkileri, yaşam tarzlarını, bugünden yaşamayı bir türlü akıl edemiyorduk.
Belki siyasi hareketler kendi içlerinde merkeziyetçilik kadar, demokratik mekanizmayı işletebilecek çareleri de üretebilmiş olsaydılar, belki biz taraftarlar da bu konuda merkezi yönetimi, demokratik mekanizmalar ve kanallar üretmesi için zorlamış olsaydık, merkeze karşı daha özgür düşünceli davranabilseydik eğer…
Ancak 78 Kuşağının siyasi aklında Devrim’i bir tek siyasi hareketin yapacağı yer etmişti. Aslında her siyasi örgüt yönetiminde Devrim'e önderliğin kendilerince yapılacağı yönünde bir inanç vardı. Bunun için de o yıllarda Devrim’e talip yirmi beş siyasi hareketin yönetiminin; “dediğim dedik çaldığım düdük” bir taraftar kitlesi yaratması beklenmeyen bir gelişme değildi. İllegalite şartlarında örgüt içi demokratik yan “izin’de”, merkeziyetçilik ise “tam mesai’de” olduğundan, alttan yukarıya itaat biçiminde gelişen bir bağlılık ve bu yönde bir “dayanışma” dönemin siyasi hareketleri içerisinde öne çıkmıştı.
Bu arada siyasi hareketlerin yaşı oldukça genç tabanlarının “güç” olayına önem vermesi dolayısıyla, siyasi tartışmalar bir anda kavgalara yol açabiliyordu.
Bir de kalabalık olanın, ya da yönetimde sayıca daha üstün olanın mutlak olarak diğerlerine üstünlüğünü kabul ettirmesi, yönetimi paylaşmaya yanaşmaması, dahası kendi yönetim hakimiyetini karşısındakine ikna yoluyla değil de hort-zort ile dayatmaya çalışması, özetle demokratik kültür yoksunluğu da 78 Kuşağının önemli hastalıklarındandı ve kavgaları, şiddeti tetikleyen bir yanı vardı.
Dev-Yol kadrosunun önde gelen isimlerinden Taner Akçam’ın yıllar sonra ODTÜ anıları ile ilgili olarak yazdıkları şöyle:
“Yaptıklarımızı toz pembe göstermek istemiyorum. Örneğin bu süreç içinde THKO yeniden örgütlendi. Halkın Kurtuluşu oldu. Bu arkadaşlar, ‘yönetimde azınlığın da temsil edilmesini” savundular. Sonuçta biz de onlar da, aslında bu konularda ‘Leninist’ idik. ‘Demokratik Merkeziyetçi’ idik. Bu hareketin kendi karakteri ile bizlere egemen olan ideolojik tutum arasındaki bir çelişkiydi. Bu talebi o zaman kabul etseydik, belki hem bize hem de Halkın Kurtuluşuna egemen olan ‘demokratik kültür’ yokluğu nedeniyle iş bir yerde çatlardı ama inanıyorum, çok daha demokratik bir miras bırakılabilirdi.
Dikkat çekmek istediğim nokta, o dönemde, öğrenci gençliğin demokratik örgütlenmesi ile, Leninist örgüt anlayışımız arasındaki büyük uçurumun var olduğu idi. Bunu bir çelişki olarak yaşadık. Farklı görüşlere tahammül, tolerans, onlarla bir arada olmak sözlüğümüzde yoktu. Örneğin Halkın Kurtuluşu taraftarlarını ‘yaptıkları çirkeflikler’ nedeniyle, ‘merkezi olarak dövme’ kararı aldık. Belki gücümüz nedeniyle bu despot tutumumuz öğrenci gençliğin demokratik örgütlenmesine bir zarar vermedi. Diğer örgütler biraz daha güçlü olsalardı, belki diğer üniversitelerde yaşanan ‘örgüt içi çatışmalar’, ‘karşılıklı ev basmalar’, bizde de yaşanırdı. Allahtan bunların hiçbirisi olmadı.” (2)
Sanırım Taner Akçam’ın son cümlelerini öyle yazmasına neden, ODTÜ’de yokluğu döneminde çıkan Dev-Yol ile HK arasındaki kavgaları ya atlamış olması ya da bu çatışmalardan haberi olmayışıydı…
………………………………………..
Öte yandan örgüt içi yönetimini demokratik seçimle oluşturma geleneği olmayan 78 Kuşağı siyasi hareketlerinin merkezdeki kadrolarından, örgüt içerisindeki olası farklı siyasi düşüncelere pek tahammül göstermemeleri elbette anlaşılır bir şeydi.
Leninist modelde örgütlenmiş 78 siyasi hareketlerinde gizliliğin esas olduğu ortada iken, ne taraftarların ne de siyasi kadroların örgüt yönetiminin demokratikliğini sorgulamaya veya tartışmaya pek de istekli olamayacakları bir vakıaydı.
Dahası bir siyasi hareketin demokratikliğiyle ilgili tartışmalarda ısrarcı olmak, ısrar eden kişiye şüpheyle bakılmasına ve hareketten dışlanmasına dahi neden olabilirdi. Çünkü ille de örgütün demokratikliğini sorgulamakta ısrarcı olacak kişi veya grupların, örgütün üst kadrolara tarafından, “polis”, “ajan” veya “hizipçi” olarak şüpheyle bakılması o yılların kanıksanmış bir psikolojisi adeta bir davranış kalıbıydı.
Belki de kapitalist toplumdan Sosyalist topluma geçişin kaçınılmazlığına olan inanç, bu geçişteki Devrim’e önderlik edeceğini tahayyül ettiğimiz örgütümüzün kararlarına aynen uymamıza, siyasal atmosferin dayattığı merkeziyetçiliğe uyum göstermeye yöneltiyordu bizleri.
Bir de unutulmaması gereken nokta vardır ki; 78’in fedakarlığının, dinamikliğinin ve cesaretinin önemli bir kısmı rejime, devletin üzerine saldığı sivil, resmi, silahlı, silahsız güçlere karşı mücadele etmekle geçiyordu.
"BURJUVAZİ BİZİ SAVAŞA DAVET ETTİ. DAVETİ KABULÜMÜZDÜR"
Buna karşılık Devrimciler kimi zaman pusuya düşürülerek, kimi zaman işkence veya hapsedilerek, değiştirmek istedikleri rejimin resmi ve sivil örgütleri tarafından sürekli baskı altındaydılar.
Ancak bütün bunların yanında, yine de Türkiye’nin birçok yerinde sol arasında bitmek bilmeyen bölünmeler, kavgalar hiç eksik olmadı. Bu kavgalarda zaman zaman birbirine karşı şiddet uygulamaktan çekinmeyen sol, siyasi hareketlerin bu sekterce düşmanlıkları sonucunda birçok genç evladını kaybetti.
Faşistlerin ve polis’in planlanmış saldırılarını göğüslemek, derin devletin askeri darbenin alt yapısını hazırlamak için giriştiği provokasyonlardan kaçınmak gerektiği bu dönemde 78 siyasi hareketlerinin böyle zaman zaman işi birbirlerine karşı silah kullanmaya kadar vardırmaları, elbette kötü bir durumdu ve dönemin solunun en kötü hastalığıydı.
Bunun ötesinde derin devlet ve ülkü ocaklarının birçok Devrimci gencin yanı sıra, toplumda ismi öne çıkmış aydın, anti-faşist demokrat kişilere karşı giriştiği cinayetler, polisin okullarda ve gösterilerde sık sık şiddet başvurması, 78 Kuşağı solun bir şekilde kendini emniyete alacak kadar silahlanmasının da önünü açmıştı. Tabii bunun yanı sıra 68 Kuşağı yıllarında vurularak ve idam edilerek öldürülen Devrimcilerle hapistekilerin varlığı ortada iken, soldan silahsız bir siyasi oluşumun çıkması, safça bir davranış olurdu.
Provokasyonların, Maraş ve Çorum gibi illerde siyasi ve mezhepsel farklılıkları körükleyerek toplu katliamlara yol açacak kadar alçakça ve silah ve de mühimmat bakımından sol’dan kat kat üstün bulunan mevcut rejimin sivil ve resmi güçlerine karşı 78’in siyasi hareketlerinin silahlanmayı bir çare olarak görmesi elbette kaçınılmazdı.
Sonuçta da öyle oldu.
“Bu koşullarda doğal olarak silah, artık sadece silahlı mücadeleyi gerekli gören sol gruplar için değil, öz savunma gerekliliğini hisseden solun tüm unsurları için, siyasal mücadelenin reddedilemeyecek bir aracı haline gelir. Ateşli silahların sol militanların yaşamına girmesi, doğal olarak sol içi çatışmaların içeriğini etkileyecektir. Bir zamanlar miting ya da toplantılarda gerçekleşen kavga veya itişmelerden ibaret sol içi çatışmalar, artık silahların da kullanıldığı çatışmalara dönüşür.” (3)
Şairini, şiirindeki; “Burjuvazi bizi savaşa davet etti, daveti kabulümüzdür” dizesinden sadece kanlı bir meydan savaşı sahnesini mi aklımıza getiriyorduk?
Galiba öyle…
Halbuki biz, kendilerini Ülkücü diye adlandıran; “Kana kan intikam!..” diye slogan atanlardan ülkeyi kurtarmak, Devrimle birlikte insanların birbirlerini öldürmeyecekleri bir Türkiye'yi inşa etmek için yola çıkmamış mıydık?
Biz en çok da insan hayatına değer veren düşünceleri, barışı, mutluluğu, refahı, hümanizmi savunmuyor muyduk?
O halde biz de bu kavgayı ve şiddeti kabul etmekle bir bakıma Ülkücüler ve devlet eliyle şiddeti Devrimcilere bulaştırmak gibi olası bir siyasi projeye dahil mi edilmek isteniyorduk da fark edemiyorduk?
12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra bunları yazmak elbette kolay…
Peki askeri darbeden önce bu gidişi, her şiddet eyleminin bizi kendi hümanist duruşumuzdan uzaklaştırdığını ve askeri bir darbeye doğru yaklaştırmakta olduğunu hiç mi fark edememiş miydik?
Sanırım tüm siyasi hareketler Türkiye’nin bir askeri darbeye doğru yol aldığını fark etmişlerdi. Ancak ya 12 Eylül gibisini, yani insanı aşağılayan her türlü söylemin, insanlık onurunu yerin dibine geçiren her türlü zalimliğin ve işkencenin, böylesine bir askeri darbenin geleceğini tahmin edememişlerdi. Ya da belki de kendi güçlerini fazla önemsemişlerdi 78'liler. Bir de 12 Eylül generallerinin bu kadar acımasız ve orantısız güç kullanabileceğini akıl edememişlerdi.
Ama bunlardan da öte bir gerçek vardı ki o da 78 Kuşağının 12 Eylül 1980 tarihine yaklaştıkça şiddeti daha çok önemser oluşuydu.
78 KUŞAĞI SOL ŞİDDETİ İÇSELLEŞTİRMİŞTİ
Neydi 78’lileri bu kadar çok şiddete ve öldürmeye yakın kılan.
“Bir kere öldürdükten sonra, gerisi kolay... Bir kere öldürdün mü alışırsın” (4) diye yazmıştı kendisinin de yaşadığı o yılları romanında 78 Kuşağı sırasında ODTÜ öğrencisi olan Ayşegül Devecioğlu.
Ancak 78’lilerin şiddet ve öldürmeyle ilgili takıntılarını eleştirirken de şöyle yazmıştı yazar:
“İnsan canına kıymanın ne kadar haklı olursak olalım iyi şey olmadığını bilmesi lazım. Bizim işimizin insanla olduğunu, insan canına kıymanın ne kadar haklı olursak olalım iyi şey olmadığını bilmesi lazım. Ölüme inanan faşistlerdir, Devrimciler yaşama inanır. Devrimci harekete bir bak kimse öldürmeye gelmedi; tam aksine hepimiz ölümü göze alarak geldik!” (5)
Birkaç kere öldürdükten sonra “hesabı sorulacak”, “kanı yerde kalmayacak” düsturlarıyla "devrimci şiddet"i dillendirip içselleştiren ve öldürmeyi kanıksayan siyasi hareketlerin militanları, ne yazık ki amaçları olan “savaşsız ve sömürüsüz bir Dünya’nın insan merkezli toplum tahayyüllüne olan inançlarından uzaklaşacak, şartları, değiştirmek istedikleri rejim tarafından konmuş olan, siyasal cinayetlerin katlanarak arttığı bir terör anaforuna savrulacaklar, ne yazık Türkiye'nin aklıında ne savundukları, ne amaçladıkları bu son halleriyle hatırlanacaklardı.
“...Silah tamam ama bütün devrimler, aslında inançla kazanılmıştır... İnsana duyulan inanç, insanların başka türlü de yaşayabileceklerine duyulan inanç... Bu inancın kaybıdır, yenilgilerin sebebi... Gerçek yenilgilerin yani... Kesin yenilgilerin...” (6)
Silah ve şiddete olan inanç, Devrime olan inancın önüne geçince mi yenilgimiz kaçınılmaz olmuştu???
Ayşegül devam ediyor romanında 78 Kuşağının girdiği şiddet anaforunu anlatmaya.
“Faşistlerin cinayetlerinden sonra halk, Devrimcilerin karşılık vermesini bekliyorlardı. Güçlü olduklarını göstermezlerse, kitleleri nasıl arkalarından sürükleyebilirlerdi. Halka nasıl önderlik edebilirlerdi. Kim korkakların peşinden giderdi ki? Gücü olmayana herkes sırt çevirmez miydi? Siyasi mücadelenin başka yolu yoktu.” (7)
Çaresiz kalınca dönemin koşullarının dayatması mıydı şiddet 78'liler için?
Yoksa kültürüne "at, avrat ve silah" kazınmış şiddete meyyal bir toplumun gençliğine yaşamın bir dayatması mıydı?
Eğer mevcut koşulların zorunlu bir sonucuyusaydı şiddet; o şartları koyan ya da yaratan biz 78’liler değildik ki. Bugün “keşke rejimi reddettiğimiz gibi o koşulların peşinden savrulmayı da reddedebilseydik” diye düşünüyorum. Bu 78’lilerin ruhunda da mayasında da vardı. Ve bize de çok yakışırdı. Ama başaramadık.
……………………………………………
ULUSLARARASI KOMÜNİST HAREKETİN BÖLÜNMÜŞLÜĞÜ 78'İN SİYASİ HAREKETLERİNİ OLUMSUZ ETKİLEDİ
SBKP, ÇKP, AEP, Küba, Vietnam ve Kuzey Kore Komünist Partileri ile Latin Amerika’daki gerilla örgütlerinden o ülkelerle ilgili biraz kitabi, biraz da devrimle ilgili farklı tahayyüllerini zorlayarak etkilenen etkilenen, hepsi de tek doğru Marksist-Leninist siyasi görüşü temsil ettiğine inanan Türkiye’nin bu 25 siyasi hareketinin, bir çoğu 25 yaşını geçmemiş gençleri, hem kendi içlerindeki bölünmelerde, hem de birbirlerine karşı, şiddete başvuruyorlardı. Bu bölünme ve çatışma kültürünün 78 Kuşağı siyasi hareketlerinin içerisine yerleşmesinde işte biraz da dünya komünist hareketin bölünmüşlüğü ve biz 78'lilerin bunların peşinden savrulmuşluğumuz vardı.
Öte yandan SB’ni “Sosyalizmin Anavatanı” olarak görenlerle SB’ni Sosyal Emperyalist, SBKP’nin taraftarlarını da Sosyal Faşist olarak niteleyenlerin birbirlerine karşı şiddete başvurması nerdeyse kanıksanır olmuştu.
Çünkü o yıllarda benim de taraftarı olduğum Halkın Kurtuluşu hareketi, Dünyadaki SBKP-AEP çatışmasından etkilenerek, Türkiye’de SBKP çizgisinde yer alan ve bu ülkeyle sıkı bir işbirliği bulunan TKP ile gençlik örgütü İGD’ni “Sosyal Faşist” olarak nitelendiriyordu. Ayrıca HK, SBKP’yi “Uluslararası Komünist Hareket”in lideri olarak gören ve bu ülke ile işbirliğini benimseyen TİP, TSİP vb. diğer siyasi örgütlere karşı mücadelenin anti-faşist mücadeleden ayrılamayacağını dillendiriyordu. Halkın Kurtuluşu’nun yanı sıra Halkın Yolu, Halkın Birliği ve Aydınlık grubu da SBKP yanlılarını “sosyal faşist” olarak kabul ediyorlardı.
Dahası Perinçek liderliğindeki Aydınlık grubu, dönemin ÇKP-SBKP kutuplaşmasında olduğu gibi Sovyetler Birliği’ni, ÇKP’nin ünlü “üç dünya teorisi”ne bakarak dünyanın yükselen süper gücü olarak tahlil ediyor ve ABD’den de daha tehlikeli olduğunu öne sürerek, olayı, sosyal faşistlere karşı ülkücülerle ittifak yapılabileceği noktasına kadar taşıyordu.
Buna karşılık SBKP yanlısı gruplar başta TKP-İGD olmak üzere TİP ve TSİP özellikle 1 Mayıs 1977 tarihinde Taksim’de Kontrgerilla tarafından düzenlenen saldırı sonrasında, ÇKP ve AEP çizgisini savunan siyasi hareketleri, mitingin kana bulanmasına neden olan siyasi hareketler olarak işaret edip, “Maocu faşistler” diye suçlamışlardı.
Bir araştırmaya göre (8) 1975-80 yılları arasında sol örgütler arasında yaşanan çatışmalarda 62 sol görüşlü kişi öldürülmüştür. Buna göre öldürülenlerin yarıdan fazlası, 18’i İGD, 16’sı Halkın Kurtuluşu olmak üzere, bu iki siyasi hareket arasında yaşanan çatışmalarda yaşamlarını yitirmişlerdi.
Diğer 28 kişi ise Devrimci Yol ile Kurtuluş, Aydınlık ile Halkın Kurtuluşu, Aydınlık ile İGD ve diğer sol örgütler arasındaki çatışmalarda öldürüldüler.
………………………………………………
78 Kuşağı siyasi hareketlerinin, 12 Eylül 1980 askeri darbesine doğru yaklaştıkça, aralarındaki siyasi tartışmaları olduğu kadar kavgaları da sertleştirdikleri bir gerçek. Değil ortak bir çatı altında birleşmeleri, birlikte bir gösteri veya miting gerçekleştirmek, ortak bir panel veya forum yapmak gibi basit ittifaklarda dahi zorlanıyorlardı. “Kahrolsun Faşizm” ve “Kahrolsun Emperyalizm” gibi basit birkaç ortak slogan dışında, her toplantı, yürüyüş, miting, forum vb. gösterilerde sidik yarıştırırcasına bir slogan yarışıdır gidiyordu. Örgütlerin taraftarları, mümkün olduğunca diğer siyasi hareketin sloganını daha yüksek sesle bağırarak engellemeye çabalıyor, sonuçta karşı taraf da aynı şekilde davranınca, sloganı en çok duyulan örgütün sanki Devrim’i de alıp götürecekmiş gibi tuhaf bir durum ortaya çıkıyordu.
78 Kuşağından o günleri yaşamış pek çok kişinin bugün de aşağı yukarı bu traji-komik olayları hatırlayabildiklerini sanıyorum.
“Bölünmek ve çatışmak” yazımın başında da belirtmiş olduğum gibi, 78 Kuşağının adeta siyasi kaderi olup çıkmıştı.
İşin en kötü yanı, bölünmeyi ve kavga etmeyi, şiddeti ve kan dökmeyi kanıksamaya başlamış olmamızdı. Üstelik de bunları tüm insanlığın kurtuluşu adına atmayı düşlediğimiz, sevdiğimiz ve inandığımız Devrim için, Devrim adına yaptığımızı öne sürmemizdi.
Biz Devrimimize bir müminin ahret gününe inandığı kadar inanmıştık. Bir müminin dinini içten, samimi, karşılık beklemeden içselleştirmiş olduğu kadar içselleştirmiştik Devrimimizi. Ve biz 78'liler için, ucunda ölümün de olabileceği bu mücadele sonunda, müminler gibi gideceğimiz bir obür dünyamız, cennetimiz falan da yoktu.
“Devrimciler Ölmez” sloganlarıyla mezarımıza uğurlayacak yoldaşlarımızdan başka!..
………………………………………………………
(1) Serpil Özaloğlu, Yakıgözlüğü 2 Ocak 2010, H. Çetinkaya ile tartışmadan.
(2) N. Çalışkan, ODTÜ Tarihçesi kitabında, T. Akçam’ın ODTÜ Yılları başlıklı ve Ağustos 2001 tarihli makalesi, Sf. 298.
(3) Ergun Aydınoğlu, Türkiye Solu (1960-1980), sf 344.
(4) Ayşegül Devecioğlu, Kuş Diline Öykünen, Metis Edebiyat sf.78
(5) Ayşegül Devecioğlu, a.g.e. Metis Edebiyat sf.78
(6) Ayşegül Devecioğlu, a.g.e. Metis Edebiyat sf.78
(7) Ayşegül Devecioğlu, a.g.e. Metis Edebiyat , Sf. 80
(8) Emin Karaca, Sf. 344 (Hakkı Öznur, Derin Sol-Çatışmalar Cinayetler İnfazlar, Alternatif Yay, 2. Cilt, Ankara, 2004 isimli kitaptan aktarma)