Büyük bir heyecanla gitmiştik Türkiye’ye. Önce Ankara'da diplomalarımızı tasdik edip, sonra dağıldık her birimiz bir kentine. Ertan Adana'ya gitmişti. Ancak altı'mız dönemedik gittiğimiz kentlerinden. Mustafa Ertan bu altı kişiden birisi oldu. Ortaokul sıralarında tanışmıştık onunla. Dürüst, içten ve sevgi doluydu. 78 Kuşağının iki sol örgütü arasında çıkan kavga esnasında patlayan bir silahtan çıkan mermi ile vuruldu.
Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik. . Ancak bu arada çok basit bir sanatı unuttuk. Kardeşçe yaşamayı…
M.I KING
TAHAMMÜLSÜZ BİR KUŞAKTIK
78 Kuşağı yıllarında Türkiye Devrimini yapma iddiasıyla yola çıkan ve kendilerini Marksist-Leninist, Sosyalist veya Komünist olarak tanımlayan yaklaşık YİRMİDOKUZ siyasi hareket, örgüt ve partinin, o yıllarda bölünmekle kalmayıp çatışmalarını kavgaya dönüştürüp birbirlerine karşı şiddete başvurmaları dönemin acı gerçeklerinden birisiydi.
78 Kuşağına bir şekilde dahil olmuş herhangi bir kişinin, dönemin sol grupları arasındaki kavgalarla ilgili bir anısının bulunmaması olası değildir.
78’in siyasi hareketleri elbette “bölünerek çoğalmak” gibi önceden planlanmış bir politikaya sahip değillerdi. Ama bölünmek ve çatışmak o yıllarda o kadar kanıksanmış bir olaydı ki, önceden planlanan eylem ve mitinglerde siyasi hareketlerin “birlik” veya “ortak eylem” kararları önemli ve ses getiren bir sürpriz girişim olarak karşılanıyordu.
İçerisinden geldiğim 78 Kuşağına bugünden geriye dönüp de bakınca, o döneme ilişkin görebildiğim en belirgin eksikliklerden birisinin örgüt içi demokrasi noksanlığı olduğunu söyleyebilirim. Bu nedenle 78'in siyasi hareketlerine duhul etmiş “bölünerek çoğalma” kültüründe, örgüt içi demokrasi noksanlığının önemli bir etkisi olabileceğini düşünüyorum. Bilindiği gibi illegalite koşullarında siyasi hareketler içerisinde demokratik seçim yapılmasının örgütsel yapıyı deşifre etme olasılığına karşılık, örgütlerin üst kadroları ile merkez yönetimlerinin seçimle görevlendirilmesi söz konusu değildi. Lider kadrolar bir kez örgüt içerisinde bir şekilde ve daha çok pratik içerisinde mücadelede öne çıkarak o mevkiye gelmişlerdi. Dolayısıyla bu durum gündelik eylem ve söylemlere öncülük eden 78 Kuşağı siyasi hareketi yöneticilerinin, zaman zaman da olsa benmerkezci ve sekter tutumlar takınmalarına yol açabiliyordu.
Elbette lider kadroların diğer siyasetlerin lider kadrolarıyla olan ilişkilerinde bu olay daha da belirgindi. Çünkü 78 Kuşağı siyasi hareketleri arasındaki ilişiklere taraftarlar değil, bölgesel veya merkez kadrolar karar veriyor ona göre hareket ediliyordu. Gerçi başka türlü olması da mümkün değildi. Ancak örgüt içi demokratik bir seçim kültürünün olmayışı da özellikle 78 Kuşağı sürecine damgasını vuran siyasi hareketlerin merkezi kadrolarını da tabandan biraz uzak kılıyordu.
Bunun yanı sıra, diğer siyasi hareketlerin söylemlerine olan tahammül yoksunluğu da önemli bir unsurdu. Tahammülsüzlük, siyasi hareketler arasındaki bir tartışmanın aniden şiddete dayalı bir kavgaya dönüşmesinin nedeni olabiliyordu.
Böylece yönetim kadrolarını taraftarlarının seçmediği, daha alt kadrolarının da üstteki seçilmemişler tarafından atandığı, yani demokratik yoldan oluşmayan bir örgüt yapısı ortaya çıkıyordu.
Gizlilik koşulları, siyasi ve yönetsel tartışmaların da bir bakıma yeterince geniş bir yelpazede yapılmasıyla ilgili sıkıntılara yol açıyordu. Bu sıkıntının elbette siyasi hareketler arasında demokratik bir tartışma ortamını olumsuz etkilemeyeceği düşünülemezdi. Üzerinde tabanın baskısını hissetmeyen, tabanı daima merkez’e yani tavana “itaat” halinde taraftarlar olarak duyumsayan liderler ve kadrolar, tahammülsüz anlarında, çoğu genç ve heyecanlı birçok kişinin bir çatışma atmosferine sürüklenmesine neden olacak nispeten “kolay kararlar” alabiliyorlardı.
Bu ise siyasi hareketin tümüne şamil bir “demokratik tartışma kültürü noksanlığı”na yol açıyordu.
Örgüt içi demokrasinin, ben merkezciliğin, sekterliğin, tahammülsüzlüğün ve demokratik tartışma kültürü noksanlığının yanı sıra “bilinçli provokasyonlar”ın da zaman zaman şiddete yol açtığı söylenebilir miydi?
Belki de…
Örneğin 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrencilerden birisi vurulduğunda Kurtuluş siyasi hareketi bunu Devrimci Yol içerisinde bir provokatör’ün yapmış olduğunu öne sürmüş ve dağıtmış olduğu bildiride bunu açıkça yazmıştı.
Ancak siyasi hareketler arasındaki tartışmaların ve çatışmaların şiddete dönüşmesinde, esas olarak biz 78’lilerin büyük sorumlulukları bulunduğunu yazmamın, “iğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batırmak” anlamında abartılı olmayacağı kanaatindeyim.
DEV-YOL-HK KAVGALARI
Biz hem Devrim’i çok sevmiştik ve hem de o Devrim’i gerçekleştireceğine inandığımız örgütümüzü. Böylece ikisini özdeşleştirmiş, hareketimizin Devrim’de önder rolü oynayacağına inanmıştık. Bunun için de galiba taraftarı olduğumuz örgütümüzü samimi olarak korumak ve kollamak arzusu ile daha çok ona biat eden bir disiplin içerisinde davranmanın doğru olacağını düşünüyorduk.
Belki bu konuda daha aydınlatıcı olması bakımından, kimi çatışmaların bizzat içerisinde yer aldığım, kimi kavgaları da içerisinde yer alan arkadaşlarımdan dinlemiş olduğum ODTÜ’deki Devrimci Yol ile Halkın Kurtuluşu arasındaki şiddet olaylarından bahsetmek istiyorum.
İlk şahit olduğum kavgalardan birisi sanırım 1977 yılının kış ayında gerçekleşmişti. Dev-Yol ile HK arasında çıkan bu kavgadan dolayı birçok Halkın Kurtuluşu taraftarı şehirde kalmış, ODTÜ yurtlarına gel(e)memişti.
1975-76 yılını Ege Üniversitesi’nde geçirdiğim için benim de ODTÜ’deki ilk yılım hatta ilk ayımdı. Ankara’daki Kıbrıslı öğrencilerin, İGD yanlısı gruba karşı yeni kurmuş olduğu (Dev-Yol, Halkın Kurtuluşu, Kurtuluş ve Troçkistler) siyasi birlik (adı Kıbrıslılar Devrimci Grup idi) ile ilgili bir toplantımız vardı.
Bu nedenle şehirde çıkan bu kavgadan diğer Kıbrıslılar gibi benim de haberim olmamıştı.
Gece olunca Dev-Yol’cu öğrencileri yurtlarda tüm köşe başlarını tutmuş, parkalarının altında demir çubuklar, şehirden otobüsle yurtlara gelecek HK’lıları bekler vaziyette bulmuştum. Geriye toplantı yaptığımız 6.yurda doğru koştuğumu hatırlıyorum.
Uzatmayayım. O gece beni altıncı yurttaki Kıbrıslıların odasının kapısında çeviren sayıları on-onbeş civarında sopalı Dev-Yol’cudan, dayak yemekten son anda araya giren Kıbrıslı Dev-Yol’cular kurtarmıştı.
Beni dövmeye gelenler arasında ise mezun oluncaya kadar İdari İlimler Fakültesi futbol takımında birlikte oynadığım takım arkadaşım da vardı.
Hatırladığım ikinci Dev-Yol-HK kavgası ise 27 Aralık 1978 günü gerçekleşmişti. ODTÜ kafeteryasında bildiri dağıtırken Dev-Yol taraftarlarının saldırısına uğramıştık. Dev-Yol, öğrencilerin oylarıyla seçilen ÖTK (Öğrenci Temsilcileri Konseyi) yönetiminde olduğunu ve kendisinden önceden izin alınması gerektiğini öne sürerek bildiri dağıtmamıza karşı çıkmıştı. Biz ise bildirinin içeriğinin önemli olduğunu ve devrimci, demokrat içeriğe sahip her bildirinin dağıtılabileceğini, her afişin asılabileceğini, bunun için izin almak zorunda olunmadığını belirtmiştik.
Biz kavganın çıkacağını bile bile, Dev Yol da buna hazırlıklı olarak bizi şiddet uygulayarak cezalandırmak üzere kafeterya önüne toplanmıştık.
Sonuçta sopa ve demir çubuklarla saldıran Dev-Yol ile aslında böyle bir saldırıya onlar kadar olmasa da hazırlıklı olan HK’lılar arasında, binlerce öğrencinin gözü önünde kafeterya girişinde şiddetli bir kavga patlak vermişti.
Kafeteryanın hem birinci, hem de ikinci katında çıkan bu kavgada, sanırım o gün camlar kırılmış, sopaların, demir çubukların yanı sıra kafeteryanın tabakları ve bardakları da havada uçuşmuştu. On beş yirmi dakika içerisinde ortalık yere savrulmuş kitap, defter, bildiri, cam kırıkları ve yer yer kan lekelerinin bulunduğu bir savaş alanına dönüşmüştü.
O kavgadan bugün hala bir çizgi olarak taşıdığım kafama atılan dikiş izleri kaldığını unutmadan yazmış olayım. Nasıl unutabilirim ki o anı. Demir çubuk kafama inip de havaya kalktığında, bir an için kanımın da demir çubukla birlikte yukarıya doğru fışkırdığını görmüştüm.
O gün aralarında Devrimci Yol’dan öğrencilerin de bulunduğu çoğu HK’lı 10-15 kişi önce okulun revirine, oradan da kafamıza dikiş atılmak üzere Hacettepe hastanesine kaldırılmıştık. İnşaat bölümünden Seyfi isimli arkadaşımızın durumu ise çok ağırdı. Çünkü başına aldığı demir çubuk darbesiyle kafatası kemiği çatlamış, beyin kanaması geçirmişti. Seyfi o gün hemen ameliyata alındı. Aylarca hastanede yatmak zorunda kaldığı için de bir dönem okuldan izin almak zorunda kaldı. Yıllar sonra haberini aldığımda, bu olaydan dolayı kafasında oluşan hasarın onda epilepsi nöbetlerine yol açtığını öğrendim.
ODTÜ’deki Devrimci Yol ile Halkın Kurtuluşu arasında kavgalar 12 Eylül öncesine kadar sürdü. Mamak Cezaevinde tutuklu bulunduğum için olaya dahil olmuş arkadaşlarımdan işittiğim en son kavga ise 14 Mart 1980 tarihinde gerçekleşmişti. O gün hazırlık okuluna yapmış olduğu pullamaları korumak isteyen HK taraftarları ile ÖTK Kararlarını (ÖTK bir süreliğine bölümlerin içerisine afiş, pul, bildiri vb. asılmaması kararı almıştı) çiğnediği gerekçesiyle Dev-Yol’cuların bunları sökmek istemesi sonunda bir kez daha kavga çıkmıştı.
Yıllar sonra bu olayı kendisinden dinlediğim ve “Dev-Yol'cular yapıştırdığımız pullamaları söküyor Hazırlık Bölümünde toplanalım” çağrısına uyup gelen ve orada çıkan kavgada Jandarma tarafından alıp götürülen Süheyla'dan, sırf bu yüzden hapis yatıp imtihanları kaçırarak dolayısıyla bir yıl geç mezun olduğunu dinledim.
Sanırım bu olayın devamında, Dev-Yol'cuların kuşatması altında ODTÜ yurtlarındaki bir odada mahsur kalan HK taraftarları ile ilgili bir başka şiddet olayı daha yaşanmıştı.
Odada mahsur kalan HK’lı arkadaşlarını kurtarmak için şehirden gelen bir grup HK’lı ile oradaki Dev-Yol'cular arasında çıkan çatışmada bir kişi silahla yaralanırken bir Dev-Yol’cu da pencereden atlayıp ayağını kırmıştı.
SOL ARASINDA KAVGALAR KANIKSANMIŞ BİR OLAYDI
Bu arada Dev Yol-İGD, Dev-Yol-Kurtuluş, HK-İGD, PDA-İGD taraftarları arasındaki birçok kavgaya da şahit olduğumu hatırlıyorum.
Bugün İngiltere’de öğretim görevlisi olan, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri konusunda bildiğim kadarıyla üç kitap yazmış Mehmet Uğur’un, aradan 30 yıl geçmiş olmasına rağmen ikinci yurt önünde Dev-Yol’dan kalabalık bir grubun ortasında çok feci şekilde darp edilmesi sahnesinin ürkünçlüğü hala gözümün önünde.
Anılarımı yazdığım bölümde aktardığım 78 Kuşağı Kıbrıslılardan iki öğrenci Mustafa Ertan ile Ercan Turgut ise, ne yazık ki birisi Dev Yol ile Kurtuluş diğeri de PDA ile İGD arasında çıkan çatışmalarda hayatlarını kaybettiler.
Öte yandan “Londracılarla ile Moskovacılar” diye de anılan İGD içerisindeki bölünme ODTÜ’ye de yansımıştı. Daha birkaç hafta öncesine kadar “yoldaş” olan iki grubun gençleri, İdari İlimler ile Mimari bölümleri arasındaki alanda birbirlerine karşı tekme-tokat-yumruk, demir çubuk, tahta sopa ve taşlarla girişmişlerdi. Rastgele oradan geçiyordum ve arada kalmaktan son anda kurtulmuştum. O gün birçok İGD'li öğrenci birbirlerinin kafalarını yarmış, el, kol ve yüzleri kan içerisinde kalmıştı.
……………………………………………..
Devrim’e zerre kadar katkısı olmadığı gibi, 78 Kuşağını mevcut rejim karşısında zayıflatıp zarar verdiği dönemin siyasi hareketleri tarafından da dile getirilen ve fakat bir türlü vazgeçilmeyen bu tür şiddet eylemlerine girişilmiş olunmasaydı, belki de 12 Eylül generallerinin bu kadar kolay darbe yapıp, koskoca bir kuşağı parçalaması belki de engellenmiş olurdu.
Neden 78 siyasi hareketleri amip gibi çoğalarak bölündükleri yetmiyormuş gibi bir de birbirlerine karşı şiddet uygulamaktan kendilerini kurtaramamışlardı?
AZ DEMOKRATİK ÇOK OTOKRATİK
Öte yandan 78 Kuşağı yıllarında örgüt yönetimlerine karşı, bireysel olduğu kadar toplu eleştiriler de soğuk ve şüpheyle karşılandı. Buna neden olarak da çoğu zaman ya örgütün çelik disiplininin zarar göreceği, ya da eleştiri sahiplerinin “karşı devrimci”liği gerekçe gösterildi.
“Demokratik seçimlerin “şartları yoktur” gerekçesiyle örgüt içinde merkeziyetçi yanın işletilip, demokratik seçimler dahil birçok konunun Devrim sonrasına ertelendiği otokratik bir yönetim içselleştirildi. Nitekim bölünmeler yaşanırken ya merkezden gelen siyasi kararları aynen uygulayarak veyahut da muhalefetin yanında yer alarak, bireysel eleştiri hakkımızı kullanmaya teşebbüs dahi etmeden, yıllardır birlikte mücadele etmiş olduğumuz arkadaşlarımızın, yoldaşlarımızın bir kısmını silebilecek kadar sekterleşip körleşebildik.
Yazdığım gibi örgüt içinde kanıksadığımız ortam, merkez yönetim ve çevresindeki kadrolar arasındaki bölünmelerde kendi örgütümüze karşı bireysel itirazlarda bulunmaya olanak vermediği için, olası bireysel çıkışlar ya ciddiye alınmıyor ya da bireyin “mücadeleden vazgeçme gerekçesi” diye söz konusu kişinin dışlanıp aşağılanmasına yol açıyordu. Dolayısıyla bu durumda kimse bireysel itirazda bulunmaya pek hevesli değildi ve zaten bu gibi durumlar pek de yaşanmadı.
Örneğin bu konuda 78’li arkadaşlarımızdan Serpil’in Yakıngözlüğü sitesindeki 2 Ocak 2010 tarihli bir yazısında, “Birey olmak toplumsal örgütlenmenin önünde engel değildir. Birey olmadan oluşan topluluklar cemaatlerden başka bir şey yaratamıyorlar. Bunlara en güzel örnek, geçmişin sol fraksiyonlarıydı herhalde” (1) şeklinde yazacaktı. O yıllarda “demokratik olmayı” bireysel düzeyde içselleştiremeyişimiz, “topluluk psikolojisi” ile hareket etmemizi kolaylaştırıyor, böylece de ne kendimizin, ne de karşımızdakinin sekterliklerini, yanlışlarını, savrulmalarını anlamamıza engel oluyordu belki de.
Onca zamandır birlikte olduğumuz çok şeyi paylaştığımız arkadaşlarımıza karşı ve tabii "onlar" da bize karşı, siyasi ayrışmalarda durduğumuz tarafa bağlı olarak sekter davranma hakkını birbirimizde görüyor, ancak bireysel olarak bunu sorgulama hakkımızı da “gönüllü” olarak kullan(a)mıyor ya da bu tür çıkışlardan kaçınıyorduk.
Böylece siyasi hareketlerin kendi içlerinde demokratik mekanizmayı işlet(e)meyişlerinin bir sonucu olarak, merkez, hareketin taraftarları üzerinde mutlak bir hakimiyet kazanılmış oluyor ve bu örgüt içi olduğu kadar, örgütün çalışma tarzında da “anti-demokratik” veya “totaliter” yapısını güçlendiren "otokratik" bir yönetime yol açmış oluyordu.
Sonuçta 78'in siyasal atmosferine egemen “küçük komün sıcaklığının mutluluk ve güven
duygusu”, gizliliğin örgütlenmede temel unsur olması, buna bağlı illegal çalışma koşullarının benimsenmesi, siyasi hareketlerde “demokratik merkeziyetçiliğin” demokratik yanının budanıp, merkeziyetçiliğin öne çıkmasına, bu döngünün de taraftarlar arasında doğal ve sessiz bir kabulüne mi yol açıyordu?
Sanırım bizde öyle bir anlayış vardı ki, Devrim için gerekirse totaliter olmaya da katlanmak zorundaydık. Önemli olan totaliterliğin de, diktatörlüğün de (Proletarya Diktatörlüğü diyorduk) Devrime hizmet edecek veya Sosyalizmi erkene alacak olmasıydı.
78 SİYASİ HAREKETLERİ DEMOKRATİK KÜLTÜRDEN YOKSUN MUYDU?
Ama biz hiç, Devrim sonrasında, Sosyalizmde kurmayı tahayyül ettiğimiz ilişkileri, yaşam tarzlarını, bugünden yaşamayı bir türlü akıl edemiyorduk.
Belki siyasi hareketler kendi içlerinde merkeziyetçilik kadar, demokratik mekanizmayı işletebilecek çareleri de üretebilmiş olsaydılar, belki biz taraftarlar da bu konuda merkezi yönetimi, demokratik mekanizmalar ve kanallar üretmesi için zorlamış olsaydık, merkeze karşı daha özgür düşünceli davranabilseydik eğer…
Ancak 78 Kuşağının siyasi aklında Devrim’i bir tek siyasi hareketin yapacağı yer etmişti. Aslında her siyasi örgüt yönetiminde Devrim'e önderliğin kendilerince yapılacağı yönünde bir inanç vardı. Bunun için de o yıllarda Devrim’e talip yirmi beş siyasi hareketin yönetiminin; “dediğim dedik çaldığım düdük” bir taraftar kitlesi yaratması beklenmeyen bir gelişme değildi. İllegalite şartlarında örgüt içi demokratik yan “izin’de”, merkeziyetçilik ise “tam mesai’de” olduğundan, alttan yukarıya itaat biçiminde gelişen bir bağlılık ve bu yönde bir “dayanışma” dönemin siyasi hareketleri içerisinde öne çıkmıştı.
Bu arada siyasi hareketlerin yaşı oldukça genç tabanlarının “güç” olayına önem vermesi dolayısıyla, siyasi tartışmalar bir anda kavgalara yol açabiliyordu.
Bir de kalabalık olanın, ya da yönetimde sayıca daha üstün olanın mutlak olarak diğerlerine üstünlüğünü kabul ettirmesi, yönetimi paylaşmaya yanaşmaması, dahası kendi yönetim hakimiyetini karşısındakine ikna yoluyla değil de hort-zort ile dayatmaya çalışması, özetle demokratik kültür yoksunluğu da 78 Kuşağının önemli hastalıklarındandı ve kavgaları, şiddeti tetikleyen bir yanı vardı.
Dev-Yol kadrosunun önde gelen isimlerinden Taner Akçam’ın yıllar sonra ODTÜ anıları ile ilgili olarak yazdıkları şöyle:
“Yaptıklarımızı toz pembe göstermek istemiyorum. Örneğin bu süreç içinde THKO yeniden örgütlendi. Halkın Kurtuluşu oldu. Bu arkadaşlar, ‘yönetimde azınlığın da temsil edilmesini” savundular. Sonuçta biz de onlar da, aslında bu konularda ‘Leninist’ idik. ‘Demokratik Merkeziyetçi’ idik. Bu hareketin kendi karakteri ile bizlere egemen olan ideolojik tutum arasındaki bir çelişkiydi. Bu talebi o zaman kabul etseydik, belki hem bize hem de Halkın Kurtuluşuna egemen olan ‘demokratik kültür’ yokluğu nedeniyle iş bir yerde çatlardı ama inanıyorum, çok daha demokratik bir miras bırakılabilirdi.
Dikkat çekmek istediğim nokta, o dönemde, öğrenci gençliğin demokratik örgütlenmesi ile, Leninist örgüt anlayışımız arasındaki büyük uçurumun var olduğu idi. Bunu bir çelişki olarak yaşadık. Farklı görüşlere tahammül, tolerans, onlarla bir arada olmak sözlüğümüzde yoktu. Örneğin Halkın Kurtuluşu taraftarlarını ‘yaptıkları çirkeflikler’ nedeniyle, ‘merkezi olarak dövme’ kararı aldık. Belki gücümüz nedeniyle bu despot tutumumuz öğrenci gençliğin demokratik örgütlenmesine bir zarar vermedi. Diğer örgütler biraz daha güçlü olsalardı, belki diğer üniversitelerde yaşanan ‘örgüt içi çatışmalar’, ‘karşılıklı ev basmalar’, bizde de yaşanırdı. Allahtan bunların hiçbirisi olmadı.” (2)
Sanırım Taner Akçam’ın son cümlelerini öyle yazmasına neden, ODTÜ’de yokluğu döneminde çıkan Dev-Yol ile HK arasındaki kavgaları ya atlamış olması ya da bu çatışmalardan haberi olmayışıydı…
………………………………………..
Öte yandan örgüt içi yönetimini demokratik seçimle oluşturma geleneği olmayan 78 Kuşağı siyasi hareketlerinin merkezdeki kadrolarından, örgüt içerisindeki olası farklı siyasi düşüncelere pek tahammül göstermemeleri elbette anlaşılır bir şeydi.
Leninist modelde örgütlenmiş 78 siyasi hareketlerinde gizliliğin esas olduğu ortada iken, ne taraftarların ne de siyasi kadroların örgüt yönetiminin demokratikliğini sorgulamaya veya tartışmaya pek de istekli olamayacakları bir vakıaydı.
Dahası bir siyasi hareketin demokratikliğiyle ilgili tartışmalarda ısrarcı olmak, ısrar eden kişiye şüpheyle bakılmasına ve hareketten dışlanmasına dahi neden olabilirdi. Çünkü ille de örgütün demokratikliğini sorgulamakta ısrarcı olacak kişi veya grupların, örgütün üst kadrolara tarafından, “polis”, “ajan” veya “hizipçi” olarak şüpheyle bakılması o yılların kanıksanmış bir psikolojisi adeta bir davranış kalıbıydı.
Belki de kapitalist toplumdan Sosyalist topluma geçişin kaçınılmazlığına olan inanç, bu geçişteki Devrim’e önderlik edeceğini tahayyül ettiğimiz örgütümüzün kararlarına aynen uymamıza, siyasal atmosferin dayattığı merkeziyetçiliğe uyum göstermeye yöneltiyordu bizleri.
Bir de unutulmaması gereken nokta vardır ki; 78’in fedakarlığının, dinamikliğinin ve cesaretinin önemli bir kısmı rejime, devletin üzerine saldığı sivil, resmi, silahlı, silahsız güçlere karşı mücadele etmekle geçiyordu.
"BURJUVAZİ BİZİ SAVAŞA DAVET ETTİ. DAVETİ KABULÜMÜZDÜR"
Buna karşılık Devrimciler kimi zaman pusuya düşürülerek, kimi zaman işkence veya hapsedilerek, değiştirmek istedikleri rejimin resmi ve sivil örgütleri tarafından sürekli baskı altındaydılar.
Ancak bütün bunların yanında, yine de Türkiye’nin birçok yerinde sol arasında bitmek bilmeyen bölünmeler, kavgalar hiç eksik olmadı. Bu kavgalarda zaman zaman birbirine karşı şiddet uygulamaktan çekinmeyen sol, siyasi hareketlerin bu sekterce düşmanlıkları sonucunda birçok genç evladını kaybetti.
Faşistlerin ve polis’in planlanmış saldırılarını göğüslemek, derin devletin askeri darbenin alt yapısını hazırlamak için giriştiği provokasyonlardan kaçınmak gerektiği bu dönemde 78 siyasi hareketlerinin böyle zaman zaman işi birbirlerine karşı silah kullanmaya kadar vardırmaları, elbette kötü bir durumdu ve dönemin solunun en kötü hastalığıydı.
Bunun ötesinde derin devlet ve ülkü ocaklarının birçok Devrimci gencin yanı sıra, toplumda ismi öne çıkmış aydın, anti-faşist demokrat kişilere karşı giriştiği cinayetler, polisin okullarda ve gösterilerde sık sık şiddet başvurması, 78 Kuşağı solun bir şekilde kendini emniyete alacak kadar silahlanmasının da önünü açmıştı. Tabii bunun yanı sıra 68 Kuşağı yıllarında vurularak ve idam edilerek öldürülen Devrimcilerle hapistekilerin varlığı ortada iken, soldan silahsız bir siyasi oluşumun çıkması, safça bir davranış olurdu.
Provokasyonların, Maraş ve Çorum gibi illerde siyasi ve mezhepsel farklılıkları körükleyerek toplu katliamlara yol açacak kadar alçakça ve silah ve de mühimmat bakımından sol’dan kat kat üstün bulunan mevcut rejimin sivil ve resmi güçlerine karşı 78’in siyasi hareketlerinin silahlanmayı bir çare olarak görmesi elbette kaçınılmazdı.
Sonuçta da öyle oldu.
“Bu koşullarda doğal olarak silah, artık sadece silahlı mücadeleyi gerekli gören sol gruplar için değil, öz savunma gerekliliğini hisseden solun tüm unsurları için, siyasal mücadelenin reddedilemeyecek bir aracı haline gelir. Ateşli silahların sol militanların yaşamına girmesi, doğal olarak sol içi çatışmaların içeriğini etkileyecektir. Bir zamanlar miting ya da toplantılarda gerçekleşen kavga veya itişmelerden ibaret sol içi çatışmalar, artık silahların da kullanıldığı çatışmalara dönüşür.” (3)
Şairini, şiirindeki; “Burjuvazi bizi savaşa davet etti, daveti kabulümüzdür” dizesinden sadece kanlı bir meydan savaşı sahnesini mi aklımıza getiriyorduk?
Galiba öyle…
Halbuki biz, kendilerini Ülkücü diye adlandıran; “Kana kan intikam!..” diye slogan atanlardan ülkeyi kurtarmak, Devrimle birlikte insanların birbirlerini öldürmeyecekleri bir Türkiye'yi inşa etmek için yola çıkmamış mıydık?
Biz en çok da insan hayatına değer veren düşünceleri, barışı, mutluluğu, refahı, hümanizmi savunmuyor muyduk?
O halde biz de bu kavgayı ve şiddeti kabul etmekle bir bakıma Ülkücüler ve devlet eliyle şiddeti Devrimcilere bulaştırmak gibi olası bir siyasi projeye dahil mi edilmek isteniyorduk da fark edemiyorduk?
12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra bunları yazmak elbette kolay…
Peki askeri darbeden önce bu gidişi, her şiddet eyleminin bizi kendi hümanist duruşumuzdan uzaklaştırdığını ve askeri bir darbeye doğru yaklaştırmakta olduğunu hiç mi fark edememiş miydik?
Sanırım tüm siyasi hareketler Türkiye’nin bir askeri darbeye doğru yol aldığını fark etmişlerdi. Ancak ya 12 Eylül gibisini, yani insanı aşağılayan her türlü söylemin, insanlık onurunu yerin dibine geçiren her türlü zalimliğin ve işkencenin, böylesine bir askeri darbenin geleceğini tahmin edememişlerdi. Ya da belki de kendi güçlerini fazla önemsemişlerdi 78'liler. Bir de 12 Eylül generallerinin bu kadar acımasız ve orantısız güç kullanabileceğini akıl edememişlerdi.
Ama bunlardan da öte bir gerçek vardı ki o da 78 Kuşağının 12 Eylül 1980 tarihine yaklaştıkça şiddeti daha çok önemser oluşuydu.
78 KUŞAĞI SOL ŞİDDETİ İÇSELLEŞTİRMİŞTİ
Neydi 78’lileri bu kadar çok şiddete ve öldürmeye yakın kılan.
“Bir kere öldürdükten sonra, gerisi kolay... Bir kere öldürdün mü alışırsın” (4) diye yazmıştı kendisinin de yaşadığı o yılları romanında 78 Kuşağı sırasında ODTÜ öğrencisi olan Ayşegül Devecioğlu.
Ancak 78’lilerin şiddet ve öldürmeyle ilgili takıntılarını eleştirirken de şöyle yazmıştı yazar:
“İnsan canına kıymanın ne kadar haklı olursak olalım iyi şey olmadığını bilmesi lazım. Bizim işimizin insanla olduğunu, insan canına kıymanın ne kadar haklı olursak olalım iyi şey olmadığını bilmesi lazım. Ölüme inanan faşistlerdir, Devrimciler yaşama inanır. Devrimci harekete bir bak kimse öldürmeye gelmedi; tam aksine hepimiz ölümü göze alarak geldik!” (5)
Birkaç kere öldürdükten sonra “hesabı sorulacak”, “kanı yerde kalmayacak” düsturlarıyla "devrimci şiddet"i dillendirip içselleştiren ve öldürmeyi kanıksayan siyasi hareketlerin militanları, ne yazık ki amaçları olan “savaşsız ve sömürüsüz bir Dünya’nın insan merkezli toplum tahayyüllüne olan inançlarından uzaklaşacak, şartları, değiştirmek istedikleri rejim tarafından konmuş olan, siyasal cinayetlerin katlanarak arttığı bir terör anaforuna savrulacaklar, ne yazık Türkiye'nin aklıında ne savundukları, ne amaçladıkları bu son halleriyle hatırlanacaklardı.
“...Silah tamam ama bütün devrimler, aslında inançla kazanılmıştır... İnsana duyulan inanç, insanların başka türlü de yaşayabileceklerine duyulan inanç... Bu inancın kaybıdır, yenilgilerin sebebi... Gerçek yenilgilerin yani... Kesin yenilgilerin...” (6)
Silah ve şiddete olan inanç, Devrime olan inancın önüne geçince mi yenilgimiz kaçınılmaz olmuştu???
Ayşegül devam ediyor romanında 78 Kuşağının girdiği şiddet anaforunu anlatmaya.
“Faşistlerin cinayetlerinden sonra halk, Devrimcilerin karşılık vermesini bekliyorlardı. Güçlü olduklarını göstermezlerse, kitleleri nasıl arkalarından sürükleyebilirlerdi. Halka nasıl önderlik edebilirlerdi. Kim korkakların peşinden giderdi ki? Gücü olmayana herkes sırt çevirmez miydi? Siyasi mücadelenin başka yolu yoktu.” (7)
Çaresiz kalınca dönemin koşullarının dayatması mıydı şiddet 78'liler için?
Yoksa kültürüne "at, avrat ve silah" kazınmış şiddete meyyal bir toplumun gençliğine yaşamın bir dayatması mıydı?
Eğer mevcut koşulların zorunlu bir sonucuyusaydı şiddet; o şartları koyan ya da yaratan biz 78’liler değildik ki. Bugün “keşke rejimi reddettiğimiz gibi o koşulların peşinden savrulmayı da reddedebilseydik” diye düşünüyorum. Bu 78’lilerin ruhunda da mayasında da vardı. Ve bize de çok yakışırdı. Ama başaramadık.
……………………………………………
ULUSLARARASI KOMÜNİST HAREKETİN BÖLÜNMÜŞLÜĞÜ 78'İN SİYASİ HAREKETLERİNİ OLUMSUZ ETKİLEDİ
SBKP, ÇKP, AEP, Küba, Vietnam ve Kuzey Kore Komünist Partileri ile Latin Amerika’daki gerilla örgütlerinden o ülkelerle ilgili biraz kitabi, biraz da devrimle ilgili farklı tahayyüllerini zorlayarak etkilenen etkilenen, hepsi de tek doğru Marksist-Leninist siyasi görüşü temsil ettiğine inanan Türkiye’nin bu 25 siyasi hareketinin, bir çoğu 25 yaşını geçmemiş gençleri, hem kendi içlerindeki bölünmelerde, hem de birbirlerine karşı, şiddete başvuruyorlardı. Bu bölünme ve çatışma kültürünün 78 Kuşağı siyasi hareketlerinin içerisine yerleşmesinde işte biraz da dünya komünist hareketin bölünmüşlüğü ve biz 78'lilerin bunların peşinden savrulmuşluğumuz vardı.
Öte yandan SB’ni “Sosyalizmin Anavatanı” olarak görenlerle SB’ni Sosyal Emperyalist, SBKP’nin taraftarlarını da Sosyal Faşist olarak niteleyenlerin birbirlerine karşı şiddete başvurması nerdeyse kanıksanır olmuştu.
Çünkü o yıllarda benim de taraftarı olduğum Halkın Kurtuluşu hareketi, Dünyadaki SBKP-AEP çatışmasından etkilenerek, Türkiye’de SBKP çizgisinde yer alan ve bu ülkeyle sıkı bir işbirliği bulunan TKP ile gençlik örgütü İGD’ni “Sosyal Faşist” olarak nitelendiriyordu. Ayrıca HK, SBKP’yi “Uluslararası Komünist Hareket”in lideri olarak gören ve bu ülke ile işbirliğini benimseyen TİP, TSİP vb. diğer siyasi örgütlere karşı mücadelenin anti-faşist mücadeleden ayrılamayacağını dillendiriyordu. Halkın Kurtuluşu’nun yanı sıra Halkın Yolu, Halkın Birliği ve Aydınlık grubu da SBKP yanlılarını “sosyal faşist” olarak kabul ediyorlardı.
Dahası Perinçek liderliğindeki Aydınlık grubu, dönemin ÇKP-SBKP kutuplaşmasında olduğu gibi Sovyetler Birliği’ni, ÇKP’nin ünlü “üç dünya teorisi”ne bakarak dünyanın yükselen süper gücü olarak tahlil ediyor ve ABD’den de daha tehlikeli olduğunu öne sürerek, olayı, sosyal faşistlere karşı ülkücülerle ittifak yapılabileceği noktasına kadar taşıyordu.
Buna karşılık SBKP yanlısı gruplar başta TKP-İGD olmak üzere TİP ve TSİP özellikle 1 Mayıs 1977 tarihinde Taksim’de Kontrgerilla tarafından düzenlenen saldırı sonrasında, ÇKP ve AEP çizgisini savunan siyasi hareketleri, mitingin kana bulanmasına neden olan siyasi hareketler olarak işaret edip, “Maocu faşistler” diye suçlamışlardı.
Bir araştırmaya göre (8) 1975-80 yılları arasında sol örgütler arasında yaşanan çatışmalarda 62 sol görüşlü kişi öldürülmüştür. Buna göre öldürülenlerin yarıdan fazlası, 18’i İGD, 16’sı Halkın Kurtuluşu olmak üzere, bu iki siyasi hareket arasında yaşanan çatışmalarda yaşamlarını yitirmişlerdi.
Diğer 28 kişi ise Devrimci Yol ile Kurtuluş, Aydınlık ile Halkın Kurtuluşu, Aydınlık ile İGD ve diğer sol örgütler arasındaki çatışmalarda öldürüldüler.
………………………………………………
78 Kuşağı siyasi hareketlerinin, 12 Eylül 1980 askeri darbesine doğru yaklaştıkça, aralarındaki siyasi tartışmaları olduğu kadar kavgaları da sertleştirdikleri bir gerçek. Değil ortak bir çatı altında birleşmeleri, birlikte bir gösteri veya miting gerçekleştirmek, ortak bir panel veya forum yapmak gibi basit ittifaklarda dahi zorlanıyorlardı. “Kahrolsun Faşizm” ve “Kahrolsun Emperyalizm” gibi basit birkaç ortak slogan dışında, her toplantı, yürüyüş, miting, forum vb. gösterilerde sidik yarıştırırcasına bir slogan yarışıdır gidiyordu. Örgütlerin taraftarları, mümkün olduğunca diğer siyasi hareketin sloganını daha yüksek sesle bağırarak engellemeye çabalıyor, sonuçta karşı taraf da aynı şekilde davranınca, sloganı en çok duyulan örgütün sanki Devrim’i de alıp götürecekmiş gibi tuhaf bir durum ortaya çıkıyordu.
78 Kuşağından o günleri yaşamış pek çok kişinin bugün de aşağı yukarı bu traji-komik olayları hatırlayabildiklerini sanıyorum.
“Bölünmek ve çatışmak” yazımın başında da belirtmiş olduğum gibi, 78 Kuşağının adeta siyasi kaderi olup çıkmıştı.
İşin en kötü yanı, bölünmeyi ve kavga etmeyi, şiddeti ve kan dökmeyi kanıksamaya başlamış olmamızdı. Üstelik de bunları tüm insanlığın kurtuluşu adına atmayı düşlediğimiz, sevdiğimiz ve inandığımız Devrim için, Devrim adına yaptığımızı öne sürmemizdi.
Biz Devrimimize bir müminin ahret gününe inandığı kadar inanmıştık. Bir müminin dinini içten, samimi, karşılık beklemeden içselleştirmiş olduğu kadar içselleştirmiştik Devrimimizi. Ve biz 78'liler için, ucunda ölümün de olabileceği bu mücadele sonunda, müminler gibi gideceğimiz bir obür dünyamız, cennetimiz falan da yoktu.
“Devrimciler Ölmez” sloganlarıyla mezarımıza uğurlayacak yoldaşlarımızdan başka!..
………………………………………………………
(1) Serpil Özaloğlu, Yakıgözlüğü 2 Ocak 2010, H. Çetinkaya ile tartışmadan.
(2) N. Çalışkan, ODTÜ Tarihçesi kitabında, T. Akçam’ın ODTÜ Yılları başlıklı ve Ağustos 2001 tarihli makalesi, Sf. 298.
(3) Ergun Aydınoğlu, Türkiye Solu (1960-1980), sf 344.
(4) Ayşegül Devecioğlu, Kuş Diline Öykünen, Metis Edebiyat sf.78
(5) Ayşegül Devecioğlu, a.g.e. Metis Edebiyat sf.78
(6) Ayşegül Devecioğlu, a.g.e. Metis Edebiyat sf.78
(7) Ayşegül Devecioğlu, a.g.e. Metis Edebiyat , Sf. 80
(8) Emin Karaca, Sf. 344 (Hakkı Öznur, Derin Sol-Çatışmalar Cinayetler İnfazlar, Alternatif Yay, 2. Cilt, Ankara, 2004 isimli kitaptan aktarma)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder