
Yıl 1980: 12 Eylül öncesi. ODTÜ İdari İlimler Futbol Takımı Devrim Stadyumunda.
Hiç bir şey bir fikirden daha tehlikeli değildir. Eğer o fikir sahip olduğunuz tek fikirse.
EMILE CHARTEIN
78 Kuşağını doğum tarihlerine göre kategorize edecek olursak:
1957 doğumluların yaşça 78 Kuşağının tam da merkezinde yer aldığını yazmıştık. 1957 yılının üç-dört yıl öncesiyle, üç-dört yıl sonrası doğanları da bu kuşağa eklediğimiz zaman kabaca 78 Kuşağına girenlerin yaş sınırını da belirlemiş oluruz.
1975-80 yılları arasında Kıbrıslı öğrencilerin üniversite giriş sınavlarında başarı oranları bugüne göre oldukça yüksekti. Dahası öğrenim özgürlüğü ve can güvenliğinin garantisinin olmadığı ve belki de Türkiye'de yüksek öğretimin en çetin zaman dilimine denk gelen bu dönemde, Kıbrıslı öğrencilerin genel olarak derslerinde başarılı olduklarını yazmak mümkün. Sadece başarılı değil, aynı zamanda büyük bir çoğunluğu da yine 78 Kuşağının mücadelesinde ismi öne çıkmış öğrencilerdi.
ÜNİVERSİTEYE GİRİŞTE KIBRISLILARA ÖZEL KONTENJAN
78 Kuşağı döneminin başlangıcı sayabileceğimiz 1974 yılında Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunması, yani Kıbrıs savaşı nedeniyle, Kıbrıslı öğrencilere tanınmış olan özel üniversite kontenjanları dolayısıyla o yıllarda yüksek öğrenime devam etmeye niyeti olan Kıbrıslı öğrencilerden neredeyse tek bir kimse dahi açıkta kalmamıştı.
Böylece 20 Temmuz 1974 Kıbrıs savaşı ve devamındaki üç dört yıl içerisinde, her zamankinden daha çok sayıda Kıbrıslı öğrencinin Türkiye’deki yüksek öğrenim kurumlarına yerleştirildiğini görüyoruz.
Burada şu soruyu ortaya atmak sanırım yanlış olmayacaktır.
20 Temmuz 1974'ü takip eden yıllarda Türkiye yüksek öğrenim kurumlarında Üniversite sınavına girmiş Kıbrıslı Lise mezunu öğrencilerin neredeyse tümüne yakınını kapsayacak şekilde “özel kontenjan hakkı” tanınmasının gerekçesi sadece Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalesi miydi?
Savaş, 1974 yılında olmuş ve bitmişti. Buna rağmen 1978 yılına kadar sınavlarda başarılı olamayan Kıbrıslı öğrencilere Türkiye Üniversitelerine girişleri için özel kontenjanlar verilmeye devam edilmesinin hikmeti neydi?
Gerçi Kıbrıslı öğrenciler, sadece 20 Temmuz 1974 sonrasında değil, bu tarihten çok önceleri de Türkiye üniversitelerinde yabancı uyruklulara tanınan özel kontenjanlardan yararlanarak giriş yapmışlardı. Bunda o tarihlerde başta Hürriyet gazetesi olmak üzere basının, “Kıbrıslıtürklerin adada Elenlerin katliamlarına maruz kaldıkları” şeklindeki abartılı haberleri, Kıbrıslıların Türkiye ile birleşmeye can atan "mazlum mücahitler" olarak milliyetçi-mukaddesatçı bir söylem üzerinden takdimi, bu kontenjanların verilmesinde epeyce etkili olmuştu. Ek olarak Menderes hükümetinin, "iç politikada avantaj sağlamak", Türkiye derin devletinin de “Kıbrıs'ın İstirdat Planı" stratejisini (1) gerçekleştirmek amacıyla, Türkiye'de okuyan Kıbrıslı öğrencilerden de yararlanılmış, Türkiye halkının ve gençliğinin sokaklara ve meydanlara dökülüp “Kıbrıs Türktür” mitingleri düzenlenmesinin önü açılmış, sonuçta Kıbrıs sorununun Türkiye kamuoyunda bir “milli dava” olarak benimsetilmesi başarılmıştı.
Kıbrıs sorunu bir kez Türkiye’nin milli davası olarak takdim edilince, Kıbrıslıtürkler denizaşırı da olsa, Türkiye’ye çok yakın bir adanın mazlum soydaş ve ırkdaşları olarak kabul görmüşler, böylece Menderes hükümeti döneminden başlayarak Batı Trakya’dakilerin yanısıra, Kıbrıslı Türkler de “ırkdaş ve soydaş olarak içselleştirilip”, Türkiye Üniversitelerinde kontenjanlardan bol miktarda yararlanmaları sağlanmıştı. Sanırım 1974 yılına kadar Türkiye’de basının da katkısıyla Kıbrıs konusunda yaratılan ve iktidar erkinin yanısıra, hükümet ve muhalefetin de "milli dava" olarak sahip çıktığı yukarıda kaba hatlarıyla özetlediğimiz Kıbrıs sorunu dolayısıyla, Kıbrıslı Türklere karşı, Yunanistan arkaladığı Kıbrıslırumlar tarafından zulme uğratılıp mazlum kılındıkları için “acımak” ile elde silah mücahit olarak Yunanlıların torunları sayılan Kıbrıslı Rumlara karşı savaşıp direndikleri için Türkiye kamuoyunda Kıbrıslı Türklere karşı oluşmuş duygusal bir sempati vardı. Batı Trakya Sorunu gibi, Kıbrıs Sorunu da uzunca bir dönem ve hala Türk Milliyetçiliğinin gıdasını teşkil etmeye devam etmekte olduğu göz önüne alındığında, sanırım Kıbrıslı öğrencilere gerek 68 Kuşağı öncesinde, gerekse 68 ve 78 Kuşağı yıllarında neden bol miktarda kontenjan verildiği de daha iyi anlaşılmış olur.
BİR İZMİR ANISI
Yeri gelmişken yukarıda anlattıklarınla ilgili olabileceğini düşündüğüm bir de anımı burada aktarmanın yerde olacağını düşünüyorum.
Türkiye’de üniversitede ilk yılımdı. 1976 Şubatı’nda İzmir Kemeraltı’nda akşamleyin çocuk satıcıların “Makarios yedi yerinden bıçaklandı” diye bağır çağır satmakta oldukları bir gazeteyi satın aldığım ve büyük bir heyecanla Bornova Yurtları’ndaki Kıbrıslı arkadaşlarıma ulaştırdığım o geceyi daha dünmüş gibi hatırlıyorum. Adını unuttuğum bu "akşam gazetesi"nin ön sayfasında iri ve kapkara puntolarla yer alan "Makarios Yedi Yerinden Bıçaklandı" manşetinin altındaki haber yazısı, üç beş farklı kelime ve bir kaç cümlelik yorum katılarak gazetenin manşetindeki haberin değişik cümlelerle tekrar edilmiş haliydi. Güya bir Türk hafiye gizlice Makarios’un sarayına girmiş ve onu yedi yerinden bıçaklayarak, yakalanmadan kaçmayı da başarmıştı. Gazete böylece adaletin yerine geldiğini ve Türk fedai'nin "yedi bıçak darbesi" ile Kıbrıslı Türklerin intikamının da alınmış olduğunu müjdeliyordu.
O gece, benden yaşça daha büyük ve söz konusu akşam gazetesinin bu tür asparagas haberleri konusunda epey tecrübesi bulunan Kıbrıslı yoldaşım Özkan Varoğlu, bıyık altı bir tebessümle gazetenin bu haberini pek ciddiye almamamı, aslında haberin basit bir yalandan ibaret olma ihtimalinin %99 olduğunu söylediğinde, kendimi "acemi bir aptal" olarak hissetmiş miydim?
Eh sanırım...
Aradan birkaç gün geçtikten sonra bu gibi olayların daha önceki Kıbrıslı öğrencilerin de başlarından geçmiş olduğunu, İzmir’de yayınlanan bu tür akşam gazetelerinin satış yapabilmek gailesiyle sıkça bu tür “asparagas haber” yöntemlerine başvurduklarını öğrenecektim.
KIBRISLILAR TÜRKLEŞTİRİLMELİ...
Şimdi başa dönüp şu soruları soralım...
Kıbrıslı öğrencilere yüksek öğrenim kontenjanı verilirken, Türkiye devletinin ve hükümetlerinin bundan umduğu birşey var mıydı?
Çok sayıda Kıbrıslı öğrencinin Türkiye üniversitelerine girişi, “Kıbrıslıların Türkleştirilmesi” çabalarıyla da ilişkili olabilir miydi?
Bu Türkiye derin devletinin ve kökü taa Menderes hükümeti dönemine kadar uzanan iktidar erkinin siyasi olarak öngördüğü bilinçli bir eğitim politikası mıydı?
Gerçi Kıbrıslı öğrenciler yüksek öğrenim öncesinde, ilkokuldan başlayarak orta ve lise yıllarında da Türkiye milli eğitiminin tedrisatına yakın bir eğitim alıyorlardı. Dolayısıyla altı yıllık ilkokul ve altı yıllık da orta eğitimi olmak üzere toplam oniki yıl boyunca Türkiye’dekine benzer bir milli eğitim ve kültür politikası Kıbrıs'ta da uygulanıyordu. Bu arada az sayıda da olsa adaya Türkiye'den öğretmenlerin gönderilmesi, Türkiye Cumhuriyetinin milli günlerinin Kıbrıslılar arasında da kutlanması, Türkiye basının Kıbrıs'la ilgili en küçük bir olayı kaçırmayarak anında içerideki Türk Milliyetçiliğini harekete geçirecek şekilde habere dönüştürmesi...
Bütün bunlar çok önceden Türkiye'nin "Kıbrıslıların Türkleştirilmesi" çabalarıyla ilgili eylem ve düşüncelerini ele veren gelişmelerdi.
Zaten 1950’li yıllardan başlayarak 68 Kuşağına kadar geçen sürede Türkiye’nin ana caddelerinde ve meydanlarında toplanarak, “Ya Taksim, Ya Ölüm”; “Ordu Kıbrıs'a” diye sloganlar atan, “Kıbrıs Türktür Türk Kalacaktır” diye Türkiye gençliği ile birlikte bağır çağır gösteriler ve mitingler yapmaları için çok sayıda Kıbrıslı Türk öğrenci, Türkiye devletinden dolaylı ya da dolaysız teşvik görüyorlardı.
Biraz geçmişe gidildiğinde hatırlanacağı üzere İstanbul'da 6-7 Eylül olaylarını başlatan, devrin Menderes hükümeti desteğindeki "Kıbrıs Türktür Cemiyeti" de, 1950'li yıllarda Kıbrıs sorununu bahane ederek Türk Milliyetçiliği ile ırkçılığını ateşlemek için, o yıllarda Türkiye'de öğrenim gören Kıbrıslı öğrencileri de zaman zaman yanlarına alarak Türkiye'nin pek çok yerinde bizzat devlet ve hükümet desteğiyle mitingler düzenlemişlerdi.
Ya 1964 yılında Kıbrıs'ta bir kıyı köyü olan Erenköy’e çıka(rıla)n gençler?
“Adaya Türkiye çıkarma yapıyor” diye gemilere bindirilip Özel Harp Dairesi'nde görevli birkaç Türkiyeli subay ile adaya gönderilen ve bir kısmı da tecrübesizliği nedeniyle ölen ve yaralanan gençler, Türkiye'nin çeşitli üniversitelerinde eğitim görmekte olan gönüllü Kıbrıslı öğrenciler değil miydiler?
Demek istediğim 1974 yılından başlayarak artan sayıda Kıbrıslı öğrencinin Türkiye yüksek öğretim kurumlarına alınma çabasının Türkiye'deki mevcut hükümet ve devlet açısından önemli sayabileceğimiz nedenleri vardı ve bir nedeni de "Kıbrıslıların Türkleştirilmesi" çabasıyla ilgili olandı ve milliyetçilikle ilgiliydi.
Ancak yazımızın ilerleyen bölümlerinde de göreceğimiz gibi, Türkiye hükümetleri ile derin devletinin “Kıbrıslıların Türkleştirilmesine” dönük çabaları, özellikle 78 kuşağı yıllarında geri tepecek, Kıbrıslı ve Türkiyeli 78 Kuşağı gençler birlikte hareket etmeye başlayınca, Türkiye devleti ve dönemin MC Hükümetlerinin Kıbrıslı öğrencilere karşı tavrı, ilk defa ters yönde işleyecekti. Böylece bir yandan sol'un gelişmesine bağlı olarak Kıbrıslı öğrencilere tanınan bu kontenjanlar ağır-ağır “görünmez bir el” tarafından azaltılacak, diğer yandan da 78 Kuşağı Kıbrıs öğrencilerin bir arada kaldığı yurtlar kapatılmaya, Türkiye 78 Kuşağıyla birlikte hareket eden Devrimci Kıbrıslı öğrencilerin burs ve nakdi yardım paraları kesilmeye, ikamet tezkerelerini tazelemeye giden Devrimci Kıbrıslı öğrencilere Emniyet Şube'lerindeki özellikle ülkücü polisler tarafından hakaret edilmeye başlanacaktı.
Hele de üniversitelerde olaylara karıştıkları gerekçesiyle hapsedilen Kıbrıslı öğrencilere sadece sol görüşlü oldukları için değil, Rüzgarlı karakolunda ifademi alan jandarmanın dediği gibi Türkiye'nin biz Kıbrıslıları kurtarmış olduğundan hareketle bol "nankörler" nutukları da atılacaktı.
Hepsi bu kadar olsa. 78'li olmanın Türkiyelisi Kıbrıslısı yoktu. Bu nedenle işkence, dayak, hakaret ve hapislik...
Silahlı saldırılar, yaralanmalar.
Ve ölümler.
78 Kuşağı döneminde tam altı Kıbrıslı öğrenci vurularak öldürüldü.
Kıbrıs yüksek öğrenim gençliği ilk defa bu kadar kalabalık bir şekilde ancak 78 Kuşağı döneminde Türkleştirilmeyi değil ama Türkiye 78 Kuşağı ile enternasyonalist bir birlik ruhuyla mücadele etmeyi ve dayanışmayı benimsemişti.
...................................................................
TÜRKİYE KIBRISLILAR İÇİN BAŞKA BİR COĞRAFYA ve FARKLI BİR YAŞAMDI
Lise hayatımızdan hemen sonra çoğumuz ilk defa yurt dışına çıkıyorduk. Yüksek öğrenim için gittiğimiz Türkiye, biz Kıbrıslı öğrenciler için devasa büyüklükte bir coğrafyaydı.
Gerçi 20 Temmuz 1974’le birlikte, adadaki dar getto yaşamından çıkıp çok daha geniş bir bölgede - adanın Kuzey Kıbrıs olan anılan bugünkü coğrafyası- yaşamaya başlamıştık. Hemen bir yıl sonrasında ise yaşantımızın ikinci büyük değişikliği ile karşılaşmış, Türkiye’nin Kıbrıs’a göre çok daha büyük olan kentlerinin, çok daha karmaşık yaşamlarına adeta balıklama atlamıştık.
Türkiye’ye ayak basar basmaz, vardığımız bu yeni coğrafyanın bir adalı için devasa büyüklükte olan, aynı zamanda Kıbrıs'ın basit ve yeknesak yaşamından oldukça farklı ve karmaşık yapısıyla yüzleşince doğrusu epeyce afallamıştık.
Çünkü 1974 yılına kadar değil yurt dışına çıkmak, gettolara sıkışmış yaşantımız nedeniyle Kıbrıs’ın belli başlı birçok yerini bile gezip görememiştik.
İlk kez feribota binmek, ilk kez 10 saat gibi uzun bir denizyolu seyahatine çıkmak, (Mağusa-Mersin denizyolu) ilk kez sekiz saat süre ile karayolunda seyahat (Mersin-Ankara) ederek başlayan Türkiye yolculuğumuza, sonraki yıllarda bile alışmamız hiç de kolay olmayacaktı.
Ankara’ya girerken koca kenti çeviren yüksek tepeleri üzerine kurulmuş, yolları çamurdan, teneke damlı evlerin bulunduğu bir “gecekondu ormanı” ile ilk defa karşılaştığımda, otobüsteki Kıbrıslı arkadaşlarımla gördüğümüz bu fakirlik ve karmaşa karşısında oldukça şaşırdığımızı hatırlıyorum.
Bu insanlar karda kışta her gün evlerini inşa etmiş oldukları bu tepelerin üzerine nasıl bir zorlukla çıkıyor ve yine her gün nasıl binbir zahmetle iniyorlardı ki? Kenti çevreleyen gecekondularına bakınca, Türkiye'nin başkentinde yaşamın çok çetin ve ürkünç yüzü ile karşılaşıyorduk. Ya da bana öyle geliyordu.
Ankara'ya vardıktan bir gün sonra, kentin büyük cadde ve bulvarlarını dolduran gürültülü araç ve kalabalık yaya trafiğinde epeyce sersemlediğimi hatırlıyorum.
Daha önce normal yaşamımda hiç bu kadar çok insan kalabalıklarıyla karşılaşmamıştım. Kızılay’dan Tunus'a doğru yürüdüğüm ilk gün, başımın kazan gibi şiştiğini, oldukça sersemlediğimi hatırlıyorum.
Lise diplomamızın Türkiye’deki liselere denkliğini tasdik etmek için kulaklarımda uğultular, başımda zonklamalar, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kapısından içeriye adımımı attığım o gün hala gözümün hala önünde... Kendimi sadece bir başka ülkede değil, fakat aynı zamanda yabancısı olduğum bambaşka bir dünyada hissetmiştim.
Bir Kıbrıslı için buraları oldukça gürültülü, yeterince karmaşık ve aşırı kalabalıktı. Kitaplarda okuduğumun, tahayyülümde canlandırdığımın aksine, şimdi kendi coğrafyamı Türkiye’nin, kendimi de buraların bir parçası olarak içselleştiremiyordum. Benim gözümde Türkiye, ayrı bir coğrafya olduğu kadar, başka bir ülke ve farklı bir yaşamdı.
VATAN HASRETİ DENEN ŞEY
Daha geleli birkaç gün olmasına rağmen daha şimdiden Kıbrıs hasretiyle yanıp tutuşuyordum. Daha şimdiden okulum bitince küçüklüğümden beridir yaşadığım topraklara, Kıbrıs’a, ailemin, komşularımın, arkadaşlarımın yanına döneceğim günü düşünmeye başlamıştım.
Türkiye‘de ilk izlenimlerim ve ilk günlerimde düşündüklerim aşağı yukarı böyle şeylerdi.
Biz Kıbrıslı 78’liler, adamızın dışa kapalı getto yaşantısını, tenha, sakin, yeknesak ve herkesin birbirini tanıdığı o sade hayat tarzını o kadar çok kanıksamıştık ki! Bu nedenle Türkiye'ye geldiğimiz ilk günlerde, Mersin ve Ankara şehirlerinin cadde ve bulvarlarında yüzleştiğimiz büyük kalabalıklarla karmaşık ve gürültülü kent hayatı arasında birer şaşkın ördek gibi dolanıp durmuştuk.
İlginçtir Türkiye’ye geldiğim ilk günlerimde, karşılaştığım her Kıbrıslı öğrenci, beni, kaybetmiş olduğum bir şeyi bulmuşum gibi sevindiriyor, her gördüğüm Kıbrıslıda, mahalleme, aileme, komşularıma, liseli arkadaşlarıma, Lefkoşa’ya, Akdeniz'e ait bir şeyler keşfetmeye çalışıyordum.
“Vatan Hasreti” denen hüzün ve heyecan gibi duygulanımlar soyut değil de, evim, mahallem, arkadaşlarım gibi elle tutulur ve gözle görülür somut şeyler miydi?
Sanırım...
İlk kez Üniversiteye gidiyorduk, ancak birçoğumuzun yanında kendisine eşlik eden anne ve babası yoktu. O yılların Kıbrıslı anne ve babaları bugüne göre akademik olarak çok daha az eğitimliydiler. Birçoğu ilkokulu ancak bitirebilmişti. Tabii ki yoksulluk da vardı. Ancak herkesin iyi kötü bir mesleği, bir işi vardı.
Neden bizimle gelmemişti anne ve babalarımız?
Belki eğitimsizliğin verdiği ilgisizlikten, belki ekonomik (babam gonomiya derdi) olsun diye, belki de herkesin işi gücü vardı da bize güvenmeleri daha çok işlerine geliyordu.
.............................................................
KIBRISLILAR SADECE ÜNİVERSİTEYE DEĞİL 78'E DE KAYDOLDULAR
1975-76 yıllarında, bir yıl içerisinde bir Kıbrıslı için Türkiye'yi çok hızlı dolaştım diyebilirim. Mersin, sonra Ankara’nın Aşağı Ayrancı semtindeki Erkek Öğrenci Yurdu, İzmir’in “İnciraltı ve Bornova Öğrenci Yurtları”nda, Adana’da birkaç günlüğüne Kıbrıslı öğrencilerin evleri ve nihayet “ODTÜ Yurtları”nda bulundum
İlk bir yıl içerisinde dolaştığım bu mekanlarda Devrimci olmayan bir Kıbrıslı öğrenciye rastlamış olduğumu hatırlamıyorum.
Devrimcilik o yılların üniversite gençliğinde aynı zamanda moda gibi popüler bir şeydi.
Belki de bu nedenle Türkiye’de Devrimci olmak, birçok üniversitede çok hızlı çevre edinmenin de önemli bir önkoşuluydu.
Kıbrıslı 78 Kuşağı öğrencilerin okul tatillerinde adada bulunmaları, gençlik içerisinde siyasi çalışmalar yapmaları, sonraki yıllarda özellikle Liseli öğrencilerin de daha Türkiye'ye yüksek öğrenime gelmezden önce sol fikirlerle tanışmalarına yol açacaktı.
Böylece Türkiye’ye gelen Kıbrıslı öğrenciler, daha ilk anda 78 Kuşağı ağabeylerini karşılarında buldular.
Üniversiteye yeni gelenler, aslında sadece üniversitelere değil, 78 Kuşağının fraksiyonlarına da kaydolmaya başladılar. Bu arada kendilerinden önceki Kıbrıslılardan sadece siyasi nutuk değil, okula kayıt olmak, kalacak yer bulmak, çevre edinmek, derslerine yardımcı olmak ile ilgili olarak da büyük destek gördüler. Kendilerini ilginç fedakarlıkların, paylaşımların gerçekleştiği komün yaşamlarının ortasında buldular. Sonuçta 78 Kuşağı Kıbrıslı gençler, hem üniversite öncesinde adada, hem de yüksek öğrenime gedlikleri Türkiye'de çoğalmaya başladılar.
........................................................
KOMÜNİST OLMAK
"Türkiye 78 Kuşağının popüler ideolojisi Marxizm’di."
Üniversiteli olur olmaz, Doktor, Mimar, Mühendis, Ekonomist, İşletmeci, Sosyal Bilimci, Öğretmen adayı olduğumuz gibi, aynı zamanda bir siyasi hareketin de taraftarı oluyorduk. Her ne kadar hangi siyasi harekete dahil olduğumuz ilk başta bizim bilinçli bir tercihimiz olmasa da, taraftarı olduğumuz siyasi hareketin görüşlerini zamanla öğreniyor ve bilinçleniyorduk.
Yani biz 78'lilerin sola, Marxizm'e dair bilinci genellikle bir siyasi hareket içerisinde gelişip şekilleniyordu.
Aynı siyasi hareket içerisinde olmanın bir kutsal ya da gizemli tarafı vardı. Hani anlatılmaz ama yaşanınca anlaşılır cinsten. Ancak o yılları yaşayanlar, 78'liler bunu bilir.
Yine de başlıklar halinde yazmaya çalışayım.
Birbirimizle dayanışma içerisinde olmayı, ilişkilerimizi çıkarcılıktan uzak tutmayı, galiba biraz da cemaat gibi birbirimize hep yakın durmayı içselleştirmiştik.
Üniversite eğitimimizin yanısıra Marks, Lenin, Sosyalizm üzerine kitaplar, daha çok Sovyet yazarlarından romanlar, kendi siyasi hareketimizin dergi ve gazetelerini okuyor, seyrek de olsa üçer beşer gruplar halinde toplanıp Sosyalizm üzerine "eğitim çalışmaları" yapıyor, Türkiye siyasi hareketleri arasındaki tartışmalara katılıyor, Kıbrıslılar derneğinde heyecan katsayısı yüksek bitmek bilmeyen sert sohbetlere girişiyor, kulaktan dolma, kitabi, okuyarak, tartışarak bir şekilde sol fikirlerle tanışıyorduk.
Ancak gelin görün ki öyle “ben Komünistim” deyince Komünist olunmuyordu.
Elbette bu işin diploması falan yoktu.
Budist olup da Nirvanaya ulaşmak gibi birşey miydi? İşte öyle karışık merhaleleri olan hem zor ve hem de zahmetli bir şeydi Komünist olmak diye konuşur ve düşünürdük.
Tabii Kıbrıslı olmanın avantajları olduğu gibi dezavantajları da vardı. Başınız siyasi rejimle öyle büyük derde girecek ve siyasi bir hüküm yiyecek olursanız, yabancı uyruklu olduğunuzdan dolayı yurt dışına paketlenebilme ihtimaliniz yüksekti.
Nitekim bir kuşak önce 68 Kuşağından birçok Kıbrıslı öğrenci, 12 Mart Askeri Darbesi sonrasında sırf Devrimci oldukları, 68 Kuşağı siyasi hareketlerle birlikte hareket ettikleri için Türkiye'den "yabancı uyruklu" olmaları nedeniyle ihraç edilmişlerdi.
Konu açılmışken 78 Kuşağı döneminde ODTÜ'den mezun olduktan sonra 12 Eylül döneminin ilk yıllarında yine ODTÜ'de mezun olduğu Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde master yapmakta olan Kıbrıslı bir arkadaşımızın polis nezaretinde Esenboğa Hava Alanı'na kadar götürülerek uçağa bindirildiğini ve bu şekilde Türkiye'den sınır dışı edildiğini de yazmış olayım.
Komünist Toplumun kurulması için mücadele edenlere, Sosyalist, Komünist denilebileceği gibi, “Proleter Devrimci” veya “İşçi Sınıfı Sosyalisti” de deniyordu. Proleter Devrimci olmak, aslında “Profesyonel Devrimci” olmak gibi bir şeydi. Ancak bu profesyonellik, Devrim için çalışmanın karşılığında, sanırım çalışanın yaşamını idame edebilmesiyle ilgili bir olaydı. Yani Profesyonel Devrimci'nin maddi olarak kazanç sağlamakla ilgili bir yanı yoktu.
Tam da marşlardaki gibi; “Devrimci demek, inanmış demek, kendini bu davaya adamış demek”ti. Marksist-Leninist teoriyi, fedakarlığı, sabrı, sevgiyi, ezilenin, sömürülenin ve haksızlığa uğrayanın yanında olmayı, alt tabakaların acılarını içselleştirmeyi gerektiren bir yaşam biçimiydi Devrimcilik. İşçilerin, yoksulların en az varsıllar kadar refah içerisinde yaşamaları gerektiğini savunmak, adil olmak, ekonomide tüm insanların eşitliğini savunmak demekti.
Ve tabii ki bütün bunların gerçekleşmesi için toplumda maddi zenginliği ve yönetsel alanları ellerinde tutan sınıf, zümre ve kastlara yarayan mevcut düzeni değiştirmek, üretim araçlarının özel mülkiyetine son verip, Sosyalist bir düzen kurmak demekti. Bütün bunları gerçekleştirmek için de toplumda fedakar, cesur, Marksist-Leninist teori ile donanmış, hem Profesyonel Devrimci (Proleter Devrimci) (2) hem de siyasi hareket için çalışacak kadrolara ihtiyaç vardı.
Öte yandan “Herkesten Yeteneğine Göre İş, Herkese İhtiyacı Kadar Aş” şiarının, hem de bu şiarın hedeflediği komünist topluma ulaşmakla ilgili romantikliğimizin olanca hızıyla biz üniversiteli gençlerin hiç de azımsanmayacak bir katkısı vardı 78'e. Üstelik bizim Devrimci Romantizmimizin sınırları sadece Türkiye ile de sınırlı değildi ki. Dünya’ya Devrim'in kzıl rengini yaymak yaymak gibi çok ulvi tahayyüllerimiz vardı.
Ulusal saplantılardan uzaktık. ODTÜ Devrim Stadyumu'nda askeri bando eşliğinde Türklerin "İstiklal Marşı" çalındığında, tüm siyasi hareketler buna hazırlıksız yakalanmıştık. Buna rağmen duraksamaksızın ve sanki aniden örgütlenmişiz gibi "Enternasyonal Marşı"nı okumaya başlamıştık. Bayrak, Asker, ulusal sınırların kutsallığı, ulusal kimlik vb. kavramların değil, enternasyonalist ve evrensel olanın peşindeydik.
Gerçekten de öyle miydik?
Bu konuda en azından ben öyleydik diye düşünüyorum.
Belki biraz daha zamanımız olsaydı, hani 12 Eylül darbesi biraz daha gecikseydi, ulusal olmayan bir devrimin peşinden gitmek gerektiği konusunda daha net, daha ikirciksiz düşüncelerimiz olurdu...
Sadece Türkiye, Kıbrıs, Avrupa, Ortadoğu, Uzakdoğu halkları için değil, yerküre üzerinde savaşsız, sömürüsüz, eşit ve adil bir yaşamın egemen olacağı, hiçbir ulus, kast ve sınıfın diğerine analık, babalık ya da bir şekilde üstünlük sağlayamayacağı, üretimin firmalara ve sahiplerine "azami kar" değil insanlara "azami fayda" sağlayacağı, bunun için de yeryüzünde özel mülkiyetin ilga edip yerine "insanmerkezli" “Enternasyonal bir Dünya Düzeni” kurmayı tahayyül ediyorduk.
Tahayyül etmekle kalmıyor, böyle bir düzeni yeryüzüne hakim kılmak için siyasetin bu Enternasyonalist kavgasında, Türkiye'de, Ankara'da ya da önemli bir eğitim merkezi olan ODTÜ'de Devrim'e katkımız olsun istiyorduk.
Gerçekten böyle mi istiyorduk?
Bugün solun toz duman olmuş haline bakınca ister istemez insanın aklına, "gerçekten de böyle miydik?" sorusu takılıp kalıyor.
Belki de ben o zaman öyle algıladığım ya da öyle sandığım için hem geçmişte, hem de hala yanılıyorum...
Yukarıda da vurgulamış olduğum gibi. Keşke biraz daha zamanımız olsaydı. Keşke 12 Eylül birkaç yıl daha gecikseydi de belki siyasi hareketler de siyasi düşüncelerini hem biraz daha detaylı, hem de daha netleştirmiş olurlardı belki...
Yıllar sonra bugün yeniden o yılları düşününce aslında solun Türkiye'de uzun yıllar yasaklı olmasının da bir sonucu olarak teorik ve pratik birikimsizliği olduğunun hatırda tutularak 78'in değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Ama 12 Eylül'ün ölçüsüz güç kullanımı karşısında yenilgimizin ağırlığına rağmen, 78'liler olarak o yıllarda kurduğumuz o "anlatılmaz ama yaşanır" cinsinden yoldaşça bağların, hala bugün bir şekilde etkisi sürüyor ve onu bir kenara atamıyorsak ve geçmişimize kutsi birşeyler atfediyorsak...
Bütün bunlar, o yılların biz 78'liler için ne denli önemli olduğunu göstermiyor mu?
Ve biz 78'lilerin Komünizmi böyle bir şey miydi?
Bizim komünizmimizde, pasifist olarak anılmaktansa şiddet yanlısı gözükmek, varsıl olmaktansa yoksul olmak, dahası varsıl bir eşitlikten çok yoksul bir eşitlik mi daha ağır basıyordu.
Bu nedenle mi varsılların yaşam kalitesi ile özdeşleşmeyecek olsa da, üretimin, üretimde verimliliğin ve üretimde kalitenin hangi dürtülerle artırılabileceğine ve de “daha kaliteli bir yaşam nasıl olur”a pek kafa yormuyorduk.
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren öcü olarak tanıtılmış, yasaklanmış, taraftarları katledilmiş, dahası lanetlenmek isteyenlere uzun yıllar boyunca suratlarına tükürür gibi "komünist" denmiş bu ülkede kalabalıklaşıp yüksek sesle komünizmi tartışmamız da mı önemsizdi?
78 Kuşağı yüksek öğrenim gençliği'nin, yabancı kaynaklı her düşünceye şüpheyle bakan ve altında bir komplo yatmış olabileceğini düşünen bu ülkede, solun, sosyalizmin, komünizmin, marksizmin, leninizmin, birçok yabancı siyasi düşünürün ve romancının okunmasını, tartışılmasını, pratik hayatta onların düşüncelerinin örnek alınmasını savunmakla da çok şeyler yapmıştı.
Ne mutlu biz 78'lilere.
Bunlarla da yetinmemişti 78'li yüksek öğrenim gençliği.
Fedakar, inanmış ve Devrimi çok sevmiş, üniversite öğrencisi arkadaşlarımızın bir kısmının “Proleter Devrimci” olabilmek uğruna, gönüllü olarak okullarını yarıda bıraktıkları yıllardı o yıllar.
Devrim yapmayı, Üniversitede okumaktan daha çok önemsemişlerdi ki, siyasi hareketlerinin Devrim mücadelesine daha çok katkıda bulunmak için birçoğu okullarını ve derslerini asmak zorunda kalmışlardı.
Koordineli ve planlı olarak süren polis baskısı ve ülkücü saldırılarına karşı yoksul mahallelerdeki emekçileri Devrimci harekete kazandırmaya çalışmışlardı.
Sanırım 78 Kuşağının doğum yeri, 68'lilerde olduğu gibi üniversitelerdi.
Biz 78'li yüksek öğrenim gençliği, belki 12 Eylül bir bıçak gibi bizden sonraki kuşaklarla ilişkimizi bir bıçak gibi kesebilmiş olmasaydı, Türkiye'de bir Devrim yapamasak da, örnek alınabilecek çok iyi hallerimizi bırakacaktık.
Geçmiş günlere dalıp da o yılları anımsadığımda, aramızdaki fedakarlıkların, o içtenlikli, o çıkarsız samimiyetlerin, Devrime ne kadar çok inanmış olduğumuzun birer göstergeleri olabileceğini düşünüyorum hep...
………………………………………….
KAVAGALARIMIZ
1974’ü takip eden yıllarda sınırlarından kuş uçurtulmayan Kıbrıs’ta, 1975-80 arasında sürekli temasta olduğumuz tek bir Sosyalist Rum arkadaşımız olmasa da, biz Kıbrısıtürk gençler kendi aramızda Kıbrıslırumlardan habersiz, onların gıyabında, Sosyalist bir Devrim mi, yoksa anti-sömürgeci bir kavga mı vereceğimizi tartışıyor, Sovyet ve AKEL çizgisi dışındaki solu “Goşist” ve "Maocu" diye lanetleyen İGD yanlısı Kıbrıslılarla (KÖGEF'ci) sık-sık sonu "kavgalarla" biten sert tartışmalara girişiyorduk.
Biz 78’li Kıbrıs yüksek öğrenim gençliği. Tıpkı Türkiye’li 78’liler gibi, kimimiz Sovyetler Birliği, kimimiz Arnavutluk, kimimiz Çin, kimimiz de Vietkong ve Latin ülkelerindeki solcu gerilla gruplarını kendimize örnek alırken, birbirimize karşı tartışmalarda daima, sekter, kırıcı ve dışlayıcıydık.
“Revizyonistler”, “Oportünistler”, “Orta yolcular”, “Kuyrukçular”, “Şabloncular”, "Sosyal Şovenler", "Sol Komünist Çocukluk Hastalığı"dan mıuzdarip olanlar, “Sosyal Emperyalistler”, “Sosyal Faşistler”, “Goşistler”, “Maocular” vb...
Eleştiri okları havada uçuşuyordu...
Zaman zaman birbirimize karşı şiddete bile başvuruyorduk.
Örneğin Ankara'da bu kavgalar sırasında kısa yazılışı AKÖK olan Ankara'daki Kıbrıslı Öğrenciler Derneği yönetimindeki İGD yanlısı grup ile muhalefetteki Dev-Yol, Halkın Kurtuluşu, Kurtuluş ve Troçkist yanlısı öğrencilerin yer aldığı "Devrimci Grup" arasında çıkan birçok kavgada yumruklaşmaların yanında, sopa ve demir çubuklar da kullanılmış, kafalar kırılmış, kavgalarda hastanelik olan bir çok öğrencinin kafalarına dikiş atılmak zorunda kalınmıştı.
Bu kavgaları anılarım bölümünde biraz daha detaylı olarak anlattım...
Kavgalarımızın Devrimin öncüsü saydığımız örneğin Türkiye'deki işçilerle yoksul köylülere nasıl bir fayda sağladığıyla fazla ilgilenmiyorduk. Ya da işçi sınıfı adına en doğru siyasi teoriyi anlatmaya girişiyorduk.
Türkiye'de mevcut rejimin payandaları olan ülkücüler, MİT, Özel Harp Dairesi, devletin sivil elbiseli ajan provokatörleri, Genel Kurmay'ın darbe heveslisi subayları ile "anti-komünist" olası bir askeri darbeye destek olmaya hazır ABD'nin işlerini kolaylaştırdığını biliyor veya akıl ediyor olmamıza rağmen, ne Türkiye 78 Kuşağı ne de büyük ölçüde onları kopya eden biz Kıbrıslı öğrenciler bir türlü kavgalarımızda şiddete başvurmaktan kaçınmıyorduk.
ODTÜ gibi 78'in o zor koşullarında dahi eğitimini üst düzeyde sürdürmeyi becerebilen üniversitedeki öğrencilerin sırasında birbirlerine karşı şiddet uygulamayı, "dağılın lan", "dağıtırım lan burayı" mealinde söylemlerle taraftar ve silah gücü olanın zaman zaman "ali kıran baş kesen" misali kafa kırıp kan dökmeyi "Devrim mücadelesi"ne bağladığını dillendirmekten çekinmemesi bir nevi "kendi ayağına kurşun sıkmak" anlamına gelmiyor muydu?
Hareketin siyasi ilkelerinden taviz vermemek!
Böylece ne kadar "kararlı ve inançlı" olduğumuzu birbirimize ispata girişmek!
Böylece bilerek ya da bilmeyerek örgütlerimizi uğruna mücadele ettiğimiz Devrim'den bile daha çok önemsemiş olmuyor muyduk?
Bütün bunlar ancak o günleri yaşayanların daha iyi anlayabileceği türden, biz 78 Kuşağının en önemli açmazı, aptallığı, onulmaz hastalığı ya da adı ne konursa konsun son tahlilde siyasi hareketlerimizin birbirine üstünlük sağlamak için işin sonunun nereye varacağına, Devrim" kavgasının onca hızından çıkan toz duman ve telaş arasında (bir yandan ülkücülerin, diğer yandan devletin resmi güçlerinin saldırılarının sürdüğü, biraz da taraftar ve örgütlerin deneyimsizliğimizden) çok da kafa yormadığımız ve ne yazık ki şiddet denen olayın peşinden bir şekilde savrulmamız anlamına gelmiyor muydu?
Buna 78'in siyasi körlüğü de diyebilir miydik?
Bu kavgalarımızla birlikte "apolitik" diye küçümsediğimiz öğrenci arkadaşlarımızın bile gerisine düşmüş olmuyor muyduk?
................................
78'Lİ HALLERİMİZ
Biz 78'li yüksek öğrenim gençliği siyasi hareketlerin birbirlerine üstünlük sağlamak için aralarındaki kavgaların peşinden bu kadar çok savrulmasaydık.
Kavgalardan başımızı kaldırabilseydik de gündelik hayatımızda, tahayyül ettiğimiz yüksek yaşam kalitesinin ölçütlerinin neler olabileceğine kafa yorabilseydik diyorum.
Devrim gerçekleşmeden önce, tahayyülümüzdeki Devrimci yaşamları, kendi mevcut hayatımızda içselleştirmek için özel bir çaba gösterseydik...
Devrimcinin görevi sadece ihtilal anı ve o ana ulaşmak ve hazırlanmakla sınırlı bir tahayyülden ibaret miydi de her şeyi Devrim'den sonraya erteliyorduk?
Kaliteli yaşam anlamına gelecek diye aşktan eğlenceye bütün özgürlükleri askıya alıp, daha fakir giyinip daha yoksul yaşayarak, daha çok Marks ve Lenin okuyup daha çok pratik eyleme katılarak, Devrimciliği daha çok benimsemiş ve inancımızı da böylece tazelemiş mi oluyorduk?
O yıllarda ODTÜ'de öğrenci olan Ayşegül Devecioğlu, kendisinin de de dolu dolu yaşadığı 78 Kuşağından kesitleri, bir romancı olarak bize sunduğu "Kuş Diline Öykünen" isimli kitabında, o yılların siyasi hareketlerinin önemli bir zaafını dile getirirken, 78'lilerin neden başarısız olduğuna dair yorumlar da yapmış:
"Biz yepyeni bir hayat öneriyorduk. Ama bu hayatı kendi varoluşumuzda, yarattığımız yaşam biçimleriyle ortaya koyabilme fırsatını kaçırdık. Bizim kendileri için bir umut olmadığımızı hissettiler ve daha savaşmadan bozulmuş bir ordunun askerleri gibi, bayraklarını dürüp evlerine döndüler" (3)
O yıllarda biz 78’liler, her burjuva özentisinin lüks ve pahalı; her lüks veya pahalı şeyin de Burjuva özentisi olabileceğine dair bir önyargıya sahiptik. Bazen bu sarmalın dışına çıkıp eleştiri almamanın en kestirme yolunun, varsıl değil yoksul olmak, dahası onlar gibi giyinmek gerektiğini bile düşünüyorduk.
Zaten bu nedenle, 78 kuşağının giyim tarzı da parka, bot, kot, kadife pantolondan ağırlıklı, kaba-saba ve de paspaldı...
O yıllarda ayağında cilalanmış ve boyalı ayakkabıları ile dolaşan, sinek kaydı tıraş olmuş erkekler ile saçları fönlenmiş, fondotönlü, rujlu, rimelli, püfür–püfür parfüm kokan, pastanelere takılan tipler hiç de revaçta değillerdi.
Bir kız veya erkek arkadaşına, siyasi hareketin bildirisini dağıtmaktan daha çok vakit ayıran öğrenci tipi “makbul devrimci” değildi.
Bakımlı ve giyimi kuşamı şık olan kişiler, Devrimciler arasında "bıyık altı tebessüm"le karşılanıp hani şöyle dalga geçilecek tiplerdi...
Hiç unutmam. ODTÜ'deki ilk yılımda kaldığım birinci yurtta İhsan isimli bir oda arkadaşım vardı. Taraftarı olduğu siyasi hareketin “Tiyatro Kolu”ndaydı. O yıllarda Ankara’nın gecekondu semtlerinde seyrek de olsa, devrimci propagandanın bir biçimi olarak bu tür kültürel faaliyetler de düzenliyordu siyasi hareketler tarafından. Bir defasında gitmiş olduğu turneden üç-dört gün sonra dönen oda arkadaşım banyo yapmak için soyunduğunda, odayı çok ağır bir koku kaplamıştı. Çoraplarını dolaba savurduktan sonra “olmadı” dediğini duydum. Ona neyin olmadığını sorduğumda bana şuna benzer fıkra gibi bir hikaye anlatmıştı:
“Che dağlarda uzun süre kaldıktan sonra bir dere kenarında yıkanmaya karar vermiş. Soyunduğunda donunu savurmuş. Taş'a vurduğunda “tak” diye bir ses çıkmış. Bir gün o sesi bu odada duyacaksın!..."
İhsan'ı ileriki yıllarda sesin peşine düştü mü bilmiyorum. Ama işte öyle de yarı şaka yarı ciddi de hallerimiz vardı.
Bizim kuşağın Devrimcileri aşık olmamaya veya aşıksalar da genellikle pek belli etmemeye çalışırlardı. Bir kız veya erkek arkadaşı varsa eğer, ne kız ne de erkek okul civarında birlikte el-ele gözükmeyi pek istemezlerdi.
Yazmış olduğum gibi çoğumuzun ayağında bot, bacağında kot, sırtında parka vardı. Bir yandan Stalinvari bıyıklarıyla oynayan, bazen tespih çeviren, saçları kısacık kesilmiş, biraz ter, biraz sigara kokan, erkek egemen bir kuşaktı 78 gençliği.
Kızlar da genellikle pek süslenip püslenmezler, erkeler gibi oldukça sade görünmeye çalışırlardı.
Giyim ve kuşamımızdaki bu sadelik, fakirlik veyahut da paspallık, bıyığımızın şekli şemali ile birleşince, bazen Devrimciliğimizi kolayca ele veren ipuçları oluverirlerdi.
En çok da ülkücüler bizim Komünist, biz de onların Faşist olduğunu her nedense bir bakışta anlar, bir sokak başında, okulda ya da mahallede yüz yüze karşılaştığımız durumlarda, sayı ve silah durumuna göre bir taraf kaçar ya da kaçamayıp şiddete maruz kalır, güçlü olan daima diğer tarafa şiddet uygulardı.
Bunlar 78'li yıllarda Türkiye’de çok sık ve kanıksanmış sıradan olaylardı.
İlginçtir Kıbrıs'ta benzer durumlarla karşılaştığımız zaman ülkücülerle en çok karşılıklı söz düellosuna girerdik. Ama bu illa da bir kavga ile sonuçlanmazdı. Türkiye’de devrimci ve ülkücü iki grubun sokaktaki karşılaşmasında, varsa zuladaki sopaların çekildiği, kafaların kolların kırıldığı, varsa silahların patladığı, hemen her zaman kanın aktığı olaylar yaşanırdı.
İlginçtir aynı yıllarda benzeri durumlarda Kıbrıs'ta devrimci-ülkücü sokak kavgasına birkaç yumruklaşma olayı dışında pek rastlanmadı.
Bu yazımın daha öncesinde de bahsetmiş olduğum gibi, sanırım bu durum ada kültürünün kendine has bir özelliği olan; “Türkiye coğrafyasından daha pasifist olmayı” içselleştirmiş olmasıyla ilgili yaşam biçiminden kaynaklanıyordu.
.............................................
(1) İstirdat sözlük anlamı itibarıyla "geri alma" demek. Geri alma ise daha önce ele geçirilmiş veya sahip olunmuşken kaybedilmeyi anlatır. Bu nedenle burada kastedilen geri alma daha önce sahip olunan birşeyi "yeniden ele geçirme" veya "kurtarma"dır. Türkiye derin devletinin söyleminde Kıbrıs adası Osmanlı döneminde bir Türk toprağıydı ve yeniden kurtarılması gerekiyordu. Özel Harp Dairesi Kıbrıs sorumlusu Binbaşı İsmail Tansu konuyla ilgili olarak yazmış olduğu ve Türkiye basınında "devlet içinde devlet'in anlatıldığı" şekilinde tanıtılan kitabında şöyle yazıyor: "TC Hükümetinin izlediği Kıbrıs politikası hangi yönde gelişirse gelişsin bizim şaşmaz hedefimiz; 340 yıl üzerinde bayrağımızı dalgalandırarak Türk vatanının bir parçası yaptığımız Kıbrıs Adasını kurtarmaktı. Buna şartlar elvermediği takdirde hiç olmazsa adanın yarısında Türk hakimiyetini tesis edecek ve Kıbrıslı soydaşlarımızın sahibi bulundukları topraklar üzerinde özgür ve bağımsız Türk devletinin kurulmasını sağlayacaktık." İsmail Tansu, Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu, Mirpa Matbaacılık ve Tic.Ltd. Şti., Ankara Sf. 244.
(2) 78 Kuşağı üniversitelilerin jargonunda tüm zamanını Devrimci mücadeleye hasrederek Devrimciliği bir yaşam biçimi olarak benimseyen kişileri tanımlarken, “Proleter Devrimci”, “Profesyonel Devrimci”, “İşçi Sınıfı Sosyalisti” gibi kavramları kullandıklarını ve tüm bunları “Komünist” olmakla eşdeğer tuttuklarını belirtmiş olalım.
(3) Ayşegül Devecioğlu, Kuş Diline Öykünen, Metis Edebiyat, Sf. 106
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder