6 Aralık 2009 Pazar

Ecevit ve 78 Kuşağı












Yıl 1975. Lefkoşa Türk Lisesi bahçesinde bir teneffüs sırasında 3 Fen C sınıfı öğrencileri olarak liseli hallerimiz





Umut insanı uyandıran bir rüyadır.
ARİSTO

70’Lİ YILLARDA ECEVİT FAKTÖRÜ KIBRIS TÜRK SOLUNA CESARET VERDİ
20 Temmuz 1974 tarihini takip eden aylarda ve yıllarda, Türkiye’nin Kıbrıs’a yaptığı askeri çıkarmanın hemen ertesinde, Ecevit’in fotoğrafları Kıbrıslıtürklerin evlerinin ve işyerlerinin başköşesine yerleşirken; söylemi de yedi’den yetmiş’e tüm Kıbrıslıların dilinde dolaşmaktaydı. “Ne Ezilen, Ne Ezen, İnsanca Hakça Bir Düzen”. Ecevit Kıbrıs Harekatından çok önceleri “Demokratik Sol” olarak bir şekilde solculuğunu ilan etmişti. Böylece çok sayıda sağcı-muhafazakar Kıbrıslıtürk de, Türkiye'nin adaya müdahale kararını veren hükümetinin Başbakanının solculuğuna güvenerek, solculuğun kötü bir şey olmayabileceğine, hatta solcu olmanın “Milliyetçi” ya da “Türk” olmakla da ters düşmeyebileceğine ikna olmuşlardı. Böylece Kıbrıslıtürkler arasında “Turancı ve Türk milliyetçisi” siyasetin temsilcisi Denktaş ile Türkiye'nin Özel Harp Dairesinin gettolara sıkışmış Kıbrıslıtürkler üzerindeki baskısı bir nebze geriler.Öte yandan Denktaş’ın “ben kurdum ama sonradan sadece istihbaratçısıydım” dediği, buna karşılık Özel Harp Dairesi tarafından kurulup sevk ve idare edildiği öne sürülen ve Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Soluna karşı işlenen siyasi cinayetlerde aktif rol oynadığı öne sürülen Kıbrıs’taki “Teşkilat”ın (TMT-Türk Mukavemet Teşkilatı), Kıbrıslıtürk solu üzerinde zaman-zaman şiddete dayanan baskısı da sarsılmıştı.
İlginçtir, en çok da Denktaş ve TMT’cilerin arzusu olan adanın “Taksim”i, 20 Temmuz 1974’le birlikte de-facto olarak gerçekleşmiş olmasına rağmen, Kıbrıslıtürk solu da Ecevit faktörüyle ortaya çıkan yeni durumdan dolayı bir miktar nefeslenerek kendine hareket alanı yaratabilmişti. Halbuki adada Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu'nun siyasi cinayetlerle susturulduğu 1958 Mayıs'ından 1974 sonuna kadar, çoğunluğu adanın gettolarında yaşayan ikinci kuşak (68'liler) ile üçüncü kuşaktan (78'liler) Kıbrıslıtürk solcular BEY (Bayraktarlık, TC Elçiliği ve Denktaş Yönetimi) idaresi altında daima hissedilir bir takip ve baskı altındaydılar.
20 Temmuz 1974 tarihinden önce kurulan ve ağırlıklı olarak kuruluşunda solcuların yer aldığı CTP (Cumhuriyetçi Türk Partisi) ile, 1974 sonrasında TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi) adıyla siyasal yelpazenin yine solunda yer aldığını ilan etmiş partilerin üyeleri, 1974 öncesinde Denktaş rejimine karşı muhalefet ederken, zaman-zaman hapse atılmış, takip ve tehdit edilmiş, daha çok aydın diyebileceğimiz sendikacılar, hukukçular ve öğretmenlerden oluşuyordu.
Ecevit faktörü Kıbrıs’ta rejime karşı olan bu siyasi muhalif kesimin sesini yükseltmesine ve bu iki partinin adanın kuzeyinde oluşturulan yeni siyasal rejimde kökleşmelerini hızlandırdı. Bir süre sonra seçim hazırlıkları başlayacak, böylece 1974 öncesinde adada gettolara sıkışmış olarak yaşayan Kıbrıslıtürklerin üzerindeki Denktaş ve Türkiye Özel Harp Dairesi subaylarının ve buna bağlı BEY yönetiminin “dediğim dedik çaldığım düdük” şeklinde askeri-bürokratik baskısı ortadan kalmamakla birlikte, gerilere çekilmek zorunda kalacaktı.
Ecevit rüzgarı ile birlikte adada sol propaganda yapılabileceğini yeniden içselleştirilince Kıbrıs Türk Solu, Denktaş ile Türkiye Özel Harp Dairesi’nin yönetimindeki TMT’ne, bundan böyle siyasi alanda solculara tahammül etmek zorunda olmaları, örgütlü bir solla birlikte yaşamaları gerektiğinin mesajı da, askeri müdahalenin hemen sonrasında adanın kuzeyinde oluşturulacak yeni yönetim için yapılan ilk Kurucu Meclis oluşumunda bir kez daha hatırlatılacaktı. Nitekim 1974 sonrası Kurucu Meclis’e katılan sendika ve demokratik kitle örgütü temsilcilerinin bir kısmı Türkiye 68 Kuşağının mücadelesinde yer almış sol görüşlü kişiler arasından seçilmişti ve bunlar ilk yapılan Anayasa çalışmalarında sol sesi ve soluğu olmayı başarmışlardı.
Daha sonra yapılan Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinde Denktaş ve partisi UBP (Ulusal Birlik Partisi) en çok oyu almış olsalar da, solu temsil ettiğini açıkça dillendiren CTP ve TKP de önemsiz sayılmayacak miktarda oy toplamışlar ve meclise hatırı sayılır milletvekili göndermeyi başarmışlardı.
Böylece Kıbrıslıtürkler belki de tarihlerinde ilk defa aynı zamanda 78 Kuşağının başlangıç yıllarına denk gelen bir anda, Türkiye'nin vesayetinde ve güdümünde de olsa, parlamentarizm, hükümet, siyasi muhalefet vb. olgularla karşılaşmış oldular.
Ecevit CHP’nin başına geçtiği ilk dönemde, sadece İnönü gibi Türkiye'nin “ikinci adam”ı sayılan bir kişiyi alt eden politikacı olmakla değil, barışçıl ruhlu bir şair olarak da ünlenmişti. Ayrıca Türkçeyi çok temiz ve akıcı bir üslupla konuşuyordu. Üstelik kavgacı olmayan, kulağa hoş gelen yumuşak bir ses tonu vardı. Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi sırasında, "Türk askerlerine ateş açılmadığı sürece Kıbrıslı Rumlara ateş açılmayacağı" sözleri, adada binlerce kişinin ölümüne ve kaybolmasına neden olan kanlı bir savaş yaşanmasına rağmen, onu Türkiye halıkın gözünde olduğu kadar Kıbrıslı Türklerin nazarında da şahin olmaktan kurtarmaya yetti. Daha da önemlisi Ecevit’in 20 Temmuz 10974’de Türkiye’nin askeri müdahalesini, bir “Barış Harekatı” olarak adlandırma çabası ve Yunan Cuntası’nın Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesinin ertesinde düşmesi, onu, hem Türkiye solunun, hem de 1958 yılından beridir Türkiye Özel Harp Dairesi’nin kontrolündeki TMT tarafından baskılanmış olan Kıbrıs Türk Solunun gözünde oldukça sempatik kılmıştı.Nitekim o yıllardaki Ecevit sevgisi yüzündendir ki, Kıbrıslı analar ve babalar, yeni doğan çocuklarına “Ecevit” ismini koymuşlar, 1974 sonrasında tahsile giden çocuklarının hızlı solculuklarını, sert değil ama yumuşak ya da “tatlı-sert” bir dille eleştirmişlerdi.Bir kez daha vurgulamış olalım; 1974 sonbaharından itibaren, Türkiye üniversitelerine çok sayıda Kıbrıslı öğrenci gitmeye başlar. Ve 1978 yılına geldiğinde Türkiye üniversitelerinde okuyan öğrenci sayısı, tarihinin en yüksek rakamına ulaşır.Yukarıda Kıbrıs’la sınırlı anlatılardan Ecevit faktörünün, 78 Kuşağı Kıbrıslı gençlerin Türkiye’de “sol” düşünceye ve örgütlere kanalize olmalarında belirleyici olmasa da, kolaylaştırıcı bir etkisi olduğunu söylemem mümkün.Türkiye’ye yüksek öğrenim için akın-akın gelen Kıbrıslıtürk öğrenciler kısa bir süre sonra; “Doğacak olan çocuğumdan geri, babamdan ileriyim” düsturunun kendi yaşamlarında hızla çalışmasına şahit oldular. Kıbrıslı ana-babaların üniversiteye giden çocukları, Türkiye’ye gittikten kısa bir süre sonra, solculukta hem ailelerini, hem de Ecevit’i geride bırakmakta pek zorlanmayacaklardır. Nitekim Ecevit’in “Ne Ezen Ne Ezilen İnsanca Hakça Bir Düzen” söyleminden, insanın insan tarafından sömürülmediği, kızıl bayrağında, “Herkesten Yeteneğine göre iş, Herkese İhtiyacı Kadar aş” yazılı olan komünist bir toplum için 78’lilerin açtığı mücadelenin içerisinde bulurlar kendilerini.Yukarıdaki yazıdan da anlaşılacağı gibi, 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrenciler, Kıbrıs’ın askeri işgali kararını veren Başbakan olmasına rağmen, önceleri Ecevit’e “işgalci başbakan” gözüyle bakmamışlar, hatta ona ve CHP’sine sempati duyan Türkiye’deki yüksek öğrenimde bir grup “Kıbrıslı Sosyal Demokrat” öğrenci, daima onun ve partisinin takipçisi olmuşlardı.78 Kuşağı Türkiye’sinin kalelerinden ODTÜ'de, Ecevit’i lider olarak içselleştirmiş gençler, ODTÜ’de marxist siyasi hareketlerin taraftarı olan gençlik gruplarıyla birlikte “Sosyal Demokrat Grup” olarak seçimlere girebiliyor, 78 Kuşağı siyasi hareketleriyle birlikte siyasi ajitasyon ve propagandalarını yapabiliyorlardı.Bir kısım Kıbrıslı öğrenci de (daha çok İGD-TKP grubunu destekleyen bugünkü CTP’lilerin İstanbul grubu) 78 Kuşağı yıllarında kendi ifadelerine göre “Ülkü Ocakları”na karşı uzunca bir süre CHP Gençlik Kolları çatısı altında faaliyet göstermişler, Türkiye seçimlerinde CHP’nde görev almışlardı. Ancak 20 Temmuz 1974’den bir süre sonra Bülent Ecevit’le birlikte anılan “Demokratik Sol”, “Ortanın Solu” ve “Halkçı Ecevit” sloganlarının yerini ağır-ağır Türkiye medyasının da yardımıyla bir anda Bizans tekfurlarını dize getiren kahraman Türk “Karaoğlan Ecevit”in almış olduğunu görüyoruz.Ecevit’in “solcu”, “barışçı” ve “şair ruhlu” ünvanlarının, 20 Temmuz askeri müdahalesi ile bir anda Türk Milliyetçiliğinin idollerinden birisi olan “Karaoğlan”a dönüşmesi, bilindiği üzere Ecevit’in Kıbrıs askeri çıkarmasının kendisine sağcı ve milliyetçi oyları getireceğini umarak yeniden seçime girmesine, ancak partisi en çok oyu almış olsa da, umduğunun tersine tek başına hükümet olamamasına yol açmıştı.Ömrünün son yıllarında, Türkiye’nin Kıbrıs politikasında şahin ve MHP’ne yanaşan bir siyaset izlemiş olsa da, Ecevit ismi Türkiye’de adı yolsuzluklarla anılmayan, değil siyasetten kendine veya çevresine maddi çıkar sağlamak, değeri az da olsa kendisine sunulan hediyeleri dahi kabul etmeyen politikacı olarak bilindi.Ecevit, İnönü’ye karşı muhalefet ettiği o en genç ve belki de siyasi hayatında en dinamik çıkışını yakaladığı dönemde, “Ortanın Solu”na kadar gitti ve orada durdu. Hiçbir zaman Marxizmi ve Marxist hareketleri onaylamadı. Ancak Türkiye’de sol’cu da olunabileceğini ilan etmekle, Anadolu insanının sol düşünceye ve solculara kötü gözle bakmasının bir nebze olsun önünü aldı. Dolayısıyla bu konuda en azından resmi söylemin Türkiye’de “sol” örgütlere ve solculara bir öcü gibi bakılmasını kışkırtan yaklaşımının da önüne dikildi.Öte yandan 20 Temmuz 1974 yılında, Kıbrıs’ta ilk defa Kuzey ve Güney olarak yaşanan coğrafi ayrılık, önceleri Kıbrıslı Türkler tarafından bir zafer havasında benimsenmişti. Askeri harekatın o yıllarda “solculuğu” ile anılan Bülent Ecevit’in Başbakanlığı sırasında gerçekleştirilmiş olması, savaş sonrasında Kıbrıs ve Türkiye’de anakronik milliyetçiliğin hortlamasına bir nebze olsun tampon olurken, Kıbrıs işgalinin hemen ertesinde Yunan Cuntası’nın devrilişi de, adanın bir kolordu gücünde askerle kurtarıldığı ilan edilen kuzeyindeki rejimin, askeri olmaması gerektiği konusunda psikolojik bir baskı oluşturdu. Bütün bunlar küçük de olsa hem Ecevit'in, hem de genel olarak Türkiye ve Kıbrıs'ta solun hanelerine getiri olarak eklenebilecek küçük ama önemli politik detaylardı.

ECEVİT KIBRIS SORUNU’NDA “SOL”UNU UNUTUP ŞAHİNLEŞİYOR

Ecevit Kıbrıs çıkarması sonrasında, Türkiye’de erken seçim kararı alınmasına yeşil ışık yakacak, ancak tek başına hükümete gelemeyince evdeki hesabı çarşıya uymadığı için de, Türkiye 1975 yılından itibaren yaklaşık üç yıl MC Hükümetlerine teslim edilecekti. Üç yıllık MC hükümetleri dönemi Türkiye'deki 78 Kuşağı için kabus dolu çok sıkıntılı yıllar anlamına gelecekti. Kıbrıslılar açısından Türkiye'nin askeri işgali sırasında müdahaleyi yapan hükümetin Başbakanı’nın Ecevit olmasının bazı olumsuz noktaları olmadığını da söyleyebiliriz. Örneğin adaya garanti antlaşmasından doğan hakları nedeniyle "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yeniden tesisi" için müdahalede bulunduğunu söyleyen Ecevit, 40 bin kişilik ordunun adaya yerleşmesinden sonra verdiği sözleri unutacaktı. Böylece başlangıçta adaya yasal hakkını kullanarak askeri müdahalede bulunduğunu söyleyen Ecevit, aradan zaman geçtikten sonra Kıbrıs sorununu Türkiye seçimlerine iç politika malzemesi yaparak, Türkiye'nin askeri müdahalesini, "Kıbrıs'ın Türkiye için askeri stratejik önemi vardır" söylemine çevirerek, sonuçta MC hükümetleri ile birlikte adada Türkiye’nin askeri gücünün kalıcılaşmasına onay verecekti. Ancak bu arada daha önce de vurgulandığı gibi, Ecevit faktörü, hem Türkiyeli hem de Kıbrıslıtürk solcuların, psikolojik olarak adadaki askeri işgale bağlı olarak yaşanan katliam, yağma ve ganimet olaylarını adeta görmezden gelmelerinde ve bu gibi şeyleri sanki savaşın doğal sonucu olarak kabullenilmeliymiş gibi bir havaya sokacaktı.Ecevit muhalefete düşünce ağır-ağır empati yaparak olaya bir de karşı tarafın gözüyle, örneğin Kıbrıs Rum Solunun gözüyle bakmaya başlayınca Türkiye’nin askeri müdahalesinin nasıl bir yağma ve ganimete dönüştüğü, Denktaş ve Özel Harp Dairesi’nin adanın bölünmüşlüğünü kalıcılaştırmak için nasıl bir anti-Rum propagandasına kısa sürede fark edilecekti.
Gerçekte Türkiye solunun, adaya yapılan askeri müdahale gerekçesinin Türkiye’nin garantör hakkından kaynaklanmış olduğu ve sadece eski düzenin, yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tesisini sağlamaya yönelik olduğunu bilmeyişi, bir bakıma Kıbrıs Sorunu hakkındaki bilgi eksikliği, askeri müdahalenin ilk anda Türkiye solunda tereddütle karşılanmasına yol açmıştı. Hatta ilk anda Türkiye'deki kimi sol örgüt ve kişiler, Türkiye’nin Kıbrıs’a asker çıkarmasını adadaki Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Rumların olası bir katliamından kurtarılması anlamında haklı görmüşler, dahası savaşı bir zafer havasında karşılayan solcular bile olmuştu.Bunun böyle olmadığı, askeri müdahale sırasındaki savaşta binlerce insanın öldürülmesinin anlaşılması ile ortaya çıktı. Aradan otuz beş yıl geçmesine rağmen isimleri kayıplar listesinde bulunan binlerce Kıbrıslı Rum’un hala bulunamayışı, sadece Yunan askerlerinin değil, Türk askerlerinin de savaş esiri sayılması gereken insanlara karşı toplu katliama giriştiklerini işaret ediyor. (1)MC Hükümeti yıkıldıktan kısa bir süre sonra, AP’den milletvekili transferiyle aralarında sonradan yolsuzluğa karışıp mahkum olacak bakanların da yer aldığı bir hükümet kuran Ecevit, devletin derininde kurulmuş gizli örgütlenmelere (Kontrgerilla) karşı, üstelik de birkaç keresinde kendisine karşı suikast girişiminde bulunulmuş olmasına rağmen ne yazık ki bu “devlet içerisinde silahlı devlet” kurumlarının dahi üzerine gitmekten kaçınacak, kendisini bile hapsedecek 12 Eylül askeri darbesinin gelişini adeta seyredecekti. Sonuçta Türkiye’deki siyasal partilerin ve liderlerinin yanı sıra Ecevit de, 1974 yılından uzaklaştıkça Kıbrıs Sorununu iç politikaya ve özellikle seçimlere malzeme yaparak milliyetçi bir söylemi benimsedi. Ve tıpkı AP lideri Demirel ve MHP lideri Türkeş ile zaman zaman Kıbrıs üzerinden milliyetçilik yarışına girdi ve de politikada hızlı bir biçimde şahinleşti.Türkiye derin devletinin Kıbrıs’ta garantör antlaşmasından doğan haklarını çiğneyerek adayı eskiden beri Emperyalist bir plan olan Taksim’e yönlendirmekteki ısrarı; bunun için bu politikayı destekleyen Denktaş’a sürekli arka çıkması…
Ecevit’in de en son 1990’lı yılların sonunda Denktaş ile Kıbrıs Türk Soluna karşı şahin tavrını gündeme gelmesi. Kıbrıs’ın Türkleştirilmesi için adaya Türkiye kırsallarından taşınan onbinlerce Türkiyeli sivil nüfus…Geçen yıllarda MHP’den CHP’ye, DSP’den AKP’ye tüm parti başkanı ve parlamenterlerin ağız birliği ederek; Türkiye’nin Kıbrıs’taki çıkarlarının adada yaşayanlardan çok daha önemli olduğunu dillendirmiş olmaları…Kıbrıs’ta barış için yapılan ve Kıbrıslıtürklerin büyük bir çoğunluğunun bir bakıma adanın Türkiye'ye Taksim’ine karşı Kıbrıslırumlarla birlikte yaşamak anlamına gelen Annan Planı lehinde oy kullanmaları, buna karşılık Ankara’da Genel Kurmay çevresinde “Kıbrıs elden gidiyor” gerekçesiyle açığa çıkarılan Askeri Darbe planları…Bugünden bakınca tüm bu yaşananlardan sonra, 78 Kuşağı da dahil Kıbrıs solunda başlangıçta “Halkçı Ecevit” diye sempatiyle karşılanan Ecevit'in, ölümünden hemen önce, yorgun, yaşlı ve elleri titrek görünümüne rağmen, şahinleştiğine ve Türkiye’de Kıbrıs üzerinden politika yapan sadece politik değil askeri çevrelerin darbeci kanatlarına de yardımcı olduğuna tanık olduk.Ecevit 78 Kuşağı olmadığı günlerde siyasi yelpazede "ortanın solu"nda olduğunu ilan eden bir güvercinken, ne yazık ki 78 Kuşağı döneminde, Maraş Katliamı sonrasında Ülkü Ocakları ile derin devletin provokatörlerinden hesap soracağına, askeri sıkıyönetim ilan ederek, 12 Eylül Cuntasının da önünü açarak şahinleşmişti.İşte o kırılma anından sonra Ecevit 12 Eylül askeri darbesine karşı yaptığı ve hapsedildiği birkaç karşı demecinden ve yazısından sonra, solunu unuttu.

(1) Türkiye Kıbrıs Savaşında 498 askerini kaybetti. Kıbrıslıtürk sivil asker ölü sayısı toplam 340 kişidir. Kıbrıslırumlar ile ve Yunan askerlerinin kayıplarıyla birlikte ölü sayısı toplamı ise 4000 bini aşmaktadır.

Neden 78 Kuşağı

Yıl: 2006: Bir zamanlar ODTÜ-Halkın Kurtuluşu taraftarları, Ankara Eymir Gölü'nde toplu halde. Zaman geçti; ama 78 aşkı hala bitmedi.


Beni az ama uzun sev
MANLOWE
KUŞAK FARKLARI
Bilinen bir şey vardır ki; o da geçmişin geçmişte kaldığı ve bir daha yaşanmayacak olduğudur. Yüzyıllar önce İyonyalı filozof Heraklitos’un dediği gibi: “Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” veya “Hiç kimse aynı ırmağa iki kez giremez”.
İnsanları en çok düşündüren geçmişleri, en çok hatırladıkları ve en çok önemsedikleri anlar mıdır?
Galiba... En azından bu benim en çok anımsadığım 78'li yıllarım için geçerli
Kuşağımın gençlik dönemine denk gelen 78'li yıllar, Türkiye'de solun en kritik siyasi dönemlerinden birisidir. Nitekim "1970'lerin ikinci yarısı ile başlayan solun yeni yükselişi kitlesel açılım bakımından, değil Türkiye'nin, galiba o yılların dünyasının bile, o günlerde gördüğü en önemli sol dalgaya tekabül ediyordu." (1)
Ancak günümüz öğrenci gençliği bir zamanlar bizlerin yaşadığı Türkiye’de yaşamıyorlar artık.
Ne 68 ve ne de 78'in Türkiye'si var ve bir daha olmayacak da.
Bizden bir kuşak daha geriye gidecek olursak, babalarımızın, annelerimizin dönemlerine ulaşırız. Örneğin o zamanın okullarında din dersleri ağırlıklı bir eğitim tedrisatı sürmekteydi. Başta falaka olmak üzere en ilkel bir biçimde öğrenciye dayak atmak konusunda öğretmenler hür ve özgür kılınmıştı. Dedelerimiz ve ninelerimiz tarafından.
Hatta bir kuşak sonra babalarımız da sanki biz çocuklarını okula değil de salhaneye gönderiyorlarmışçasına, hala “eti senin, kemiği benim” modunda öğretmenleri dayak atmaları konusunda cesaretlendiriyor, bizi "eşek sudan gelinceye kadar" dövmeleri için neredeyse onlardan ricacı oluyorlardı. Bazen bununla da yetinmiyorlar, öğretmenlere dayak atmayı bir görev olarak benimsemeleri için, dillerine doladıkları "dayak cennetten çıkmadır" lafıyla olaya bir de dini boyut katma çabasına girişiyorlardı.
Çocuklarımız için bizim geçmişimiz; yaşamadıkları için belki biraz tuhaf ve biraz da şaka gibi…
Ama bunlar bizim, ana-babalarımızın gerçeklerinin ta kendisi...
Bir zamanlar babamızın kuşağına garip bakan bizlere de şimdi bazı alışkanlık ve davranış kalıplarını garipsediğimiz çocuklarımız tuhaf bakıyor. Belki de bizim babalarımızı gördüğümüz gözle, şimdi çocuklarımız da bizi görüyor.
Uzun lafın kısası, geçmiş yıllara göre çok büyük değişiklikler oldu yaşamlarımızda. Bu nedenledir ki genç kuşağın düşünceleri de, tahayyülleri de elli yaş sınırının öte yanına adım atmış biz 78'lilerden artık çok daha farklı.
78 YAZILMALI
Şimdi ne alakası var diyeceksiniz bütün bu anlattıklarımın 78 Kuşağı ile.
Anlatayım ve her şeyden önce şunu vurgulamış olayım.
Geçmiş; yaşamayan birisi için şakayla karışık, sisli-puslu bir hikayedir...
İnsanın kendi yaşadığı geçmişi bile, zaman geçtikçe, sisli puslu yarı rüya yarı gerçek bir öyküye dönüşür…
Demek istediğim 78 bizden daha çok uzaklaşmadan, anımsayabildiğimiz yerlerinden kavrayıp, yazıya dökülmeli. Zaman daha çok geçmeden, varsa bugünkü yaşamımızla bağlantısı; ipuçlarından yakalayarak enine boyuna yazılmalı.
Biz 78 Kuşağı. Galiba treni kaçıralı epeyce zaman geçti.
Tren demişsem, hani bizim tahayyülümüzdeki Devrim’den bahsediyorum.
Neden kaçtı? Nasıl kaçtı? Yoksa bizimkisi biraz da bir rüya veya aşırıya kaçmış bir tahayyül müydü?
78’de neler oldu? Yaşarken fark edemediğimiz ancak bugünden bakınca görebildiğimiz bariz yanlışlarımız nelerdi?
Biz nerede doğru, nerede yanlış yapmıştık?
Şimdi yaşadığımız onca heyecanın, onca kavganın, kaybedilen onca can yoldaşımızın, yaralı kuşağımız 78’li yıllarımızın tarihte yer alacak özel bir tarafı hiç mi yoktu?
Bu ve benzer mealdeki soruların bir kısmına da belki cevap olur gailesi ile düşünüldüğünde bugün 78’i araştırmak, tartışmak sanırım daha da öne çıkıyor.
Zaman ve Dünya değişince hiç mi işe yaramayacak 78 Kuşağının mücadelesi?
Sadece 78'in değil, fakat tüm geçmiş zamanların, geleceğe bir etkisi olmalı.
Yoksa "evrim" olayını, "birikim" denen kavramı geçmişte yaşanmış zamanları kullanmadan başka nasıl açıklayabiliriz ki?
İşe yaramayacak olsaydı bugüne kadar geçmişte yaşananlar, siyasal, sosyal olaylar, doğal felaketler, bilimsel icatlar hatta sıradan insanların anıları hakkında bunca kitap ve yazı yayınlanır mıydı?
Roman, öykü, anı, istatistik,tarih, ekonomi, felsefe, siyaset, hukuk vb sosyal disiplinler ortaya çıkar mıydı?
Değil mi ki insan düşünen, düşündüğü için de yazan, anlatan ve tekrar-tekrar düşünüp, ilgili olduğu konuyu belki “daha iyi anlatabilir” çabası içerisindedir hep. Zaten bu özelliğiyle de dünya’mızda fikri üretimde bulunan tek varlık değil midir insan?
İşte bu yazı, bir yönüyle geçmişte yaşadığımız ve belki de bizim için etkisi başkalarından çok daha büyük ve çok daha anlamlı bir zaman dilimine yayılan 78’i, bugün kendimizi sarmalayan yepyeni yaşam koşulları içerisinde yeniden değerlendirme çabasıdır.
Biraz anılarımdan, biraz dönemi yaşayan başka arkadaş ve yoldaşlarımın anı ve yorumlarından kaynak kitaplardan derleyip, belirli başlıklar halinde o yılları birçok yönüyle yazıya dökmeye çalıştım.
Şüphesiz anı ve tarih yazımında yazılanların doğruluğunu sınamak için o yıllara geri dönerek gözlemlerde bulunmak mümkün değildir.
Dolayısıyla geçmişe ait gözlemlerimizi, sezgilerimizi yeniden düşünüp yazıya dökerken, ortaya çıkan anlatı, içinde bulunduğumuz Dünyanın ve bizi sarmalayan koşulların gözlükleriyle tarihe veya sözkonusu olayalara bakmamızı, en azından içerisinde yaşadığımız mevcut yaşamdan etkilenerek geçmişi yorumlamamızı da kaçınılmaz kılıyor galiba. Doğrusu bu zorunluluk veya kaçınılmazlık beni rahatsız etmiyor.
Bu yazının amacı belirtmiş olduğum gibi o yıllarda ne yapmak istediğimize, neyi yapıp yapamadığımıza dair bir kez daha düşünmek, bugünün gözlükleriyle o yılları bir kez daha yorumlayıp aktarmak gailesini taşımaktadır.
NEDEN 78
Bu giriş faslından sonra şimdi bir kez daha “Neden 78?” diye sormuş olayım:
Heraklitos’un deyişini bir kez daha anımsayıp, 30 küsur yıllık bir aradan sonra, otuz küsur yıl önceki siyasi hareketler ve siyasi tezleriyle ne Kıbrıs’ı, ne Türkiye’yi, ne de Dünya’mızı açıklamanın elbette mümkün olamayacağını bir kez daha hatırımda tuttuğumu da belirtmiş olayım.
Bu yazıdaki anlatılar, aynı zamanda 78’deki siyasi düşüncelerimize bir kez daha göz atmayı, anda yaşanan geçmişin bir şekilde günümüzde yaşanan olayları şekillendirmiş olabileceğini ve bunlara dair ipuçlarını yakalayabilme çabasını da içerir.
78 yaşandı ve bitti. Bu arada biz de bizzat şimdi tarih olmuş 78’i yaşamış bulunduk.
Birçok arkadaşımızın hala o yılların özellikle ahlakçı yönünü (fedakarlık, cesaret, dayanışma, inanmışlık, dürüstlük vb…) bugüne taşıma ısrarı varsa bence en çok da bu yönü anlaşılır ve haklıdır 78'in. Ancak ortada artık 78 deyince ilk akla gelen siyasi hareketlerin hiçbirisi yok. Devrimci Yol, Halkın Kurtuluşu, Kurtuluş ve İGD artık tarih oldular. Bu örgütlenmelerin bugün için o dönemi anımsatmak ve bugüne gelişin ipuçlarını vermek dışında etkileri kalmamış durumda. Dahası bugün içinde bulunduğumuz siyasal konjonktürü açıklamakta, bu siyasi hareketlerden ortada somut bir gerçeklik olmadığı gibi resmi olarak açıklama yapacak yetkili bir mercileri falan da bulunmuyor.
Birkaç adım daha atıp şunu da yazmış olayım:
78’in düşünce ve eylemlerine sarılarak bugünü açıklamaya çalışmak, neredeyse yarım asır öncesinin aletleriyle bugünün arabasındaki arızayı tamir etmeye kalkışmaya benzer.
Elbette "ilkel telefon" olayını yaşayıp bugün cep telefonu taşıyan; 70’li yıllarda “Fortran Four”u aldıktan sonra günümüz bilgisayar teknolojisine ilgisi devam edenler; geçmişi yaşamayan nesillere göre ek bir tarih deneyiminin de sahibidirler. Benzer şekilde geçmişte siyasetle ilgili olup da günümüzde de bu ilgisini sürdüren, okuyan, dinleyen, araştıran, tartışan kişiler için geçmiş, bugünü yorumlayıp açıklamada ve dünyanın değiştirilmesi mücadelesine katkıda bulunmakta yeni kuşağa göre ek bir üstünlük sağlayabilir.
Ama burada vurgulamak gerekiyor ki geçmiş, hele de siyasal tarih, yaşlı genç fark etmez sadece ve sadece günümüzün siyasetle ilgisini kesmemiş, yukarıda belirtildiği üzere araştıran, okuyan ve kendisini değişen hayatın bilgileriyle donatan insanına daha çok yardımcı olma fonksiyonuna sahip olacak.
Bu nedenle 78 Kuşağı, o yılların söylemleri ve verilen mücadeleleriyle bugünün siyasi ortamı arasında bir bağın bulunup bulunmadığı veya bir bağın kurulup kurulamayacağı üzerine yoğunlaştıkça, sanırım kafamızda da daha çok aydınlanıp, birçok konu da daha net ve anlaşılır olacak.
Aslında eğer 78 ile bugün arasında bir devamlılık varsaydı, bunun geçmişle ilişkilendirilmesi bu yazının da asıl konusu olurdu. Ama gelin görün ki cümleden de anlaşılabileceği gibi, artık 78 ile günümüz arasındaki insani bağlar hariç, siyasi olarak en azından bizim kendi meşrebimizin siyasi örgütlülüğü ve birçok söylemi ile pek bir ilişkinin kalmadığı gerçeğiyle karşı karşıyayız.. Bir dönemde, 78 Kuşağı yıllarında, aynı siyasi düşünce, örgütlülük ve eylemleri paylaşan, adeta geniş siyasi bir ailede can yoldaşı gibi yaşayan bizler de, yıllar sonra internet aracılığıyla buluştuğumuz sitede, çok farklı politik düşünceler taşıyabiliyor, bazen tartışmalarımızı oldukça acımasız söylemlere ve hasmane tutumlara kadar götürmüyor muyuz?
Aradan yarım asır geçtikten sonra, 68’li, 78’li ve sonraki sol kuşaklar olsun, bu kuşakların bir gün gerçekleştirebileceklerine inandıkları ortak bir siyasi Devrim tahayyüllerinin bulunduğunu söylemek artık mümkün gözükmüyor. Hatta bu eski yoldaşlar, ne istemedikleri konusunda bile çok oturmuş bir fikir birliğine de sahip değiller.
Bizim gibi, liberalizmi yaşamamış, sadece eleştirmekle yetinmiş toplumlar için 78'i didik etmek belki de geç kalmış ve çoktan yaşanması gereken doğal toplumsal bir seyirdi de biz ancak şimdi bu işi bu sanal ortamlarda gerçekleştiriyoruz.
Ancak hem bunu yaşıyoruz, hem de liberalizmin “ben” rolünü, yani insanın kendisinin de "birey" olarak önemli bir aktör olabileceğini, örneğin siyasal demokrasi’de illa ki bunun da yaşanması gereken ve de üzerinden atlanmadan geçilmemesi gereken zorunlu bir toplumsal dönemeç olduğunu kabullenemiyoruz.
Bir zamanlar aynı siyasi amaç etrafında ve Marksist olduğunu öne süren siyasi hareketler çevresinde örgütlenmiş, birbirlerine can yoldaşı olmuş yüz binlerce genç, etrafa dağıldıktan uzun bir süre sonra, birçok siyasi olay karşısında zıt görüşler ortaya atıp, karşıt siyasi kutuplarda yer alabiliyorlarsa, bunun elbette bir açıklaması olmalı.
Bu sorunun bir cevabı da sanırım 78 Kuşağı döneminin enine boyuna araştırılıp tartışılmasını gerekli kılıyor ki “Neden 78?” sorusu bu bakımdan da önemini korumaya devam ediyor…
……………………………………………..
78'İ ÖNCE 78'LİLER ANLATMALI
Sanırım bugün sokaktaki insanın gönlünde, yaşamın her alanında insanlar, ulusal, bölgesel coğrafyalar arasındaki derin uçurumların olmadığı, en azından şimdiki halinden farklı bir dünya’nın özlemi yatıyor.
Yüzyıllardır dünya’ya hakim olan kapitalist ilişkiler, ikibinli yılların başında teknolojideki tüm çığır açıcı keşiflere ve ilerlemelere rağmen ne yazık ki hala insanların büyük bir bölümü için yaşanası bir dünya sunmuyor.
Bu genel neden bile, Kapitalist olmayan bir dünya'nın, sadece biz 78 Kuşağının değil, değişik ülkelerdeki birçok insanın Devrim tahayyülünden vazgeçmemekte diretmesine neden oluyor.
Sadece Türkiye insanı için değil, bölge ve dünya insanlığı için enternasyonalist bir gaileyle bir zamanlar kapitalist ilişkileri kökünden söküp atmak için isyan etmiş bir kuşağın, 78 Kuşağının yanlışı ve doğrusu ile öyküsü bu açıdan da yine ayrı bir öneme sahip.
78’in yazılmasında ısrarcı oluşumun nedenlerinden bir diğeri de aşağı yukarı altı yıla sığan bu dönemin yazınsal alanda yeterli derecede araştırılmadığı ile ilgilidir ki; böyle bir dönemin anlatımı sonraki kuşaklara kaynak olması bakımından da gereklidir.
Sanırım bundan on yıl sonra 78 Kuşağını yeniden değerlendirmenin de ayrı bir önemi olacak.
Çünkü on yıl sonra Dünya bir kez daha değişirken, gerek Kıbrıs’ta, gerekse Türkiye’de siyaset de yenisinden ve eskisinden çok farklı bir ortamda hayat bulacak.
Büyük bir olasılıkla hükümette AKPARTİ, Başbakan makamında Erdoğan, Cumhurbaşkanlığında Gül, Genel Kurmay Başkanlığında Başbuğ ve devletin diğer kritik noktalarında bugünkü isimler olmayacak. Bugün medyanın her gün isminden bahsettiği seçilmişler ve atanmışlar artık ortalıktan elini ayağını çekmiş ve belki de unutulmuş olacaklar. Kürt ve Kıbrıs sorunları, bugün çoğumuzu hayrete düşürecek çok farklı siyasal çözüm yollarında seyredebilecek. Kürtler sadece kendi üniversitelerinde değil, belki de siyasi olarak bir başka yol kavşağında bulunacaklar. Belki de Kıbrıs Sorunu da zamanın kendisi tarafından sorun olmaktan çıkarılacağı yeni bir de-facto mecraya savrulacak.
Bir şekilde Dünya da, yaşadığımız bölgeler coğrafyalarındaki siyasal, sosyal ve ekonomik yaşamlar da değişecek. O zaman da 78 Kuşağı bir kez daha ve çok daha başka bir siyasi yorumla ele alınabilecek.
Tarih olmuş olaylar yazıya dökülmediklerinde o zaman tarihte atlanmış dönemlere ve boşluklara neden olmanın vebali de geriden gelenlere kaynak aktarmayanlara, haliyle söz konusu dönemin kuşağına havale edilecektir.
Halbuki biz, tarihte pek az insana denk gelen, önemli bir zaman diliminde, 78 Kuşağı döneminde yaşadık.
Bizi, yani kendi öykümüzü, kim bizden daha iyi anlatabilir ki?
Kim bizden tarihe daha canlı kanlı bir kaynak bırakabilir ki?
Bizden sonraki kuşaklara kim bizim gibi birinci elden aktarımda bulunabilir ki?
İşte bütün bu gerekçelerden dolayıdır ki 78'i önce 78'liler anlatmalı.
........................................................................

78 Kuşağının Kıbrıslılar için bir diğer önemi de sayıca ve siyasi olarak diğer sol kuşaklardan daha etkili bir iz bırakmış olmasıdır.
Bunun birinci nedeni, 78 kuşağının tarihsel dönemeci sayılan 1975-80 yılları aralığının, Türkiye üniversitelerine belki de tüm zamanların en çok sayıda Kıbrıslı öğrencisinin gittiği periyoda tekabül etmiş olduğudur. İkincisi, söz konusu yılların Türkiye sol tarihindeki en çok kitlesel gösterilerin ve en yaygın örgütlenmelerin gerçekleştiği zaman dilimi olmasıdır.
Ayrıca belki de Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en uzun süreli ve en sık ve de en açık bir biçimde siyasi cinayetlerin işlendiği, altı Kıbrıslı öğrencinin öldürülmüş olduğudur. Bu 78 Kuşağı altı Kıbrıslı öğrencinin cenaze törenleri, Kıbrıs tarihine geçecek kadar büyük kalabalıkların toplanmasına, faşizmin lanetlenmesine neden olmuşlardı. Bu altı öğrencinin Kıbrıs solunda bırakmış oldukları derin izler bugün hala anılmaya devam ediliyor olmalarından da anlaşılabilir.
Yine 78 Kuşağının heyecanıyla birlikte, bu yıllarda Kıbrıslıtürkler arasında 1 Mayıs’ın kutlanmaya başlaması, miting ve gösterilerin yapılması, öğrencilerin bildiri dağıtımı, afişleme ve yazılama gibi Türkiye solunun benzeri siyasal propaganda faaliyetlerine girişmeleri…
Bu ve benzeri çıkışları nedeniyledir ki, 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrencilerin, 68’lilere kıyasla kendi gücüne daha çok önem veren ve daha radikal bir kuşak olduğu söylenebilir.
Bu arada 78 Kuşağı Kıbrıslıların, 12 Eylül Cuntası’nın sola karşı giriştiği acımasız saldırılardan, yaşadıkları Kıbrıs adasının özel siyasal konumu nedeniyle, Türkiye 78 Kuşağına göre çok daha az etkilendiklerini belirtmek gerekiyor.
Bu noktada 12 Eylül sonrasında sırf askeri cunta rejiminden korktuğu veya devlet dairelerinde işe girmek ya da yükselmek veyahut da bir şekilde kendisine maddi avantaj sağlamak için kendi isteğine bağlı olarak Denktaş, UBP ve rejimin diğer sağ partilerine angaje olanların ya da hayat kavgasına kapılarak apolitikleşenlerin ve de dış ülkelere (İngiltere, Kanada ve Avustralya) göç edenlerin dışında 78 Kuşağı Kıbrıslıların 12 Eylül'ü bireyler olarak nispeten "az hasarla" atlattıkları söylenebilir.
Bu durum 78 Kuşağı Kıbrıslıların, 12 Eylül askeri Cuntası’nın işkence ve hapishane koşullarına Türkiyeli yoldaşları kadar acımasızca hedef olmadıkları içindir ki, 12 Eylül darbesi ve travmasını fiziksel ve psikolojik olarak daha az zararla atlatabildikleri bir gerçektir.
Bugün ellili yaşa adım atmış Kıbrıs 78 Kuşağı, Kıbrıs’taki barış sürecinin aktivistleri ve sözcüleri arasında hala en ön sırada olan kesimdir.
Türkiye derin devleti ve hükümetlerinin adadaki “Türkleştirme” çabalarına rağmen Kıbrıslılık kimliğini öne çıkararak asimile olmamakta direten, bu konuya ilişkin eylem ve söylemlerde fikirleriyle, kararlılıklarıyla, cesur çıkışlarıyla zaman zaman Kıbrıslılara siyasal önderlik de eden, adadaki sendikal ve siyasal partilerde dolaylı veya dolaysız etkileri bulunan bir kuşak olmaya devam ediyor Kıbrısın 78’lileri.
Bu arada yazımızın ilerleyen kısımlarında daha detaylı olarak ele alınıp tartışacağımız KÖGEF (2) dışında kalan 78 Kuşağı Kıbrıs solunun, Türkiye’deki 78 Kuşağının en büyük hastalığı olan bölük pörçük halini kopya etmesi, Kıbrıslı 78'lilerin Türkiye 78 Kuşağından etkilenmesinin en açık örneğidir. Dolayısıyla bugün için Kıbrıs'taki mevcut rejimle uzlaşmış bulunan CTP’nin dışında kalan Kıbrıslıtürk Solu’nda yaşanan çok parçalılığın önemli bir ucu Türkiye 78 Kuşağına dayanmaktadır.
……………………………………………..
Genelleyecek olursak, Kapitalist-Emperyalist sistemin yıkılmasının kaçınılmazlığına ve nasıl olsa bir gün Sosyalist ilişkilerin Dünya’ya egemen olacağına inanan, ama yarını da bugünden kurmak için acelesi olan, 68’lilerden çok daha kalabalık, onların fedakarlığını, kararlılığını ve ölüme meydan okuyan hallerini örnek alan bir kuşaktı 78’liler.
Varsıllara karşı yoksulların, ezenlere karşı ezilenlerin yanındaydık ve eşitsizliğe karşı eşitliğin, adaletsizliğe karşı adilliğin mücadelesini yapmış olduğumuza inanıyorduk.
Türkiye coğrafyasındaki insanların en ilericisi ve en dinamik kesimi olduğumuza, değişimi en çok arzu eden, eğer Devrim yapmayı becerebilirsek toplumun gelecekteki yöneticileri olacağımıza inanıyorduk.
Bugünden o günlere baktığımda, 12 Eylül 1980 öncesinde olabildiğince “cesur” ve “gözü kara” olduğumuzu düşünüyorum.
Çünkü değiştirmeyi düşündüğümüz rejim ile bu rejimin devletini koruyup kollamaya her an için hazır ve nazır polisi, askeri, jandarması, istihbaratçısı ve hükümetleri bizden yüz kere daha silahlı ve çok daha donanımlıydılar. Dahası MHP ve Ülkü Ocakları gibi kayrılan ve şiddetin her türlüsünü uygulayan, silahlı, gönüllü, yarı askeri-yarı sivil, para-militer bir güce sahiptiler. Bizden yüzlerce defa daha silahlı, daha eğitimli ve daha donanımlı olan, görsel, işitsel ve yazınsal olarak dönemin tüm günlük basın organlarının kontrolünü elinde tutan, bu kadar güçlü bir cepheye karşı kavgayı kabul etmek için elbette “yüreği patlak” bir Kuşağa ihtiyaç vardı.
Türkiye sol tarihinde, bizim kuşağımızdan daha önce bir kez sahneye fırlamış ve yenilmiş olan 68 Kuşağı, sayıları az da olsa, cesur, savaşçı ve fedakar kişilerden oluşan Devrimcilerdi.
Şimdi ikinci kez kavgaya atılma sırası biz 78’lilerdeydi.
Belki kendimizi her gün kaldırılan cenazelerin suçlusu olarak sunan medyanın abartılı ve tarafgir haberleri, 12 Eylül generallerinin de her Allahın günü yalan ve demagoji bombardımanı nedeniyle 68 Kuşağı kadar topluma sevdirememiştik.
Sadece fedakarlığımız mı? Masumluğumuzu, samimiyetimizi bile fark edemedi kurtarmaya talip olduğumuz insanlar.
Çocuklar kadar masum, henüz daha nişanlanacak zaman bulamamış gençler, 78'liler, 12 Eylül'ün hapishanelerinde en zorbaca bir şekilde insanlığı unutturulacak denli cuntanın subay ve askerlerinin hakaret, dayak ve bin bir türlü işkencelerine maruz kalırlarken, kurtaracağı insanlar, kendilerini kurtaran Cunta'nın mitinglerine katılarak onlara sevgi gösterisinde bulunmuşlardı. Daha sonra da Cuntanın başı Kenan Evren'i de büyük bir oy çoğunluğuyla başlarına Cumhur Başkanı seçmişlerdi.
78'in travması, kırılma noktası, yarası, bugün bile düşündükçe acı veren siyasi ironisi de burada saklı olsa gerek...
Bunlara bakınca kendimizce kurtaracağımız insanların ihanetine bile uğradığımız söyleyebilirdik.
78 bu yönüyle yaraları çok ağır bir kuşak.
Ancak biz ki en çok da fedakarlığı seven bir kuşaktık, bu yanımızı ne toplum fark etti, ne de biz onların bunu farketmesini sağlayabilmiştik.
Bunu dün anlatamadık. Ama yazarak anlatmak için hala bir şansımızın olduğunu düşünüyorum
....................................................
Her şeyden önce biz öğrenci gençler, verdiğimiz Devrimci mücadeleden dolayı, dolaylı veya dolaysız yoldan herhangi bir maddi gelir elde etmiyorduk.
Paylaşma kültürü, biz 78’lilerin yaşamlarının bir parçası olarak içselleşmişti.
Devletin, varsıl ve egemen sınıfların yoksul insanlara karşı, yasaları, hapishaneleri, kolluk kuvvetleri aracılığıyla bir baskı aracı olarak kullanılmasına karşı çıkıyor, böyle bir devlet örgütlenmesini reddediyorduk.
Toplumda ekonomik paylaşımın eşit olmasını talep ediyor, işçilerin artık değerlerinin sömürülmesine karşı çıkıyorduk.
Kapitalist rejimi hedefe alan eylem ve söylemlerimizi samimi, içten ve haklı buluyorduk. Haklılığımızı da adeta bir kader gibi benimsemiştik. Çünkü eninde sonunda Kapitalizm ve Emperyalizm kaybedecek, Devrim, yani Sosyalizm ve Komünizm kazanacak ve yeryüzüne hakim olacaktı. Biz de “tarihin o durdurulmaz akışı”ndan dolayı eninde sonunda kazanan tarafın bizim taraf olacağını tahayyül edip duruyorduk.
Düsturumuzda; “Kapitalizm yeryüzündeki kötülüklerin kaynağıydı”.
İşte az önce yazmış olduğum gibi, bizim de ana amacımız mümkün olduğu kadar erken bir sürede mevcut rejimi yıkmak ve bunun yerine eşitliğin, adaletin, üretkenliğin ve mutluluğun düzeni olan Sosyalizmi koymaktı.
.............................................................
Okulda derslerimizde birbirimize yardımcı olmak, bizim için sıradan bir yardımlaşma ve dayanışmaydı.
Ama her şeyi de illa ki “Devrimci mücadeleye” göre ayarlıyor veya kendimizi her konuda Devrim’e vereceğimiz olumlu ve olumsuz katkılara göre ayarlıyorduk.
Örneğin siyasi hareket içerisinde öne çıkmış isimlerin, Devrimle ilgili “fazla mesai” yapmaları durumunda, bazen üniversitede takıldıkları bir ya da birkaç dersin sınavı için, hareketin taraftarı diğer öğrencilerden “yardım” alındığı oluyordu. "Yardım"ın kabaca adı başkasının yerine sınava girmekti. Bunun için öğrenciler arasında adına “yastık ütüsü” denen bir yöntem bile icat edilmişti. Sınava girecek öğrenci, önce kendi fotoğrafının arkasını jilet ile kazıyarak inceltiyordu. Sonra inceltmiş olduğu bu fotoğrafı, yerine sınava gireceği öğrencinin şebekesindeki (öğrenci kimliği) fotoğrafın üzerine yerleştiriyor, üzerine yerleştirdiği ince bir naylon parçacığını da şebekenin üzerine yapıştırıyordu. Hazırlanan şebeke gece yastık altına konuyor, öylece sabaha kadar yastığın altında duran bu şebeke preslenmiş, üzerindeki soğuk mühür de bozulmadan aynen yeni konmuş fotoğrafa çıkmış oluyordu.
Bu işi bu kadar detaylı nereden mi biliyorum?
Neyse o da şimdilik benim sırrım olarak kalsın!..
Yazının ilerleyen kısımlarında, anılarımı anlattığım bölümde bu sırrımı da okurla paylaşacağım.
Elbette sadece sınavlarımızda birbirimize yardımcı olmakla kalmıyorduk.
Paramızı, yiyeceklerimizi, evimizi, sevincimizi, üzüntümüzü de paylaşıyorduk.
Bu konuda hiç unutmadığım anılarımdan birisi şöyle:
Burs paralarının çıkması gecikmiş olduğu için parasız-pulsuz kalmıştım. Kendi utangaçlığımdan olacak, her şart altında "borç almama" gibi bir huyum vardı. Ancak akşam olduğunda karnım da acıkmıştı. Üst üste iki gün parasız ve pulsuz kafeterya’da yemek kuyruğuna girmiş ve bula bula kendime yemek ısmarlayacak kişi olarak, maddi durumu benden daha kötü olan Türkiyeli arkadaşım Ziya Türkmen’i bulmuştum.
Aynı siyasi hareketin taraftarı olduğum ve okumak için aynı zamanda çalışıp para kazanmak zorunda bir öğrenci olan “Goril” lakaplı yoldaşım Ziya (2009 yılında öldü) ODTÜ kafeteryasında üst üste ona rastladığım iki gününde de bana yemek ısmarlamıştı. Ancak burs param üç gün gecikmişti. Ve üçüncü gün henüz çalıştığı yerden maaşı ödenmediği için onun da parası suyunu çekmişti. Benimle birlikte kendisine kafeteryada yemek ısmarlayacak bir başka arkadaş aramaya koyulduğu o günü hiç unutur muyum...
İşte o yıllar aramızda böyle müthiş arkadaşlıklar vardı.
Buna neden de "Devrim"in bizi birbirimize hep yakın bir yörüngede tutan o sihirli çekim gücüydü.
Akılma gelmişken yazmış olayım. Biz 78’li Devrimcilerin kırmızı çizgileri bile vardı. Örneğin içki konusunda. Ve bu kırmızıçizgi de yine her zaman olduğu gibi Devrim’in çıkarları belirince ortaya çıkıyordu.
“Devrime zarar verecek kadar içki içmemeli, sarhoşluğumuz Devrimci uyanıklığımızı köreltmemeliydi. Sonra Burjuvazi bizi sarhoş anımızda avlayabilirdi...”
İşte böyle şeyler düşünüp tartışıyor, olabildiğince içmemeye çalışıyorduk.
…………………………………......................
Sokakta çok sert ve kanlı bir biçimde sürmekte olan siyasi mücadelenin kıyısından, köşesinden ama mutlaka bir yerinden tutup, ucunda ölümün dahi olabileceğini bile bile Devrim mücadelesine atılmıştık. Bu nedenledir ki, afiş asmaktan, bildiri dağıtmaktan, duvarlara slogan yazmaktan, ülkücülerin ve polisin saldırılarına karşı koymaktan, aramızda "siyasi eğitim çalışması" yapmaktan dolayı derslerimizi ihmal edebiliyorduk.
Bugün düşünüyorum da:
Hani “Biz Devrime o kadar çok inanmıştık” ki, yıkmayı düşündüğümüz rejimin kurumlarının görünmez eli tarafından, örneğin şiddet uygulamak konusunda belki de provoke ediliyor olabileceğimizi öyle çok da dikkate al(a)mıyor, ya da önemsemiyorduk.
Dediğim gibi… Haklıydık… Tarihsel Materyalizm’in doğrusal çizgisine kapılmıştık… Devrim için acelemiz vardı… Ve nasıl olsa gelecek Sosyalizmi, bir an önce getirmeye çalışıyorduk…
Mevcut rejimin yüzyıllardır köklü bir geleneğe ve güce sahip olduğunu görmezden geliyor, sloganlarımızın ve tahayyüllerimizin naif büyüsüne kapılmış, haklılığımızın mutlaka zafer getireceğinden emin, çok sevdiğimiz Devrim yolunda dosdoğru ilerliyorduk.
…………………………………
Kıbrıslı 78’liler, Türkiye’deki 78’in gençlik örgütleri ve Türkiye Marksist siyasi hareketleriyle birlikte, başta üniversitelere yönelen sivil faşist saldırılara ve devletin sivil ve resmi silahlı güçlerinin baskısına karşı, okullarında, sokaklarda, mitinglerde ve hatta hapishanelerde her zaman omuz omuza hep bir dayanışma ve mücadele içerisinde olmuşlardı.
78 Kuşağı Kıbrıslı öğrenciler, 78 Kuşağının yasal ve yasa dışı gösteri ve mitinglerinde yer almış, polis ve Ülkücü saldırılarına karşı okullarını savunmuş, çatışmalarda Türkiyeli yoldaşlarıyla omuz omuza dövüşmüş ve sonuçta bu kavgalarda altısı ölmüş, birçoğu yaralanmış, gözaltında veya tutuklu olarak hapis yatmış, bir kısmı okulunu yarım bırakarak adaya, Kıbrıs'a dönmek zorunda kalmış, hatta Türkiye’den "siyasi nedenlerle" diye sınır dışı edilen Kıbrıslılar bile olmuştu.
12 Eylül 1980’e doğru yol alınırken, Türkiye’nin sokaklarında can güvenliğinin ortadan kalktığı, oluk-oluk kanın aktığı o günlerde, Kıbrıslı öğrenciler Türkiye’de 78 Kuşağının kavgasından bir an olsun ayrılmayı düşünmemişlerdi.
Ne zaman 78 Kuşağının yıllarıyla ilgili bir konu açılacak, bir tartışma başlayacak olsa, şimdi artık saçına ak düşmüş dostlarımın, o dönemin gençliğinin cesurluğundan, fedakarlığından, paylaşımından, dayanışmasından, masumluğundan, arkadaşlığından ve yoldaşlığından bahsettiklerine şahit olurum.
Diyeceğim şu ki biz 70’li yılların ikinci yarısında, Türk'ü, Kürt'ü, Ermeni'si, Laz'ı, Çerkez'i ve Kıbrıslısıyla, 78’liler olarak, Türkiye Devrimine de, Dünya Devrimine de o kadar çok inanmış bir kuşaktık ki...
Ve galiba biraz inanç, biraz gençliğin tehlikeyi seven maceracılığı, içten ve samimi ve yoldaşça kurulan bağları ve fedakarlığın uç sınırlarını zorlayan öfkeli ve o celalli hal-i pür melaliyle…
Gerçekten de “Biz hem Devrime çok inanmış ve hem de onu çok sevmiştik!”
(1) Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Cilt 8, Sol, Murat Gültekingil, İletişim Yay, sf.15
(2) KÖGEF, Kıbrıs Yüksek Öğrenim Gençlik Federasyonu. TKP ve İGD yanlısı Kıbrıslı öğrencilerin Türkiye’deki öğrenci örgütü...

24 Kasım 2009 Salı

78 Kuşağı'nın Sınıfsal Kökenleri

















Türkiye'deki yurtlarının kapatılmasını protesto etmek amacıyla Mersinden Feribotla geldikleri Mağusa Limanında, 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrenciler bavulları ve pankartlarıyla.

Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez
LE FONTAİNE

78 KUŞAĞI KIBRISLILAR
Biz Kıbrıslı gençler, 1963'ten 1974 yılına kadar, adanın %5’i kadar bir coğrafyaya sıkışmıştık. Dahası bu %5’in toplamı, Kıbrıslırumlardan arınmış, çepeçevre sınırlarında 11 yıl süreyle mücahit denen Kıbrıslıtürk askerlerin nöbet tuttuğu, irili ufaklı kurtarılmış adacıklardan oluşuyordu. Uzun yıllar dışa kapalı, Kıbrıslırumlara göre de daha yoksul olan ve belki de kelimenin tam anlamıyla bir getto yaşamıydı sıkıştığımız bu adacıklar. Gettolarda günlük hayat beklendiği üzere dışa kapalı, dolayısıyla içe dönük ve daha çok tarım ve hizmet sektörü ağırlıklı küçük ölçekli birimlerin memurluk ve askerlikle tamamlandığı, kendi kendine yetmeyen fakir bir ekonomik yapılanmadan ibaretti.
Bu gettolarda toplanmış Kıbrıslı Türkler, sınırlı-sabit bir gelire sahip, kimi işçi, çiftçi, esnaf, zanaatkar küçük ölçekli üreticiler ve düzenli bir gelire sahip olmayan, kimisi de mücahit (maaşlı asker), memur, öğretmen ve polis gibi aylık sabit ve düzenli bir gelire sahip ailelerden ibaretti. Biz 78 Kuşağı Kıbrıslılar da ekonomik durumu kısıtlı bu ailelerin çocuklarıydık.
Özellikle 1963-68 arası yıllarda ada coğrafyasının küçük adacıklarında (gettolarda) sıkışıp kalmıştık. 1968-1974 yılları arasında ise söz konusu bu getto yaşamından kafamızı çıkarabilecek kadar nefeslenmiş, bir gettodan diğerine serbestçe seyahat etmeye başlamıştık. Hatta bir kısım Kıbrıslıtürk, Kıbrıslırumlar'ın bulunduğu bölgelerde ücretli işçi olarak çalışmaya bile başlamıştı.
İşte biz 78 Kuşağı da, o yılların ölçüleriyle bir genelleme yapacak olursak, çoğunluğu orta halli veya birkaç basamak daha alt gelir gurubundan, sınıfsal olarak varsıl olmayan, ama tamamen işçi de sayılmayan ailelerden geliyorduk.
78 kuşağı Kıbrıslı üniversitelilerin Türkiye’ye tahsile gider gitmez sol düşünce ve ideolojiyi benimsemekte güçlük çekmeyip, 78 kuşağı siyasi hareketleri ile hemen kaynaşmalarının bir nedeni de gelmiş oldukları ailelerin bu sınıfsal kökleri ve ekonomik durumlarıydı.
Dolayısıyla 78 Kuşağından Kıbrıslı öğrenciler, üç aşağı beş yukarı kendileriyle aynı ekonomik koşullara sahip Türkiyeli öğrencilerle sol ideolojide buluşmakta pek zorluk çekmemişlerdi.
Özellikle biz Kıbrıslı öğrencilerin 11 yıl süren getto yaşamlarımızdaki kuşatılmışlık, çocukluk ve de ergenlik dönemlerimizde adadaki iki toplumun çok seyrek de olsa silahlı çatışmalarına, toplumsal gerginliklerine şahit olmuş, bizleri, 1975-80 yılları arasında, Türkiye’de adeta iç savaşı andıran çatışma ortamına önceden hazır hale getirmişti.
Biraz da bu nedenle 1974 sonrasında biz Kıbrıslılar yüksek öğrenim için gitmiş olduğumuz Türkiye'de, oradaki Devrimci siyasi hareketlerle birlikte dayanışmaya girmekte pek de tereddüt etmemiştik.
O yıllarda “hak, adalet, eşitlik” kavramlarının hayat bulduğu yepyeni bir toplum kuracak olmanın, Devrim'in tahayyülü ile yanıp tutuşan Türkiyeli yoldaşlarımızla birlikte hareket ediyorduk. Çoğunluğumuzu illa ki bir sınıf ve tabakaya sığıştırmak gerekiyorsa, "varsıllıktan oldukça uzak, nispeten düşük gelirli ailelerden gelmiş sosyo-ekonomi düzlemde halk gençliği” kavramına denk düşen bir tanım bize uygun muydu?
Sanırım uygundu.
………………………………………….
Yoksullar, hep zengin olmanın hayalini mi görürler?
Belki de bu dürtüyle üniversiteye giderken birçoğumuzun aklında; “daha iyi bir gelecek için illa da bir yüksek öğrenim kurumundan mezun olmak” vardı.
Ama nedense epeyce Kıbrıslı öğrenci de, yüksek öğrenim yıllarında en az dersleri kadar, Devrim’i ve Devrimciliği de önemseyecekti.
Kıbrıs’ın ada olması, nüfusunun ve dolayısıyla öğrenci sayısının sınırlı oluşu dönemin Kıbrıslı 78 Kuşağını sınıflandırmakta ampirik bir gözlemi olanaklı kılıyordu.
Ya Türkiyeli 78'li gençliğin sınıfsal kökenleri?
78 KUŞAĞI TÜRKİYELİ ÖĞRENCİLER
68 Kuşağının sonuna yetişen, ardından 78 Kuşağını tümüyle yaşamış, içerisinde benim de yer aldığım Halkın Kurtuluşu taraftarı gençliğe üniversitemiz (ODTÜ) ile sınırlı olsa da bir dönem önderlik de etmiş eski yoldaşlarımdan Nezih Yaşar, bugünden bakınca, yaşadığımız o geçmişin dayandığı kültürü ve sınıfı şöyle değerlendirmiş. Biraz uzun ama aynen aktarıyorum:
“ODTÜ'ye girdiğimde, çevremdeki insanların kimler olduğunu anlamaya çalışmıştım. Her çeşidinden vardı. Fakat bana benzeyenlerin yeterince çok olduğunu düşünüyordum; kasabalıların.
Sonra çok zamanım oldu, çok düşündüm, fakat hala rakamlara dayalı hale getirmeyi denemedim. Kasabalı olan ya da kasabalı yaşayanlar çoktuk diye düşünüyorum. O yıllar, benim gibilerin üniversitelere yığılmaya başladığı ilk yıllardı. Daha önce gelenler de vardı ama onların ana babaları da yeterince okumuştu. Memur, asker, doktor, öğretmen çocuklarıydı.
Nasıl olduysa sıra bize gelmişti; ötekilerin yanında işçi, köylü, esnaf çocukları da üniversiteye girebiliyordu. Canlarını dişlerine takıp bizi okutmaya çalışan ana babalarımız mıydı belirleyici olan, yoksa kapitalizmin yerel nitelikli işgücü ihtiyacının gelişmesi miydi? Yoksa bizi çağıran bir şeyler mi vardı; çocukluktan çıkmaya çalıştığımız günlerde okuyup dinlediklerimizde, görüp gözlediklerimizde.
Zıpzıp diye Gırgır daha yokken çıkan bir çizgi roman dergisi vardı. Alternatifiydi diye söylemiyorum; zamandaki yerini ayırt edeyim istedim sadece. Steve ve John (umarım doğru yazmışımdır isimlerini) diye iki otomobil yarışçısının öyküleri olduğunu hatırlıyorum. Normal yaşamlarında da TIR şoförüydüler. Otomobil yarışçılığını kendime yeterince uzak görmüşüm ki, TIR şoförlüğü düşlerim vardı. Çok çeşitli ülkelere gidiyorlardı. Müthiş canım çekerdi yabancı diyarları. Ne yapsam yabancı kalacaklarını düşündüğümü hatırlıyorum, ama görmeyi oralardan geçmeyi çok istediğimden emindim. Yakında 60’lı yaşlardan bahsedeceğim yurtdışına çıktığımı söylemem zor.
Evet, asıl anlatmak istediğim benim üniversite yıllarımın; halk çocuklarının üniversitelere yığınlar halinde gelmeye başladığı neredeyse ilk yıllar olduğuydu. 68’lilerde de vardı, onların öykülerine bakınca da görüyoruz, ama yaygınlaşma bizimle başladı gibime geliyor.
Biz de baktık ve gördük ki; ortada çok adaletsiz bir durum var. Çözüm de yıllar öncesinden tanımlanmış. Deliler gibi okuduğumuzu ve ister Marx okuyalım ister Aziz Nesin, her şeyin bizi, hem sınıfsal hem ulusal ezilmişliklerimize karsı hissettiklerimizde, doğruladığını hatırlıyorum.
Başka çaremiz olduğunu da düşünmüyorum ama 71-75 arasını yaşayanlar, bir biçimde 68'in kuyruğuna takılmak yerine "sahip oldukları özgünlüğü" geliştirmeyi ya da sürdürmeyi becerebilselerdi 80 virajını başka türlü dönerdik duygusunu içimden atamadım.
71-75 arasını ODTÜ'de yaşayanların özgünlüklerinden söz etmek abartılı kaçabilir. Benimki de bir hissiyat zaten. Bilimsel temellendirme dertlerim de yok zaten; fakat açıklık, samimiyet ve dürüstlük insanlar arasındaki ilişkilerin doğal niteliğiymiş gibi gelirdi bana. Bütün sorunlar
yetemeyişlerimizdeydi sanki. Açıklıktan yana kimsenin tasası yoktu da, açıklığı beceremeyebiliyorduk mesela.
6 aylık olduğunu bilmeden başladığımız boykottan; girdiğimiz arayıştaki gibi berrak, pırıl pırıl, "bilimsel" yaklaşımlarla çıkabilseydik, çok şey başka türlü olurdu: “ODTÜ Etkisi”ne inanış bir tür.
Fakat dedim ya, başka çaremiz yoktu. Çünkü tarihimiz yoktu; kasabalardan çıkıp gelmiştik ve kasabalar kapitalizmle daha yeni tanışıyorlardı.
Bu kadar çok çarpılmasaydık, bazılarımız biraz daha dirençli, bazılarımız diğerleri kadar cesur olsaydı, bu kadar çok “acele”miz olmasaydı da yakın geçmişimizin arkasına geçmek yerine önüne geçebilseydik…
Allaha, kitaplarına, meleklerine, peygamberlerine ve ahret günüyle birlikte "iyinin de kötünün de Allahtan geldiğine", yani kadere inanılmasını ister İslam. Diğerlerini geçebilirsiniz de, ama bu kader işi; her türlü din, inanç ve ideolojide; hatta bilimde bile, var gibime geliyor. Maddi koşulların olgunlaşmamış olmasını tarif ederken yaptığımızın adını “kader” koysak mesela...
"Calculus"u ilk dönemde çözecek kadar pratik olsaydım, (aylarca Fisher bana baktı, ben ona baktım.) mesela İsmet'le başka türlü bir muhabbetimiz olurdu. Nebil'in sesi de daha o zamandan bugünkü gibi çıkardı.
Hayallerimiz bile TIR şoförlüğünden öteye uzanamayınca, çok eksik kaldık. Hayallerinin sınırı olmayanların hakkını yememek için kendi payıma konuştuğumu belirtmem kaçınılmaz.
Bir fırsat bulursam gene devam ederim. Kendimi biraz bu öykünün görgü tanığı olarak görüyorum. Ve aslında belki, öykü bu da değil. Yazacak 15-20 gün zamanım olsa, herkese kendi döneminin özgünlüklerini öne çıkarma hakkı vererek benim dönemin hazırlık ve birinci sınıf ortamı üzerine olan gözlemlerimi sürdürebilmek isterdim. O zamanlar, “devrimci hava” baskın da değil, "fon"daydı. Fakat o günlerde müthiş şeyler biriktiğini hep hissettim diye hatırlıyorum. Yalnız ne kadar zorlarsam zorlayayım anılar gelmiyor aklıma; esas olarak güzel şeyler yaşadığımızı düşünüyorum ve bazı değerlendirme izlerine ulaşabiliyorum; o kadar… Belirgin iz ise kasabalılık…” (1)
Yazmış olduğu kısa 78 öyküsünde Nezih o yıllardaki anılarıyla bugünkü gözlemlerini harmanlayıp birçok tespitlerde bulunuyor.
78 Kuşağının öne çıkan belirleyici unsuru olarak, sınıfsal açıdan “Halk çocukları”, kültür ya da zihniyet olarak “Kasabalılık” kavramlarını kullanıyor.
O yıllarda aşırı derecede çarpıldığımızı, yeterince direnç gösterilmediğini, daha cesaretli olunabileceğini, çok acele edildiğini, 68’in ötesine bir türlü geçip de kendi 78’imizin özgün hareketini yaratamadığımızdan dem vuruyor.
78 Kuşağının hayallerinin bile tahayyülündeki TIR şoförlüğünden öteye uzanamadığını yazıyor.
Bunun için de herkese kendi döneminin özgünlüklerini öne çıkarma hakkı vermek suretiyle o döneme ait belleğimizde kalan ne varsa yazılmasını talep ediyor.
Her ne kadar 78’i yazma nedenlerim arasında Nezih’in bu gerekçesi kaçınılmaz olarak yer alıyorsa da, beni aynı zamanda biraz da Kıbrıs solunun bugünkü hal-i pür melali ilgilendirdiği için o yılları yazmaya koyulmuş bulunuyorum.
…………………………………………….
Biz 78 Kuşağı Kıbrıslıların Türkiyeli yoldaşlarımızla paylaşmış olduğumuz ve neredeyse ailemizle olan ilişkilerimiz kadar yakın ve kutsal değer atfettiğimiz “78’liliğimizi” yeniden değerlendirmenin şimdi çok daha önemli olduğunu düşünmekteyim.
Birkaç kez yazdım. Yine yazmış olayım. O yıllarda Türkiye’ye yüksek öğrenime giden Kıbrıslı öğrenciler sabit maaşları olan mücahit, öğretmen ve memurla, sınırlı kazanca sahip olan işçi, çiftçi ve esnaf ailelerden gelmekteydiler. Hani ne varsıl ve ne de çok yoksuldular. Sınırlı, artmayan ve artacağı "ümitsiz vaka" bir gelire sahiptiler.
Dolayısıyla biz de sınırlı gelire sahip ailelerimize pek maddi yük getirmemek zorundaydık. Demek istediğim biz 78’li Kıbrıslılar, müsrif olmamaya, tutumlu davranmaya özen göstermesi gereken kişilerdik. Nitekim mümkün olduğu kadar kısıtlı bir parayla idare etmeyi o yıllarda içselleştirdiğimizi düşündüğüm için, bu konuda bir genelleme yapmanın, en azından 78 Kuşağı Kıbrıslıların ne olmadıklarını (ki varsıl değillerdi) yazmanın mümkün olduğunu düşünmekteyim.
Ne diye yazdım bütün bunları?
O yılların yaşam koşullarını göz önünde tutmak, okurun bugün ile kıyasını yapabilmesi için elbette.
YAŞAM KALİTESİ FARKI
Demek istediğim şu ki, sosyo ekonomik açıdan biz 78 kuşağı gelir düzeyi bakımından “orta halli” olan ailelerden geliyor olsak da, bugünün orta halli ailelerinden gelen üniversiteli öğrencileriyle kendi dönemimizi karşılaştırdığımızda, bizim onların yanında oldukça “fakir” bir yaşam standardına sahip olduğumuz söylenebilir.
Çünkü bugünün gençlerine göre hem daha az maddi imkanlara ve hem de daha fakir yaşam biçimlerine sahiptik.
Daha yoksul yaşam biçiminden kastım bugünün gençlerinden çok daha geri teknolojileri kullanmak zorunda oluşumuzdu.
Örneğin uçak ücretleri pahalı ve Kıbrıs’tan Türkiye’ye uçak seferleri seyrekti. Buna karşılık gemi ve otobüsle yolculuk nispeten daha ucuzdu. Bu nedenle örneğin tatillerde Türkiye’den adaya dönerken birçoğumuz otobüslerle sekiz saat Mersin’e kara yoluyla gidiyor, oradan da feribotla Mağusa’ya kadar 10 saatlik bir deniz yolculuğuna daha katlanmak zorunda kalıyorduk.
Bu mesafe uçakla bir saat kadar sürüyordu ki, buna göre biz 78’li Kıbrıslı öğrencilerin birçoğu ilk yıllarda Kıbrıs’a gidip gelirken 17 saat daha çok yolculuk yapmak zorunda kalıyorduk. Elbette 17 saat daha uzun olan otobüs-feribot yolculuğunu tercih ediyor olmamızın çok önemli bir nedeni vardı:
Ulaşımın maliyeti.
Sonuçta hava ulaşımına göre, daha ucuz olan ve fakat 17 saat daha çok süren kara ve deniz yolculuğuna katlanmak zorunda kalıyorduk.
O yıllarda öyle telefonun ahizesini kaldırıp da numarayı çevirince Kıbrıs’ta birisine bugün olduğu gibi anında ulaşabilmek mümkün değildi. Önce Türkiye’deki telefon santralinde çalışan memurlardan birisine, Kıbrıs’ta arayacağımız numarayı yazdırıyorduk. Sonra da aradığımız telefonunun bağlanması için dakikalar hatta bazen saatlerce sıramızın gelmesini beklemeye koyuluyorduk. Evimizde telefon yoktu. (Kıbrıs’ta 1975-80 yılları arasında her eve, her dükkana henüz telefon bağlanmış değildi) Dolayısıyla telefonu olan komşuyu arar, anneme veya evden birisine çağırmasını beklerdim. Şanslıysak hemen evden birisi gelir, değilsek aradığımız kişi gelene kadar geçen zamanın parasını da ödemek zorunda kalırdık. Bazen de annemi başka hangi gün arayacağımı komşuya söyler, çok acil bir durum varsa (ki her nedense olmazdı) aileme ileteceğim notu bildirirdim.
Tabii öyle sık sık da telefon açamazdık. Çünkü hem denizaşırı telefon ücretleri pahalı, hem de yazmış olduğum gibi birçoğumuzun Kıbrıs’taki evinde telefon yoktu.
1970'li yıllarda revaçta olan haberleşme yöntemi hala 'mektup'tu. Ancak mektuplar postaya verildikten nadiren bir hafta sonra, genel olarak on beş günde Kıbrıs'taki adrese ulaşırdı. Bazen bir mektubun ulaşmasının bir ayı bulduğu bile olurdu. Birkaç defasında yazmış olduğum mektubun, ben Kıbrıs'a gittikten sonra eve ulaştığına bile şahit olmuştum.
Şimdi artık teknoloji cep telefonunun tuşlarına basar basmaz aramak istediğimizi bize, bizi de arayanımıza anında ulaştırıyor.
O yıllarda cep telefonu, bizim tahayyül edemediğimiz bir haberleşme aracıydı.
Konu açılmışken yazmaya devam edeyim.
Yine o yıllarda ODTÜ’de “Fortran Four” diye bir Bilgisayar dersimiz vardı. Aslında seçmeli ders olarak almıştım. O derste çok basit bilgisayar programlarının yazılımı öğretilirdi.
Bunun için önce yüzlerce kartı “Punchcard” denen bir makinede deliyor, deldiğimiz kartları diziyor, lastikle bağlayıp devasa bir alette okunması için görevliye teslim ediyorduk. Bir kaç gün sonra gidip upuzun mavi çizgili çıktı (output) kağıdını alıyorduk. Çıktı’ya bakarak programın çalışıp çalışmadığını görüyor, yanlış (error) varsa sıralı kartlarımızdan hangisini yanlış delmiş olduğumuza bakıp o kartı buluyor, yeniden delmek için sıraya giriyor ve sonra da okunması için tekrardan görevli memura teslim ediyorduk.
Demek istediğim bugün ekranda görüp bir saniyede düzelterek çözebildiğimiz küçük bir hatayı gidermek için, o yıllarda en az bir gün bekledikten sonra halledebiliyorduk.
Dolayısıyla 70'li yılların yaşam tarzını daha iyi anlayabilmede ya o zamanın yaşam koşullarını, teknolojisini ve elbette baskın kültürünü iyi bilmek ya da bizzat o yılları yaşamak gerektiğini düşünüyorum.
Başka aklımda yer etmiş günlük yaşam mekanı olarak bir çoğumuzun yemek yediği okul kafeteryaları, çay içilip sohbet edilen yurt kantinleri ve yurt odalarımız vardı. Hem geyik muhabbetlerinin hasının, hem de bizlerin ateşli siyasi tartışmalara tutuştuğumuz ve örgütlendiğimiz ortak mekanlarımızdı bu yerler...
Kısa sürede kolayca yapılabildiği ve ucuza mal olduğu için çay demlemek, Türkiye’deki tüm sohbetlerimizin önünü açan ilk ortak alışkanlığımız olmuştu. Çay demleme veya demli çay içme kültürünün kazanılmasıyla uzun çay sohbetlerimiz ateşli siyasi tartışmalarımızın en güzel molaları olurdu.
Çok sık olmasa da en çok burs ya da nakdi yardım parasının elime geçtiği dönemlerde uğradığım, dönemin “fast-food”cuları olarak tanımlanabilecek ayaküstü tükürük köftecileri, dönerciler, kokoreççiler, Kebap 49’lar; ya da Adana ve Urfa Kebapçıları, Lahmacuncular ve de pilav üstü kuru ile ünlenmiş köşe başı lokantaları...
Bütün bunlar her 78’li öğrenci gibi benim de ara sıra uğradığım mekanlardı.
Böylece bu yaşam tarzıyla bir bakıma burjuva sınıfların lüks mekanlarından (modern lokantalar ile o yıllarda rağbette olan Disko gibi eğlence yerleri) uzak kalmış oluyorduk. Ve nihayet bu hayat tarzı biz 78’lileri, kısıtlı ve sınırlı gelire sahip işçi, esnaf ve memur grubu ile gecekondularda yaşayan insanlara çok uzak kılmıyor, aynı zamanda düşünsel anlamda da gönüllerimizde taht kurmuş Sol, Sosyalizm ve Devrim tahayyüllerimizle pek ters düşmüş olmamanın rahatlığını duyumsuyorduk
Öte yandan ailelerimizin bize sağladığı maddi olanaklar ne dışarıda yemek yeme kültürü ne tatile gidebilme ne de öyle zırt-pırt uçakla seyahat edebilme olanağı veriyordu... Değil üniversiteye giderken, mezun olduktan sonra da, öyle özel otomobilimiz olacak kadar ya da otobüs ve dolmuşa değil de iki kere düşünmeden taksi'ye binecek kadar varsıl bir yaşamımız olmamıştı.
………………………………………………………
(1) Nezih Yaşar ODTÜ’de okuduğu yıllarda bir dönem ismi öne çıkmış aynı siyasi hareket içerisinde buluştuğum 78 Kuşağından Türkiyeli bir yoldaşım.

20 Kasım 2009 Cuma

78 Kuşağı ve Yüksek Öğrenim Gençliği


Yıl 1980: 12 Eylül öncesi. ODTÜ İdari İlimler Futbol Takımı Devrim Stadyumunda.

Hiç bir şey bir fikirden daha tehlikeli değildir. Eğer o fikir sahip olduğunuz tek fikirse.
EMILE CHARTEIN

78 Kuşağını doğum tarihlerine göre kategorize edecek olursak:
1957 doğumluların yaşça 78 Kuşağının tam da merkezinde yer aldığını yazmıştık. 1957 yılının üç-dört yıl öncesiyle, üç-dört yıl sonrası doğanları da bu kuşağa eklediğimiz zaman kabaca 78 Kuşağına girenlerin yaş sınırını da belirlemiş oluruz.
1975-80 yılları arasında Kıbrıslı öğrencilerin üniversite giriş sınavlarında başarı oranları bugüne göre oldukça yüksekti. Dahası öğrenim özgürlüğü ve can güvenliğinin garantisinin olmadığı ve belki de Türkiye'de yüksek öğretimin en çetin zaman dilimine denk gelen bu dönemde, Kıbrıslı öğrencilerin genel olarak derslerinde başarılı olduklarını yazmak mümkün. Sadece başarılı değil, aynı zamanda büyük bir çoğunluğu da yine 78 Kuşağının mücadelesinde ismi öne çıkmış öğrencilerdi.
ÜNİVERSİTEYE GİRİŞTE KIBRISLILARA ÖZEL KONTENJAN
78 Kuşağı döneminin başlangıcı sayabileceğimiz 1974 yılında Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunması, yani Kıbrıs savaşı nedeniyle, Kıbrıslı öğrencilere tanınmış olan özel üniversite kontenjanları dolayısıyla o yıllarda yüksek öğrenime devam etmeye niyeti olan Kıbrıslı öğrencilerden neredeyse tek bir kimse dahi açıkta kalmamıştı.
Böylece 20 Temmuz 1974 Kıbrıs savaşı ve devamındaki üç dört yıl içerisinde, her zamankinden daha çok sayıda Kıbrıslı öğrencinin Türkiye’deki yüksek öğrenim kurumlarına yerleştirildiğini görüyoruz.
Burada şu soruyu ortaya atmak sanırım yanlış olmayacaktır.
20 Temmuz 1974'ü takip eden yıllarda Türkiye yüksek öğrenim kurumlarında Üniversite sınavına girmiş Kıbrıslı Lise mezunu öğrencilerin neredeyse tümüne yakınını kapsayacak şekilde “özel kontenjan hakkı” tanınmasının gerekçesi sadece Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalesi miydi?
Savaş, 1974 yılında olmuş ve bitmişti. Buna rağmen 1978 yılına kadar sınavlarda başarılı olamayan Kıbrıslı öğrencilere Türkiye Üniversitelerine girişleri için özel kontenjanlar verilmeye devam edilmesinin hikmeti neydi?
Gerçi Kıbrıslı öğrenciler, sadece 20 Temmuz 1974 sonrasında değil, bu tarihten çok önceleri de Türkiye üniversitelerinde yabancı uyruklulara tanınan özel kontenjanlardan yararlanarak giriş yapmışlardı. Bunda o tarihlerde başta Hürriyet gazetesi olmak üzere basının, “Kıbrıslıtürklerin adada Elenlerin katliamlarına maruz kaldıkları” şeklindeki abartılı haberleri, Kıbrıslıların Türkiye ile birleşmeye can atan "mazlum mücahitler" olarak milliyetçi-mukaddesatçı bir söylem üzerinden takdimi, bu kontenjanların verilmesinde epeyce etkili olmuştu. Ek olarak Menderes hükümetinin, "iç politikada avantaj sağlamak", Türkiye derin devletinin de “Kıbrıs'ın İstirdat Planı" stratejisini (1) gerçekleştirmek amacıyla, Türkiye'de okuyan Kıbrıslı öğrencilerden de yararlanılmış, Türkiye halkının ve gençliğinin sokaklara ve meydanlara dökülüp “Kıbrıs Türktür” mitingleri düzenlenmesinin önü açılmış, sonuçta Kıbrıs sorununun Türkiye kamuoyunda bir “milli dava” olarak benimsetilmesi başarılmıştı.
Kıbrıs sorunu bir kez Türkiye’nin milli davası olarak takdim edilince, Kıbrıslıtürkler denizaşırı da olsa, Türkiye’ye çok yakın bir adanın mazlum soydaş ve ırkdaşları olarak kabul görmüşler, böylece Menderes hükümeti döneminden başlayarak Batı Trakya’dakilerin yanısıra, Kıbrıslı Türkler de “ırkdaş ve soydaş olarak içselleştirilip”, Türkiye Üniversitelerinde kontenjanlardan bol miktarda yararlanmaları sağlanmıştı. Sanırım 1974 yılına kadar Türkiye’de basının da katkısıyla Kıbrıs konusunda yaratılan ve iktidar erkinin yanısıra, hükümet ve muhalefetin de "milli dava" olarak sahip çıktığı yukarıda kaba hatlarıyla özetlediğimiz Kıbrıs sorunu dolayısıyla, Kıbrıslı Türklere karşı, Yunanistan arkaladığı Kıbrıslırumlar tarafından zulme uğratılıp mazlum kılındıkları için “acımak” ile elde silah mücahit olarak Yunanlıların torunları sayılan Kıbrıslı Rumlara karşı savaşıp direndikleri için Türkiye kamuoyunda Kıbrıslı Türklere karşı oluşmuş duygusal bir sempati vardı. Batı Trakya Sorunu gibi, Kıbrıs Sorunu da uzunca bir dönem ve hala Türk Milliyetçiliğinin gıdasını teşkil etmeye devam etmekte olduğu göz önüne alındığında, sanırım Kıbrıslı öğrencilere gerek 68 Kuşağı öncesinde, gerekse 68 ve 78 Kuşağı yıllarında neden bol miktarda kontenjan verildiği de daha iyi anlaşılmış olur.
BİR İZMİR ANISI
Yeri gelmişken yukarıda anlattıklarınla ilgili olabileceğini düşündüğüm bir de anımı burada aktarmanın yerde olacağını düşünüyorum.
Türkiye’de üniversitede ilk yılımdı. 1976 Şubatı’nda İzmir Kemeraltı’nda akşamleyin çocuk satıcıların “Makarios yedi yerinden bıçaklandı” diye bağır çağır satmakta oldukları bir gazeteyi satın aldığım ve büyük bir heyecanla Bornova Yurtları’ndaki Kıbrıslı arkadaşlarıma ulaştırdığım o geceyi daha dünmüş gibi hatırlıyorum. Adını unuttuğum bu "akşam gazetesi"nin ön sayfasında iri ve kapkara puntolarla yer alan "Makarios Yedi Yerinden Bıçaklandı" manşetinin altındaki haber yazısı, üç beş farklı kelime ve bir kaç cümlelik yorum katılarak gazetenin manşetindeki haberin değişik cümlelerle tekrar edilmiş haliydi. Güya bir Türk hafiye gizlice Makarios’un sarayına girmiş ve onu yedi yerinden bıçaklayarak, yakalanmadan kaçmayı da başarmıştı. Gazete böylece adaletin yerine geldiğini ve Türk fedai'nin "yedi bıçak darbesi" ile Kıbrıslı Türklerin intikamının da alınmış olduğunu müjdeliyordu.
O gece, benden yaşça daha büyük ve söz konusu akşam gazetesinin bu tür asparagas haberleri konusunda epey tecrübesi bulunan Kıbrıslı yoldaşım Özkan Varoğlu, bıyık altı bir tebessümle gazetenin bu haberini pek ciddiye almamamı, aslında haberin basit bir yalandan ibaret olma ihtimalinin %99 olduğunu söylediğinde, kendimi "acemi bir aptal" olarak hissetmiş miydim?
Eh sanırım...
Aradan birkaç gün geçtikten sonra bu gibi olayların daha önceki Kıbrıslı öğrencilerin de başlarından geçmiş olduğunu, İzmir’de yayınlanan bu tür akşam gazetelerinin satış yapabilmek gailesiyle sıkça bu tür “asparagas haber” yöntemlerine başvurduklarını öğrenecektim.
KIBRISLILAR TÜRKLEŞTİRİLMELİ...
Şimdi başa dönüp şu soruları soralım...
Kıbrıslı öğrencilere yüksek öğrenim kontenjanı verilirken, Türkiye devletinin ve hükümetlerinin bundan umduğu birşey var mıydı?
Çok sayıda Kıbrıslı öğrencinin Türkiye üniversitelerine girişi, “Kıbrıslıların Türkleştirilmesi” çabalarıyla da ilişkili olabilir miydi?
Bu Türkiye derin devletinin ve kökü taa Menderes hükümeti dönemine kadar uzanan iktidar erkinin siyasi olarak öngördüğü bilinçli bir eğitim politikası mıydı?
Gerçi Kıbrıslı öğrenciler yüksek öğrenim öncesinde, ilkokuldan başlayarak orta ve lise yıllarında da Türkiye milli eğitiminin tedrisatına yakın bir eğitim alıyorlardı. Dolayısıyla altı yıllık ilkokul ve altı yıllık da orta eğitimi olmak üzere toplam oniki yıl boyunca Türkiye’dekine benzer bir milli eğitim ve kültür politikası Kıbrıs'ta da uygulanıyordu. Bu arada az sayıda da olsa adaya Türkiye'den öğretmenlerin gönderilmesi, Türkiye Cumhuriyetinin milli günlerinin Kıbrıslılar arasında da kutlanması, Türkiye basının Kıbrıs'la ilgili en küçük bir olayı kaçırmayarak anında içerideki Türk Milliyetçiliğini harekete geçirecek şekilde habere dönüştürmesi...
Bütün bunlar çok önceden Türkiye'nin "Kıbrıslıların Türkleştirilmesi" çabalarıyla ilgili eylem ve düşüncelerini ele veren gelişmelerdi.
Zaten 1950’li yıllardan başlayarak 68 Kuşağına kadar geçen sürede Türkiye’nin ana caddelerinde ve meydanlarında toplanarak, “Ya Taksim, Ya Ölüm”; “Ordu Kıbrıs'a” diye sloganlar atan, “Kıbrıs Türktür Türk Kalacaktır” diye Türkiye gençliği ile birlikte bağır çağır gösteriler ve mitingler yapmaları için çok sayıda Kıbrıslı Türk öğrenci, Türkiye devletinden dolaylı ya da dolaysız teşvik görüyorlardı.
Biraz geçmişe gidildiğinde hatırlanacağı üzere İstanbul'da 6-7 Eylül olaylarını başlatan, devrin Menderes hükümeti desteğindeki "Kıbrıs Türktür Cemiyeti" de, 1950'li yıllarda Kıbrıs sorununu bahane ederek Türk Milliyetçiliği ile ırkçılığını ateşlemek için, o yıllarda Türkiye'de öğrenim gören Kıbrıslı öğrencileri de zaman zaman yanlarına alarak Türkiye'nin pek çok yerinde bizzat devlet ve hükümet desteğiyle mitingler düzenlemişlerdi.
Ya 1964 yılında Kıbrıs'ta bir kıyı köyü olan Erenköy’e çıka(rıla)n gençler?
“Adaya Türkiye çıkarma yapıyor” diye gemilere bindirilip Özel Harp Dairesi'nde görevli birkaç Türkiyeli subay ile adaya gönderilen ve bir kısmı da tecrübesizliği nedeniyle ölen ve yaralanan gençler, Türkiye'nin çeşitli üniversitelerinde eğitim görmekte olan gönüllü Kıbrıslı öğrenciler değil miydiler?
Demek istediğim 1974 yılından başlayarak artan sayıda Kıbrıslı öğrencinin Türkiye yüksek öğretim kurumlarına alınma çabasının Türkiye'deki mevcut hükümet ve devlet açısından önemli sayabileceğimiz nedenleri vardı ve bir nedeni de "Kıbrıslıların Türkleştirilmesi" çabasıyla ilgili olandı ve milliyetçilikle ilgiliydi.
Ancak yazımızın ilerleyen bölümlerinde de göreceğimiz gibi, Türkiye hükümetleri ile derin devletinin “Kıbrıslıların Türkleştirilmesine” dönük çabaları, özellikle 78 kuşağı yıllarında geri tepecek, Kıbrıslı ve Türkiyeli 78 Kuşağı gençler birlikte hareket etmeye başlayınca, Türkiye devleti ve dönemin MC Hükümetlerinin Kıbrıslı öğrencilere karşı tavrı, ilk defa ters yönde işleyecekti. Böylece bir yandan sol'un gelişmesine bağlı olarak Kıbrıslı öğrencilere tanınan bu kontenjanlar ağır-ağır “görünmez bir el” tarafından azaltılacak, diğer yandan da 78 Kuşağı Kıbrıs öğrencilerin bir arada kaldığı yurtlar kapatılmaya, Türkiye 78 Kuşağıyla birlikte hareket eden Devrimci Kıbrıslı öğrencilerin burs ve nakdi yardım paraları kesilmeye, ikamet tezkerelerini tazelemeye giden Devrimci Kıbrıslı öğrencilere Emniyet Şube'lerindeki özellikle ülkücü polisler tarafından hakaret edilmeye başlanacaktı.
Hele de üniversitelerde olaylara karıştıkları gerekçesiyle hapsedilen Kıbrıslı öğrencilere sadece sol görüşlü oldukları için değil, Rüzgarlı karakolunda ifademi alan jandarmanın dediği gibi Türkiye'nin biz Kıbrıslıları kurtarmış olduğundan hareketle bol "nankörler" nutukları da atılacaktı.
Hepsi bu kadar olsa. 78'li olmanın Türkiyelisi Kıbrıslısı yoktu. Bu nedenle işkence, dayak, hakaret ve hapislik...
Silahlı saldırılar, yaralanmalar.
Ve ölümler.
78 Kuşağı döneminde tam altı Kıbrıslı öğrenci vurularak öldürüldü.
Kıbrıs yüksek öğrenim gençliği ilk defa bu kadar kalabalık bir şekilde ancak 78 Kuşağı döneminde Türkleştirilmeyi değil ama Türkiye 78 Kuşağı ile enternasyonalist bir birlik ruhuyla mücadele etmeyi ve dayanışmayı benimsemişti.
...................................................................
TÜRKİYE KIBRISLILAR İÇİN BAŞKA BİR COĞRAFYA ve FARKLI BİR YAŞAMDI
Lise hayatımızdan hemen sonra çoğumuz ilk defa yurt dışına çıkıyorduk. Yüksek öğrenim için gittiğimiz Türkiye, biz Kıbrıslı öğrenciler için devasa büyüklükte bir coğrafyaydı.
Gerçi 20 Temmuz 1974’le birlikte, adadaki dar getto yaşamından çıkıp çok daha geniş bir bölgede - adanın Kuzey Kıbrıs olan anılan bugünkü coğrafyası- yaşamaya başlamıştık. Hemen bir yıl sonrasında ise yaşantımızın ikinci büyük değişikliği ile karşılaşmış, Türkiye’nin Kıbrıs’a göre çok daha büyük olan kentlerinin, çok daha karmaşık yaşamlarına adeta balıklama atlamıştık.
Türkiye’ye ayak basar basmaz, vardığımız bu yeni coğrafyanın bir adalı için devasa büyüklükte olan, aynı zamanda Kıbrıs'ın basit ve yeknesak yaşamından oldukça farklı ve karmaşık yapısıyla yüzleşince doğrusu epeyce afallamıştık.
Çünkü 1974 yılına kadar değil yurt dışına çıkmak, gettolara sıkışmış yaşantımız nedeniyle Kıbrıs’ın belli başlı birçok yerini bile gezip görememiştik.
İlk kez feribota binmek, ilk kez 10 saat gibi uzun bir denizyolu seyahatine çıkmak, (Mağusa-Mersin denizyolu) ilk kez sekiz saat süre ile karayolunda seyahat (Mersin-Ankara) ederek başlayan Türkiye yolculuğumuza, sonraki yıllarda bile alışmamız hiç de kolay olmayacaktı.
Ankara’ya girerken koca kenti çeviren yüksek tepeleri üzerine kurulmuş, yolları çamurdan, teneke damlı evlerin bulunduğu bir “gecekondu ormanı” ile ilk defa karşılaştığımda, otobüsteki Kıbrıslı arkadaşlarımla gördüğümüz bu fakirlik ve karmaşa karşısında oldukça şaşırdığımızı hatırlıyorum.
Bu insanlar karda kışta her gün evlerini inşa etmiş oldukları bu tepelerin üzerine nasıl bir zorlukla çıkıyor ve yine her gün nasıl binbir zahmetle iniyorlardı ki? Kenti çevreleyen gecekondularına bakınca, Türkiye'nin başkentinde yaşamın çok çetin ve ürkünç yüzü ile karşılaşıyorduk. Ya da bana öyle geliyordu.
Ankara'ya vardıktan bir gün sonra, kentin büyük cadde ve bulvarlarını dolduran gürültülü araç ve kalabalık yaya trafiğinde epeyce sersemlediğimi hatırlıyorum.
Daha önce normal yaşamımda hiç bu kadar çok insan kalabalıklarıyla karşılaşmamıştım. Kızılay’dan Tunus'a doğru yürüdüğüm ilk gün, başımın kazan gibi şiştiğini, oldukça sersemlediğimi hatırlıyorum.
Lise diplomamızın Türkiye’deki liselere denkliğini tasdik etmek için kulaklarımda uğultular, başımda zonklamalar, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kapısından içeriye adımımı attığım o gün hala gözümün hala önünde... Kendimi sadece bir başka ülkede değil, fakat aynı zamanda yabancısı olduğum bambaşka bir dünyada hissetmiştim.
Bir Kıbrıslı için buraları oldukça gürültülü, yeterince karmaşık ve aşırı kalabalıktı. Kitaplarda okuduğumun, tahayyülümde canlandırdığımın aksine, şimdi kendi coğrafyamı Türkiye’nin, kendimi de buraların bir parçası olarak içselleştiremiyordum. Benim gözümde Türkiye, ayrı bir coğrafya olduğu kadar, başka bir ülke ve farklı bir yaşamdı.
VATAN HASRETİ DENEN ŞEY
Daha geleli birkaç gün olmasına rağmen daha şimdiden Kıbrıs hasretiyle yanıp tutuşuyordum. Daha şimdiden okulum bitince küçüklüğümden beridir yaşadığım topraklara, Kıbrıs’a, ailemin, komşularımın, arkadaşlarımın yanına döneceğim günü düşünmeye başlamıştım.
Türkiye‘de ilk izlenimlerim ve ilk günlerimde düşündüklerim aşağı yukarı böyle şeylerdi.
Biz Kıbrıslı 78’liler, adamızın dışa kapalı getto yaşantısını, tenha, sakin, yeknesak ve herkesin birbirini tanıdığı o sade hayat tarzını o kadar çok kanıksamıştık ki! Bu nedenle Türkiye'ye geldiğimiz ilk günlerde, Mersin ve Ankara şehirlerinin cadde ve bulvarlarında yüzleştiğimiz büyük kalabalıklarla karmaşık ve gürültülü kent hayatı arasında birer şaşkın ördek gibi dolanıp durmuştuk.
İlginçtir Türkiye’ye geldiğim ilk günlerimde, karşılaştığım her Kıbrıslı öğrenci, beni, kaybetmiş olduğum bir şeyi bulmuşum gibi sevindiriyor, her gördüğüm Kıbrıslıda, mahalleme, aileme, komşularıma, liseli arkadaşlarıma, Lefkoşa’ya, Akdeniz'e ait bir şeyler keşfetmeye çalışıyordum.
“Vatan Hasreti” denen hüzün ve heyecan gibi duygulanımlar soyut değil de, evim, mahallem, arkadaşlarım gibi elle tutulur ve gözle görülür somut şeyler miydi?
Sanırım...
İlk kez Üniversiteye gidiyorduk, ancak birçoğumuzun yanında kendisine eşlik eden anne ve babası yoktu. O yılların Kıbrıslı anne ve babaları bugüne göre akademik olarak çok daha az eğitimliydiler. Birçoğu ilkokulu ancak bitirebilmişti. Tabii ki yoksulluk da vardı. Ancak herkesin iyi kötü bir mesleği, bir işi vardı.
Neden bizimle gelmemişti anne ve babalarımız?
Belki eğitimsizliğin verdiği ilgisizlikten, belki ekonomik (babam gonomiya derdi) olsun diye, belki de herkesin işi gücü vardı da bize güvenmeleri daha çok işlerine geliyordu.
.............................................................
KIBRISLILAR SADECE ÜNİVERSİTEYE DEĞİL 78'E DE KAYDOLDULAR
1975-76 yıllarında, bir yıl içerisinde bir Kıbrıslı için Türkiye'yi çok hızlı dolaştım diyebilirim. Mersin, sonra Ankara’nın Aşağı Ayrancı semtindeki Erkek Öğrenci Yurdu, İzmir’in “İnciraltı ve Bornova Öğrenci Yurtları”nda, Adana’da birkaç günlüğüne Kıbrıslı öğrencilerin evleri ve nihayet “ODTÜ Yurtları”nda bulundum
İlk bir yıl içerisinde dolaştığım bu mekanlarda Devrimci olmayan bir Kıbrıslı öğrenciye rastlamış olduğumu hatırlamıyorum.
Devrimcilik o yılların üniversite gençliğinde aynı zamanda moda gibi popüler bir şeydi.
Belki de bu nedenle Türkiye’de Devrimci olmak, birçok üniversitede çok hızlı çevre edinmenin de önemli bir önkoşuluydu.
Kıbrıslı 78 Kuşağı öğrencilerin okul tatillerinde adada bulunmaları, gençlik içerisinde siyasi çalışmalar yapmaları, sonraki yıllarda özellikle Liseli öğrencilerin de daha Türkiye'ye yüksek öğrenime gelmezden önce sol fikirlerle tanışmalarına yol açacaktı.
Böylece Türkiye’ye gelen Kıbrıslı öğrenciler, daha ilk anda 78 Kuşağı ağabeylerini karşılarında buldular.
Üniversiteye yeni gelenler, aslında sadece üniversitelere değil, 78 Kuşağının fraksiyonlarına da kaydolmaya başladılar. Bu arada kendilerinden önceki Kıbrıslılardan sadece siyasi nutuk değil, okula kayıt olmak, kalacak yer bulmak, çevre edinmek, derslerine yardımcı olmak ile ilgili olarak da büyük destek gördüler. Kendilerini ilginç fedakarlıkların, paylaşımların gerçekleştiği komün yaşamlarının ortasında buldular. Sonuçta 78 Kuşağı Kıbrıslı gençler, hem üniversite öncesinde adada, hem de yüksek öğrenime gedlikleri Türkiye'de çoğalmaya başladılar.
........................................................
KOMÜNİST OLMAK
"Türkiye 78 Kuşağının popüler ideolojisi Marxizm’di."
Üniversiteli olur olmaz, Doktor, Mimar, Mühendis, Ekonomist, İşletmeci, Sosyal Bilimci, Öğretmen adayı olduğumuz gibi, aynı zamanda bir siyasi hareketin de taraftarı oluyorduk. Her ne kadar hangi siyasi harekete dahil olduğumuz ilk başta bizim bilinçli bir tercihimiz olmasa da, taraftarı olduğumuz siyasi hareketin görüşlerini zamanla öğreniyor ve bilinçleniyorduk.
Yani biz 78'lilerin sola, Marxizm'e dair bilinci genellikle bir siyasi hareket içerisinde gelişip şekilleniyordu.
Aynı siyasi hareket içerisinde olmanın bir kutsal ya da gizemli tarafı vardı. Hani anlatılmaz ama yaşanınca anlaşılır cinsten. Ancak o yılları yaşayanlar, 78'liler bunu bilir.
Yine de başlıklar halinde yazmaya çalışayım.
Birbirimizle dayanışma içerisinde olmayı, ilişkilerimizi çıkarcılıktan uzak tutmayı, galiba biraz da cemaat gibi birbirimize hep yakın durmayı içselleştirmiştik.
Üniversite eğitimimizin yanısıra Marks, Lenin, Sosyalizm üzerine kitaplar, daha çok Sovyet yazarlarından romanlar, kendi siyasi hareketimizin dergi ve gazetelerini okuyor, seyrek de olsa üçer beşer gruplar halinde toplanıp Sosyalizm üzerine "eğitim çalışmaları" yapıyor, Türkiye siyasi hareketleri arasındaki tartışmalara katılıyor, Kıbrıslılar derneğinde heyecan katsayısı yüksek bitmek bilmeyen sert sohbetlere girişiyor, kulaktan dolma, kitabi, okuyarak, tartışarak bir şekilde sol fikirlerle tanışıyorduk.
Ancak gelin görün ki öyle “ben Komünistim” deyince Komünist olunmuyordu.
Elbette bu işin diploması falan yoktu.
Budist olup da Nirvanaya ulaşmak gibi birşey miydi? İşte öyle karışık merhaleleri olan hem zor ve hem de zahmetli bir şeydi Komünist olmak diye konuşur ve düşünürdük.
Tabii Kıbrıslı olmanın avantajları olduğu gibi dezavantajları da vardı. Başınız siyasi rejimle öyle büyük derde girecek ve siyasi bir hüküm yiyecek olursanız, yabancı uyruklu olduğunuzdan dolayı yurt dışına paketlenebilme ihtimaliniz yüksekti.
Nitekim bir kuşak önce 68 Kuşağından birçok Kıbrıslı öğrenci, 12 Mart Askeri Darbesi sonrasında sırf Devrimci oldukları, 68 Kuşağı siyasi hareketlerle birlikte hareket ettikleri için Türkiye'den "yabancı uyruklu" olmaları nedeniyle ihraç edilmişlerdi.
Konu açılmışken 78 Kuşağı döneminde ODTÜ'den mezun olduktan sonra 12 Eylül döneminin ilk yıllarında yine ODTÜ'de mezun olduğu Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde master yapmakta olan Kıbrıslı bir arkadaşımızın polis nezaretinde Esenboğa Hava Alanı'na kadar götürülerek uçağa bindirildiğini ve bu şekilde Türkiye'den sınır dışı edildiğini de yazmış olayım.
Komünist Toplumun kurulması için mücadele edenlere, Sosyalist, Komünist denilebileceği gibi, “Proleter Devrimci” veya “İşçi Sınıfı Sosyalisti” de deniyordu. Proleter Devrimci olmak, aslında “Profesyonel Devrimci” olmak gibi bir şeydi. Ancak bu profesyonellik, Devrim için çalışmanın karşılığında, sanırım çalışanın yaşamını idame edebilmesiyle ilgili bir olaydı. Yani Profesyonel Devrimci'nin maddi olarak kazanç sağlamakla ilgili bir yanı yoktu.
Tam da marşlardaki gibi; “Devrimci demek, inanmış demek, kendini bu davaya adamış demek”ti. Marksist-Leninist teoriyi, fedakarlığı, sabrı, sevgiyi, ezilenin, sömürülenin ve haksızlığa uğrayanın yanında olmayı, alt tabakaların acılarını içselleştirmeyi gerektiren bir yaşam biçimiydi Devrimcilik. İşçilerin, yoksulların en az varsıllar kadar refah içerisinde yaşamaları gerektiğini savunmak, adil olmak, ekonomide tüm insanların eşitliğini savunmak demekti.
Ve tabii ki bütün bunların gerçekleşmesi için toplumda maddi zenginliği ve yönetsel alanları ellerinde tutan sınıf, zümre ve kastlara yarayan mevcut düzeni değiştirmek, üretim araçlarının özel mülkiyetine son verip, Sosyalist bir düzen kurmak demekti. Bütün bunları gerçekleştirmek için de toplumda fedakar, cesur, Marksist-Leninist teori ile donanmış, hem Profesyonel Devrimci (Proleter Devrimci) (2) hem de siyasi hareket için çalışacak kadrolara ihtiyaç vardı.
Öte yandan “Herkesten Yeteneğine Göre İş, Herkese İhtiyacı Kadar Aş” şiarının, hem de bu şiarın hedeflediği komünist topluma ulaşmakla ilgili romantikliğimizin olanca hızıyla biz üniversiteli gençlerin hiç de azımsanmayacak bir katkısı vardı 78'e. Üstelik bizim Devrimci Romantizmimizin sınırları sadece Türkiye ile de sınırlı değildi ki. Dünya’ya Devrim'in kzıl rengini yaymak yaymak gibi çok ulvi tahayyüllerimiz vardı.
Ulusal saplantılardan uzaktık. ODTÜ Devrim Stadyumu'nda askeri bando eşliğinde Türklerin "İstiklal Marşı" çalındığında, tüm siyasi hareketler buna hazırlıksız yakalanmıştık. Buna rağmen duraksamaksızın ve sanki aniden örgütlenmişiz gibi "Enternasyonal Marşı"nı okumaya başlamıştık. Bayrak, Asker, ulusal sınırların kutsallığı, ulusal kimlik vb. kavramların değil, enternasyonalist ve evrensel olanın peşindeydik.
Gerçekten de öyle miydik?
Bu konuda en azından ben öyleydik diye düşünüyorum.
Belki biraz daha zamanımız olsaydı, hani 12 Eylül darbesi biraz daha gecikseydi, ulusal olmayan bir devrimin peşinden gitmek gerektiği konusunda daha net, daha ikirciksiz düşüncelerimiz olurdu...
Sadece Türkiye, Kıbrıs, Avrupa, Ortadoğu, Uzakdoğu halkları için değil, yerküre üzerinde savaşsız, sömürüsüz, eşit ve adil bir yaşamın egemen olacağı, hiçbir ulus, kast ve sınıfın diğerine analık, babalık ya da bir şekilde üstünlük sağlayamayacağı, üretimin firmalara ve sahiplerine "azami kar" değil insanlara "azami fayda" sağlayacağı, bunun için de yeryüzünde özel mülkiyetin ilga edip yerine "insanmerkezli" “Enternasyonal bir Dünya Düzeni” kurmayı tahayyül ediyorduk.
Tahayyül etmekle kalmıyor, böyle bir düzeni yeryüzüne hakim kılmak için siyasetin bu Enternasyonalist kavgasında, Türkiye'de, Ankara'da ya da önemli bir eğitim merkezi olan ODTÜ'de Devrim'e katkımız olsun istiyorduk.
Gerçekten böyle mi istiyorduk?
Bugün solun toz duman olmuş haline bakınca ister istemez insanın aklına, "gerçekten de böyle miydik?" sorusu takılıp kalıyor.
Belki de ben o zaman öyle algıladığım ya da öyle sandığım için hem geçmişte, hem de hala yanılıyorum...
Yukarıda da vurgulamış olduğum gibi. Keşke biraz daha zamanımız olsaydı. Keşke 12 Eylül birkaç yıl daha gecikseydi de belki siyasi hareketler de siyasi düşüncelerini hem biraz daha detaylı, hem de daha netleştirmiş olurlardı belki...
Yıllar sonra bugün yeniden o yılları düşününce aslında solun Türkiye'de uzun yıllar yasaklı olmasının da bir sonucu olarak teorik ve pratik birikimsizliği olduğunun hatırda tutularak 78'in değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Ama 12 Eylül'ün ölçüsüz güç kullanımı karşısında yenilgimizin ağırlığına rağmen, 78'liler olarak o yıllarda kurduğumuz o "anlatılmaz ama yaşanır" cinsinden yoldaşça bağların, hala bugün bir şekilde etkisi sürüyor ve onu bir kenara atamıyorsak ve geçmişimize kutsi birşeyler atfediyorsak...
Bütün bunlar, o yılların biz 78'liler için ne denli önemli olduğunu göstermiyor mu?
Ve biz 78'lilerin Komünizmi böyle bir şey miydi?
Bizim komünizmimizde, pasifist olarak anılmaktansa şiddet yanlısı gözükmek, varsıl olmaktansa yoksul olmak, dahası varsıl bir eşitlikten çok yoksul bir eşitlik mi daha ağır basıyordu.
Bu nedenle mi varsılların yaşam kalitesi ile özdeşleşmeyecek olsa da, üretimin, üretimde verimliliğin ve üretimde kalitenin hangi dürtülerle artırılabileceğine ve de “daha kaliteli bir yaşam nasıl olur”a pek kafa yormuyorduk.
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren öcü olarak tanıtılmış, yasaklanmış, taraftarları katledilmiş, dahası lanetlenmek isteyenlere uzun yıllar boyunca suratlarına tükürür gibi "komünist" denmiş bu ülkede kalabalıklaşıp yüksek sesle komünizmi tartışmamız da mı önemsizdi?
78 Kuşağı yüksek öğrenim gençliği'nin, yabancı kaynaklı her düşünceye şüpheyle bakan ve altında bir komplo yatmış olabileceğini düşünen bu ülkede, solun, sosyalizmin, komünizmin, marksizmin, leninizmin, birçok yabancı siyasi düşünürün ve romancının okunmasını, tartışılmasını, pratik hayatta onların düşüncelerinin örnek alınmasını savunmakla da çok şeyler yapmıştı.
Ne mutlu biz 78'lilere.
Bunlarla da yetinmemişti 78'li yüksek öğrenim gençliği.
Fedakar, inanmış ve Devrimi çok sevmiş, üniversite öğrencisi arkadaşlarımızın bir kısmının “Proleter Devrimci” olabilmek uğruna, gönüllü olarak okullarını yarıda bıraktıkları yıllardı o yıllar.
Devrim yapmayı, Üniversitede okumaktan daha çok önemsemişlerdi ki, siyasi hareketlerinin Devrim mücadelesine daha çok katkıda bulunmak için birçoğu okullarını ve derslerini asmak zorunda kalmışlardı.
Koordineli ve planlı olarak süren polis baskısı ve ülkücü saldırılarına karşı yoksul mahallelerdeki emekçileri Devrimci harekete kazandırmaya çalışmışlardı.
Sanırım 78 Kuşağının doğum yeri, 68'lilerde olduğu gibi üniversitelerdi.
Biz 78'li yüksek öğrenim gençliği, belki 12 Eylül bir bıçak gibi bizden sonraki kuşaklarla ilişkimizi bir bıçak gibi kesebilmiş olmasaydı, Türkiye'de bir Devrim yapamasak da, örnek alınabilecek çok iyi hallerimizi bırakacaktık.
Geçmiş günlere dalıp da o yılları anımsadığımda, aramızdaki fedakarlıkların, o içtenlikli, o çıkarsız samimiyetlerin, Devrime ne kadar çok inanmış olduğumuzun birer göstergeleri olabileceğini düşünüyorum hep...
………………………………………….
KAVAGALARIMIZ
1974’ü takip eden yıllarda sınırlarından kuş uçurtulmayan Kıbrıs’ta, 1975-80 arasında sürekli temasta olduğumuz tek bir Sosyalist Rum arkadaşımız olmasa da, biz Kıbrısıtürk gençler kendi aramızda Kıbrıslırumlardan habersiz, onların gıyabında, Sosyalist bir Devrim mi, yoksa anti-sömürgeci bir kavga mı vereceğimizi tartışıyor, Sovyet ve AKEL çizgisi dışındaki solu “Goşist” ve "Maocu" diye lanetleyen İGD yanlısı Kıbrıslılarla (KÖGEF'ci) sık-sık sonu "kavgalarla" biten sert tartışmalara girişiyorduk.
Biz 78’li Kıbrıs yüksek öğrenim gençliği. Tıpkı Türkiye’li 78’liler gibi, kimimiz Sovyetler Birliği, kimimiz Arnavutluk, kimimiz Çin, kimimiz de Vietkong ve Latin ülkelerindeki solcu gerilla gruplarını kendimize örnek alırken, birbirimize karşı tartışmalarda daima, sekter, kırıcı ve dışlayıcıydık.
“Revizyonistler”, “Oportünistler”, “Orta yolcular”, “Kuyrukçular”, “Şabloncular”, "Sosyal Şovenler", "Sol Komünist Çocukluk Hastalığı"dan mıuzdarip olanlar, “Sosyal Emperyalistler”, “Sosyal Faşistler”, “Goşistler”, “Maocular” vb...
Eleştiri okları havada uçuşuyordu...
Zaman zaman birbirimize karşı şiddete bile başvuruyorduk.
Örneğin Ankara'da bu kavgalar sırasında kısa yazılışı AKÖK olan Ankara'daki Kıbrıslı Öğrenciler Derneği yönetimindeki İGD yanlısı grup ile muhalefetteki Dev-Yol, Halkın Kurtuluşu, Kurtuluş ve Troçkist yanlısı öğrencilerin yer aldığı "Devrimci Grup" arasında çıkan birçok kavgada yumruklaşmaların yanında, sopa ve demir çubuklar da kullanılmış, kafalar kırılmış, kavgalarda hastanelik olan bir çok öğrencinin kafalarına dikiş atılmak zorunda kalınmıştı.
Bu kavgaları anılarım bölümünde biraz daha detaylı olarak anlattım...
Kavgalarımızın Devrimin öncüsü saydığımız örneğin Türkiye'deki işçilerle yoksul köylülere nasıl bir fayda sağladığıyla fazla ilgilenmiyorduk. Ya da işçi sınıfı adına en doğru siyasi teoriyi anlatmaya girişiyorduk.
Türkiye'de mevcut rejimin payandaları olan ülkücüler, MİT, Özel Harp Dairesi, devletin sivil elbiseli ajan provokatörleri, Genel Kurmay'ın darbe heveslisi subayları ile "anti-komünist" olası bir askeri darbeye destek olmaya hazır ABD'nin işlerini kolaylaştırdığını biliyor veya akıl ediyor olmamıza rağmen, ne Türkiye 78 Kuşağı ne de büyük ölçüde onları kopya eden biz Kıbrıslı öğrenciler bir türlü kavgalarımızda şiddete başvurmaktan kaçınmıyorduk.
ODTÜ gibi 78'in o zor koşullarında dahi eğitimini üst düzeyde sürdürmeyi becerebilen üniversitedeki öğrencilerin sırasında birbirlerine karşı şiddet uygulamayı, "dağılın lan", "dağıtırım lan burayı" mealinde söylemlerle taraftar ve silah gücü olanın zaman zaman "ali kıran baş kesen" misali kafa kırıp kan dökmeyi "Devrim mücadelesi"ne bağladığını dillendirmekten çekinmemesi bir nevi "kendi ayağına kurşun sıkmak" anlamına gelmiyor muydu?
Hareketin siyasi ilkelerinden taviz vermemek!
Böylece ne kadar "kararlı ve inançlı" olduğumuzu birbirimize ispata girişmek!
Böylece bilerek ya da bilmeyerek örgütlerimizi uğruna mücadele ettiğimiz Devrim'den bile daha çok önemsemiş olmuyor muyduk?
Bütün bunlar ancak o günleri yaşayanların daha iyi anlayabileceği türden, biz 78 Kuşağının en önemli açmazı, aptallığı, onulmaz hastalığı ya da adı ne konursa konsun son tahlilde siyasi hareketlerimizin birbirine üstünlük sağlamak için işin sonunun nereye varacağına, Devrim" kavgasının onca hızından çıkan toz duman ve telaş arasında (bir yandan ülkücülerin, diğer yandan devletin resmi güçlerinin saldırılarının sürdüğü, biraz da taraftar ve örgütlerin deneyimsizliğimizden) çok da kafa yormadığımız ve ne yazık ki şiddet denen olayın peşinden bir şekilde savrulmamız anlamına gelmiyor muydu?
Buna 78'in siyasi körlüğü de diyebilir miydik?
Bu kavgalarımızla birlikte "apolitik" diye küçümsediğimiz öğrenci arkadaşlarımızın bile gerisine düşmüş olmuyor muyduk?
................................
78'Lİ HALLERİMİZ
Biz 78'li yüksek öğrenim gençliği siyasi hareketlerin birbirlerine üstünlük sağlamak için aralarındaki kavgaların peşinden bu kadar çok savrulmasaydık.
Kavgalardan başımızı kaldırabilseydik de gündelik hayatımızda, tahayyül ettiğimiz yüksek yaşam kalitesinin ölçütlerinin neler olabileceğine kafa yorabilseydik diyorum.
Devrim gerçekleşmeden önce, tahayyülümüzdeki Devrimci yaşamları, kendi mevcut hayatımızda içselleştirmek için özel bir çaba gösterseydik...
Devrimcinin görevi sadece ihtilal anı ve o ana ulaşmak ve hazırlanmakla sınırlı bir tahayyülden ibaret miydi de her şeyi Devrim'den sonraya erteliyorduk?
Kaliteli yaşam anlamına gelecek diye aşktan eğlenceye bütün özgürlükleri askıya alıp, daha fakir giyinip daha yoksul yaşayarak, daha çok Marks ve Lenin okuyup daha çok pratik eyleme katılarak, Devrimciliği daha çok benimsemiş ve inancımızı da böylece tazelemiş mi oluyorduk?
O yıllarda ODTÜ'de öğrenci olan Ayşegül Devecioğlu, kendisinin de de dolu dolu yaşadığı 78 Kuşağından kesitleri, bir romancı olarak bize sunduğu "Kuş Diline Öykünen" isimli kitabında, o yılların siyasi hareketlerinin önemli bir zaafını dile getirirken, 78'lilerin neden başarısız olduğuna dair yorumlar da yapmış:
"Biz yepyeni bir hayat öneriyorduk. Ama bu hayatı kendi varoluşumuzda, yarattığımız yaşam biçimleriyle ortaya koyabilme fırsatını kaçırdık. Bizim kendileri için bir umut olmadığımızı hissettiler ve daha savaşmadan bozulmuş bir ordunun askerleri gibi, bayraklarını dürüp evlerine döndüler" (3)
O yıllarda biz 78’liler, her burjuva özentisinin lüks ve pahalı; her lüks veya pahalı şeyin de Burjuva özentisi olabileceğine dair bir önyargıya sahiptik. Bazen bu sarmalın dışına çıkıp eleştiri almamanın en kestirme yolunun, varsıl değil yoksul olmak, dahası onlar gibi giyinmek gerektiğini bile düşünüyorduk.
Zaten bu nedenle, 78 kuşağının giyim tarzı da parka, bot, kot, kadife pantolondan ağırlıklı, kaba-saba ve de paspaldı...
O yıllarda ayağında cilalanmış ve boyalı ayakkabıları ile dolaşan, sinek kaydı tıraş olmuş erkekler ile saçları fönlenmiş, fondotönlü, rujlu, rimelli, püfür–püfür parfüm kokan, pastanelere takılan tipler hiç de revaçta değillerdi.
Bir kız veya erkek arkadaşına, siyasi hareketin bildirisini dağıtmaktan daha çok vakit ayıran öğrenci tipi “makbul devrimci” değildi.
Bakımlı ve giyimi kuşamı şık olan kişiler, Devrimciler arasında "bıyık altı tebessüm"le karşılanıp hani şöyle dalga geçilecek tiplerdi...
Hiç unutmam. ODTÜ'deki ilk yılımda kaldığım birinci yurtta İhsan isimli bir oda arkadaşım vardı. Taraftarı olduğu siyasi hareketin “Tiyatro Kolu”ndaydı. O yıllarda Ankara’nın gecekondu semtlerinde seyrek de olsa, devrimci propagandanın bir biçimi olarak bu tür kültürel faaliyetler de düzenliyordu siyasi hareketler tarafından. Bir defasında gitmiş olduğu turneden üç-dört gün sonra dönen oda arkadaşım banyo yapmak için soyunduğunda, odayı çok ağır bir koku kaplamıştı. Çoraplarını dolaba savurduktan sonra “olmadı” dediğini duydum. Ona neyin olmadığını sorduğumda bana şuna benzer fıkra gibi bir hikaye anlatmıştı:
“Che dağlarda uzun süre kaldıktan sonra bir dere kenarında yıkanmaya karar vermiş. Soyunduğunda donunu savurmuş. Taş'a vurduğunda “tak” diye bir ses çıkmış. Bir gün o sesi bu odada duyacaksın!..."
İhsan'ı ileriki yıllarda sesin peşine düştü mü bilmiyorum. Ama işte öyle de yarı şaka yarı ciddi de hallerimiz vardı.
Bizim kuşağın Devrimcileri aşık olmamaya veya aşıksalar da genellikle pek belli etmemeye çalışırlardı. Bir kız veya erkek arkadaşı varsa eğer, ne kız ne de erkek okul civarında birlikte el-ele gözükmeyi pek istemezlerdi.
Yazmış olduğum gibi çoğumuzun ayağında bot, bacağında kot, sırtında parka vardı. Bir yandan Stalinvari bıyıklarıyla oynayan, bazen tespih çeviren, saçları kısacık kesilmiş, biraz ter, biraz sigara kokan, erkek egemen bir kuşaktı 78 gençliği.
Kızlar da genellikle pek süslenip püslenmezler, erkeler gibi oldukça sade görünmeye çalışırlardı.
Giyim ve kuşamımızdaki bu sadelik, fakirlik veyahut da paspallık, bıyığımızın şekli şemali ile birleşince, bazen Devrimciliğimizi kolayca ele veren ipuçları oluverirlerdi.
En çok da ülkücüler bizim Komünist, biz de onların Faşist olduğunu her nedense bir bakışta anlar, bir sokak başında, okulda ya da mahallede yüz yüze karşılaştığımız durumlarda, sayı ve silah durumuna göre bir taraf kaçar ya da kaçamayıp şiddete maruz kalır, güçlü olan daima diğer tarafa şiddet uygulardı.
Bunlar 78'li yıllarda Türkiye’de çok sık ve kanıksanmış sıradan olaylardı.
İlginçtir Kıbrıs'ta benzer durumlarla karşılaştığımız zaman ülkücülerle en çok karşılıklı söz düellosuna girerdik. Ama bu illa da bir kavga ile sonuçlanmazdı. Türkiye’de devrimci ve ülkücü iki grubun sokaktaki karşılaşmasında, varsa zuladaki sopaların çekildiği, kafaların kolların kırıldığı, varsa silahların patladığı, hemen her zaman kanın aktığı olaylar yaşanırdı.
İlginçtir aynı yıllarda benzeri durumlarda Kıbrıs'ta devrimci-ülkücü sokak kavgasına birkaç yumruklaşma olayı dışında pek rastlanmadı.
Bu yazımın daha öncesinde de bahsetmiş olduğum gibi, sanırım bu durum ada kültürünün kendine has bir özelliği olan; “Türkiye coğrafyasından daha pasifist olmayı” içselleştirmiş olmasıyla ilgili yaşam biçiminden kaynaklanıyordu.
.............................................
(1) İstirdat sözlük anlamı itibarıyla "geri alma" demek. Geri alma ise daha önce ele geçirilmiş veya sahip olunmuşken kaybedilmeyi anlatır. Bu nedenle burada kastedilen geri alma daha önce sahip olunan birşeyi "yeniden ele geçirme" veya "kurtarma"dır. Türkiye derin devletinin söyleminde Kıbrıs adası Osmanlı döneminde bir Türk toprağıydı ve yeniden kurtarılması gerekiyordu. Özel Harp Dairesi Kıbrıs sorumlusu Binbaşı İsmail Tansu konuyla ilgili olarak yazmış olduğu ve Türkiye basınında "devlet içinde devlet'in anlatıldığı" şekilinde tanıtılan kitabında şöyle yazıyor: "TC Hükümetinin izlediği Kıbrıs politikası hangi yönde gelişirse gelişsin bizim şaşmaz hedefimiz; 340 yıl üzerinde bayrağımızı dalgalandırarak Türk vatanının bir parçası yaptığımız Kıbrıs Adasını kurtarmaktı. Buna şartlar elvermediği takdirde hiç olmazsa adanın yarısında Türk hakimiyetini tesis edecek ve Kıbrıslı soydaşlarımızın sahibi bulundukları topraklar üzerinde özgür ve bağımsız Türk devletinin kurulmasını sağlayacaktık." İsmail Tansu, Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu, Mirpa Matbaacılık ve Tic.Ltd. Şti., Ankara Sf. 244.
(2) 78 Kuşağı üniversitelilerin jargonunda tüm zamanını Devrimci mücadeleye hasrederek Devrimciliği bir yaşam biçimi olarak benimseyen kişileri tanımlarken, “Proleter Devrimci”, “Profesyonel Devrimci”, “İşçi Sınıfı Sosyalisti” gibi kavramları kullandıklarını ve tüm bunları “Komünist” olmakla eşdeğer tuttuklarını belirtmiş olalım.
(3) Ayşegül Devecioğlu, Kuş Diline Öykünen, Metis Edebiyat, Sf. 106