24 Kasım 2009 Salı

78 Kuşağı'nın Sınıfsal Kökenleri

















Türkiye'deki yurtlarının kapatılmasını protesto etmek amacıyla Mersinden Feribotla geldikleri Mağusa Limanında, 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrenciler bavulları ve pankartlarıyla.

Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez
LE FONTAİNE

78 KUŞAĞI KIBRISLILAR
Biz Kıbrıslı gençler, 1963'ten 1974 yılına kadar, adanın %5’i kadar bir coğrafyaya sıkışmıştık. Dahası bu %5’in toplamı, Kıbrıslırumlardan arınmış, çepeçevre sınırlarında 11 yıl süreyle mücahit denen Kıbrıslıtürk askerlerin nöbet tuttuğu, irili ufaklı kurtarılmış adacıklardan oluşuyordu. Uzun yıllar dışa kapalı, Kıbrıslırumlara göre de daha yoksul olan ve belki de kelimenin tam anlamıyla bir getto yaşamıydı sıkıştığımız bu adacıklar. Gettolarda günlük hayat beklendiği üzere dışa kapalı, dolayısıyla içe dönük ve daha çok tarım ve hizmet sektörü ağırlıklı küçük ölçekli birimlerin memurluk ve askerlikle tamamlandığı, kendi kendine yetmeyen fakir bir ekonomik yapılanmadan ibaretti.
Bu gettolarda toplanmış Kıbrıslı Türkler, sınırlı-sabit bir gelire sahip, kimi işçi, çiftçi, esnaf, zanaatkar küçük ölçekli üreticiler ve düzenli bir gelire sahip olmayan, kimisi de mücahit (maaşlı asker), memur, öğretmen ve polis gibi aylık sabit ve düzenli bir gelire sahip ailelerden ibaretti. Biz 78 Kuşağı Kıbrıslılar da ekonomik durumu kısıtlı bu ailelerin çocuklarıydık.
Özellikle 1963-68 arası yıllarda ada coğrafyasının küçük adacıklarında (gettolarda) sıkışıp kalmıştık. 1968-1974 yılları arasında ise söz konusu bu getto yaşamından kafamızı çıkarabilecek kadar nefeslenmiş, bir gettodan diğerine serbestçe seyahat etmeye başlamıştık. Hatta bir kısım Kıbrıslıtürk, Kıbrıslırumlar'ın bulunduğu bölgelerde ücretli işçi olarak çalışmaya bile başlamıştı.
İşte biz 78 Kuşağı da, o yılların ölçüleriyle bir genelleme yapacak olursak, çoğunluğu orta halli veya birkaç basamak daha alt gelir gurubundan, sınıfsal olarak varsıl olmayan, ama tamamen işçi de sayılmayan ailelerden geliyorduk.
78 kuşağı Kıbrıslı üniversitelilerin Türkiye’ye tahsile gider gitmez sol düşünce ve ideolojiyi benimsemekte güçlük çekmeyip, 78 kuşağı siyasi hareketleri ile hemen kaynaşmalarının bir nedeni de gelmiş oldukları ailelerin bu sınıfsal kökleri ve ekonomik durumlarıydı.
Dolayısıyla 78 Kuşağından Kıbrıslı öğrenciler, üç aşağı beş yukarı kendileriyle aynı ekonomik koşullara sahip Türkiyeli öğrencilerle sol ideolojide buluşmakta pek zorluk çekmemişlerdi.
Özellikle biz Kıbrıslı öğrencilerin 11 yıl süren getto yaşamlarımızdaki kuşatılmışlık, çocukluk ve de ergenlik dönemlerimizde adadaki iki toplumun çok seyrek de olsa silahlı çatışmalarına, toplumsal gerginliklerine şahit olmuş, bizleri, 1975-80 yılları arasında, Türkiye’de adeta iç savaşı andıran çatışma ortamına önceden hazır hale getirmişti.
Biraz da bu nedenle 1974 sonrasında biz Kıbrıslılar yüksek öğrenim için gitmiş olduğumuz Türkiye'de, oradaki Devrimci siyasi hareketlerle birlikte dayanışmaya girmekte pek de tereddüt etmemiştik.
O yıllarda “hak, adalet, eşitlik” kavramlarının hayat bulduğu yepyeni bir toplum kuracak olmanın, Devrim'in tahayyülü ile yanıp tutuşan Türkiyeli yoldaşlarımızla birlikte hareket ediyorduk. Çoğunluğumuzu illa ki bir sınıf ve tabakaya sığıştırmak gerekiyorsa, "varsıllıktan oldukça uzak, nispeten düşük gelirli ailelerden gelmiş sosyo-ekonomi düzlemde halk gençliği” kavramına denk düşen bir tanım bize uygun muydu?
Sanırım uygundu.
………………………………………….
Yoksullar, hep zengin olmanın hayalini mi görürler?
Belki de bu dürtüyle üniversiteye giderken birçoğumuzun aklında; “daha iyi bir gelecek için illa da bir yüksek öğrenim kurumundan mezun olmak” vardı.
Ama nedense epeyce Kıbrıslı öğrenci de, yüksek öğrenim yıllarında en az dersleri kadar, Devrim’i ve Devrimciliği de önemseyecekti.
Kıbrıs’ın ada olması, nüfusunun ve dolayısıyla öğrenci sayısının sınırlı oluşu dönemin Kıbrıslı 78 Kuşağını sınıflandırmakta ampirik bir gözlemi olanaklı kılıyordu.
Ya Türkiyeli 78'li gençliğin sınıfsal kökenleri?
78 KUŞAĞI TÜRKİYELİ ÖĞRENCİLER
68 Kuşağının sonuna yetişen, ardından 78 Kuşağını tümüyle yaşamış, içerisinde benim de yer aldığım Halkın Kurtuluşu taraftarı gençliğe üniversitemiz (ODTÜ) ile sınırlı olsa da bir dönem önderlik de etmiş eski yoldaşlarımdan Nezih Yaşar, bugünden bakınca, yaşadığımız o geçmişin dayandığı kültürü ve sınıfı şöyle değerlendirmiş. Biraz uzun ama aynen aktarıyorum:
“ODTÜ'ye girdiğimde, çevremdeki insanların kimler olduğunu anlamaya çalışmıştım. Her çeşidinden vardı. Fakat bana benzeyenlerin yeterince çok olduğunu düşünüyordum; kasabalıların.
Sonra çok zamanım oldu, çok düşündüm, fakat hala rakamlara dayalı hale getirmeyi denemedim. Kasabalı olan ya da kasabalı yaşayanlar çoktuk diye düşünüyorum. O yıllar, benim gibilerin üniversitelere yığılmaya başladığı ilk yıllardı. Daha önce gelenler de vardı ama onların ana babaları da yeterince okumuştu. Memur, asker, doktor, öğretmen çocuklarıydı.
Nasıl olduysa sıra bize gelmişti; ötekilerin yanında işçi, köylü, esnaf çocukları da üniversiteye girebiliyordu. Canlarını dişlerine takıp bizi okutmaya çalışan ana babalarımız mıydı belirleyici olan, yoksa kapitalizmin yerel nitelikli işgücü ihtiyacının gelişmesi miydi? Yoksa bizi çağıran bir şeyler mi vardı; çocukluktan çıkmaya çalıştığımız günlerde okuyup dinlediklerimizde, görüp gözlediklerimizde.
Zıpzıp diye Gırgır daha yokken çıkan bir çizgi roman dergisi vardı. Alternatifiydi diye söylemiyorum; zamandaki yerini ayırt edeyim istedim sadece. Steve ve John (umarım doğru yazmışımdır isimlerini) diye iki otomobil yarışçısının öyküleri olduğunu hatırlıyorum. Normal yaşamlarında da TIR şoförüydüler. Otomobil yarışçılığını kendime yeterince uzak görmüşüm ki, TIR şoförlüğü düşlerim vardı. Çok çeşitli ülkelere gidiyorlardı. Müthiş canım çekerdi yabancı diyarları. Ne yapsam yabancı kalacaklarını düşündüğümü hatırlıyorum, ama görmeyi oralardan geçmeyi çok istediğimden emindim. Yakında 60’lı yaşlardan bahsedeceğim yurtdışına çıktığımı söylemem zor.
Evet, asıl anlatmak istediğim benim üniversite yıllarımın; halk çocuklarının üniversitelere yığınlar halinde gelmeye başladığı neredeyse ilk yıllar olduğuydu. 68’lilerde de vardı, onların öykülerine bakınca da görüyoruz, ama yaygınlaşma bizimle başladı gibime geliyor.
Biz de baktık ve gördük ki; ortada çok adaletsiz bir durum var. Çözüm de yıllar öncesinden tanımlanmış. Deliler gibi okuduğumuzu ve ister Marx okuyalım ister Aziz Nesin, her şeyin bizi, hem sınıfsal hem ulusal ezilmişliklerimize karsı hissettiklerimizde, doğruladığını hatırlıyorum.
Başka çaremiz olduğunu da düşünmüyorum ama 71-75 arasını yaşayanlar, bir biçimde 68'in kuyruğuna takılmak yerine "sahip oldukları özgünlüğü" geliştirmeyi ya da sürdürmeyi becerebilselerdi 80 virajını başka türlü dönerdik duygusunu içimden atamadım.
71-75 arasını ODTÜ'de yaşayanların özgünlüklerinden söz etmek abartılı kaçabilir. Benimki de bir hissiyat zaten. Bilimsel temellendirme dertlerim de yok zaten; fakat açıklık, samimiyet ve dürüstlük insanlar arasındaki ilişkilerin doğal niteliğiymiş gibi gelirdi bana. Bütün sorunlar
yetemeyişlerimizdeydi sanki. Açıklıktan yana kimsenin tasası yoktu da, açıklığı beceremeyebiliyorduk mesela.
6 aylık olduğunu bilmeden başladığımız boykottan; girdiğimiz arayıştaki gibi berrak, pırıl pırıl, "bilimsel" yaklaşımlarla çıkabilseydik, çok şey başka türlü olurdu: “ODTÜ Etkisi”ne inanış bir tür.
Fakat dedim ya, başka çaremiz yoktu. Çünkü tarihimiz yoktu; kasabalardan çıkıp gelmiştik ve kasabalar kapitalizmle daha yeni tanışıyorlardı.
Bu kadar çok çarpılmasaydık, bazılarımız biraz daha dirençli, bazılarımız diğerleri kadar cesur olsaydı, bu kadar çok “acele”miz olmasaydı da yakın geçmişimizin arkasına geçmek yerine önüne geçebilseydik…
Allaha, kitaplarına, meleklerine, peygamberlerine ve ahret günüyle birlikte "iyinin de kötünün de Allahtan geldiğine", yani kadere inanılmasını ister İslam. Diğerlerini geçebilirsiniz de, ama bu kader işi; her türlü din, inanç ve ideolojide; hatta bilimde bile, var gibime geliyor. Maddi koşulların olgunlaşmamış olmasını tarif ederken yaptığımızın adını “kader” koysak mesela...
"Calculus"u ilk dönemde çözecek kadar pratik olsaydım, (aylarca Fisher bana baktı, ben ona baktım.) mesela İsmet'le başka türlü bir muhabbetimiz olurdu. Nebil'in sesi de daha o zamandan bugünkü gibi çıkardı.
Hayallerimiz bile TIR şoförlüğünden öteye uzanamayınca, çok eksik kaldık. Hayallerinin sınırı olmayanların hakkını yememek için kendi payıma konuştuğumu belirtmem kaçınılmaz.
Bir fırsat bulursam gene devam ederim. Kendimi biraz bu öykünün görgü tanığı olarak görüyorum. Ve aslında belki, öykü bu da değil. Yazacak 15-20 gün zamanım olsa, herkese kendi döneminin özgünlüklerini öne çıkarma hakkı vererek benim dönemin hazırlık ve birinci sınıf ortamı üzerine olan gözlemlerimi sürdürebilmek isterdim. O zamanlar, “devrimci hava” baskın da değil, "fon"daydı. Fakat o günlerde müthiş şeyler biriktiğini hep hissettim diye hatırlıyorum. Yalnız ne kadar zorlarsam zorlayayım anılar gelmiyor aklıma; esas olarak güzel şeyler yaşadığımızı düşünüyorum ve bazı değerlendirme izlerine ulaşabiliyorum; o kadar… Belirgin iz ise kasabalılık…” (1)
Yazmış olduğu kısa 78 öyküsünde Nezih o yıllardaki anılarıyla bugünkü gözlemlerini harmanlayıp birçok tespitlerde bulunuyor.
78 Kuşağının öne çıkan belirleyici unsuru olarak, sınıfsal açıdan “Halk çocukları”, kültür ya da zihniyet olarak “Kasabalılık” kavramlarını kullanıyor.
O yıllarda aşırı derecede çarpıldığımızı, yeterince direnç gösterilmediğini, daha cesaretli olunabileceğini, çok acele edildiğini, 68’in ötesine bir türlü geçip de kendi 78’imizin özgün hareketini yaratamadığımızdan dem vuruyor.
78 Kuşağının hayallerinin bile tahayyülündeki TIR şoförlüğünden öteye uzanamadığını yazıyor.
Bunun için de herkese kendi döneminin özgünlüklerini öne çıkarma hakkı vermek suretiyle o döneme ait belleğimizde kalan ne varsa yazılmasını talep ediyor.
Her ne kadar 78’i yazma nedenlerim arasında Nezih’in bu gerekçesi kaçınılmaz olarak yer alıyorsa da, beni aynı zamanda biraz da Kıbrıs solunun bugünkü hal-i pür melali ilgilendirdiği için o yılları yazmaya koyulmuş bulunuyorum.
…………………………………………….
Biz 78 Kuşağı Kıbrıslıların Türkiyeli yoldaşlarımızla paylaşmış olduğumuz ve neredeyse ailemizle olan ilişkilerimiz kadar yakın ve kutsal değer atfettiğimiz “78’liliğimizi” yeniden değerlendirmenin şimdi çok daha önemli olduğunu düşünmekteyim.
Birkaç kez yazdım. Yine yazmış olayım. O yıllarda Türkiye’ye yüksek öğrenime giden Kıbrıslı öğrenciler sabit maaşları olan mücahit, öğretmen ve memurla, sınırlı kazanca sahip olan işçi, çiftçi ve esnaf ailelerden gelmekteydiler. Hani ne varsıl ve ne de çok yoksuldular. Sınırlı, artmayan ve artacağı "ümitsiz vaka" bir gelire sahiptiler.
Dolayısıyla biz de sınırlı gelire sahip ailelerimize pek maddi yük getirmemek zorundaydık. Demek istediğim biz 78’li Kıbrıslılar, müsrif olmamaya, tutumlu davranmaya özen göstermesi gereken kişilerdik. Nitekim mümkün olduğu kadar kısıtlı bir parayla idare etmeyi o yıllarda içselleştirdiğimizi düşündüğüm için, bu konuda bir genelleme yapmanın, en azından 78 Kuşağı Kıbrıslıların ne olmadıklarını (ki varsıl değillerdi) yazmanın mümkün olduğunu düşünmekteyim.
Ne diye yazdım bütün bunları?
O yılların yaşam koşullarını göz önünde tutmak, okurun bugün ile kıyasını yapabilmesi için elbette.
YAŞAM KALİTESİ FARKI
Demek istediğim şu ki, sosyo ekonomik açıdan biz 78 kuşağı gelir düzeyi bakımından “orta halli” olan ailelerden geliyor olsak da, bugünün orta halli ailelerinden gelen üniversiteli öğrencileriyle kendi dönemimizi karşılaştırdığımızda, bizim onların yanında oldukça “fakir” bir yaşam standardına sahip olduğumuz söylenebilir.
Çünkü bugünün gençlerine göre hem daha az maddi imkanlara ve hem de daha fakir yaşam biçimlerine sahiptik.
Daha yoksul yaşam biçiminden kastım bugünün gençlerinden çok daha geri teknolojileri kullanmak zorunda oluşumuzdu.
Örneğin uçak ücretleri pahalı ve Kıbrıs’tan Türkiye’ye uçak seferleri seyrekti. Buna karşılık gemi ve otobüsle yolculuk nispeten daha ucuzdu. Bu nedenle örneğin tatillerde Türkiye’den adaya dönerken birçoğumuz otobüslerle sekiz saat Mersin’e kara yoluyla gidiyor, oradan da feribotla Mağusa’ya kadar 10 saatlik bir deniz yolculuğuna daha katlanmak zorunda kalıyorduk.
Bu mesafe uçakla bir saat kadar sürüyordu ki, buna göre biz 78’li Kıbrıslı öğrencilerin birçoğu ilk yıllarda Kıbrıs’a gidip gelirken 17 saat daha çok yolculuk yapmak zorunda kalıyorduk. Elbette 17 saat daha uzun olan otobüs-feribot yolculuğunu tercih ediyor olmamızın çok önemli bir nedeni vardı:
Ulaşımın maliyeti.
Sonuçta hava ulaşımına göre, daha ucuz olan ve fakat 17 saat daha çok süren kara ve deniz yolculuğuna katlanmak zorunda kalıyorduk.
O yıllarda öyle telefonun ahizesini kaldırıp da numarayı çevirince Kıbrıs’ta birisine bugün olduğu gibi anında ulaşabilmek mümkün değildi. Önce Türkiye’deki telefon santralinde çalışan memurlardan birisine, Kıbrıs’ta arayacağımız numarayı yazdırıyorduk. Sonra da aradığımız telefonunun bağlanması için dakikalar hatta bazen saatlerce sıramızın gelmesini beklemeye koyuluyorduk. Evimizde telefon yoktu. (Kıbrıs’ta 1975-80 yılları arasında her eve, her dükkana henüz telefon bağlanmış değildi) Dolayısıyla telefonu olan komşuyu arar, anneme veya evden birisine çağırmasını beklerdim. Şanslıysak hemen evden birisi gelir, değilsek aradığımız kişi gelene kadar geçen zamanın parasını da ödemek zorunda kalırdık. Bazen de annemi başka hangi gün arayacağımı komşuya söyler, çok acil bir durum varsa (ki her nedense olmazdı) aileme ileteceğim notu bildirirdim.
Tabii öyle sık sık da telefon açamazdık. Çünkü hem denizaşırı telefon ücretleri pahalı, hem de yazmış olduğum gibi birçoğumuzun Kıbrıs’taki evinde telefon yoktu.
1970'li yıllarda revaçta olan haberleşme yöntemi hala 'mektup'tu. Ancak mektuplar postaya verildikten nadiren bir hafta sonra, genel olarak on beş günde Kıbrıs'taki adrese ulaşırdı. Bazen bir mektubun ulaşmasının bir ayı bulduğu bile olurdu. Birkaç defasında yazmış olduğum mektubun, ben Kıbrıs'a gittikten sonra eve ulaştığına bile şahit olmuştum.
Şimdi artık teknoloji cep telefonunun tuşlarına basar basmaz aramak istediğimizi bize, bizi de arayanımıza anında ulaştırıyor.
O yıllarda cep telefonu, bizim tahayyül edemediğimiz bir haberleşme aracıydı.
Konu açılmışken yazmaya devam edeyim.
Yine o yıllarda ODTÜ’de “Fortran Four” diye bir Bilgisayar dersimiz vardı. Aslında seçmeli ders olarak almıştım. O derste çok basit bilgisayar programlarının yazılımı öğretilirdi.
Bunun için önce yüzlerce kartı “Punchcard” denen bir makinede deliyor, deldiğimiz kartları diziyor, lastikle bağlayıp devasa bir alette okunması için görevliye teslim ediyorduk. Bir kaç gün sonra gidip upuzun mavi çizgili çıktı (output) kağıdını alıyorduk. Çıktı’ya bakarak programın çalışıp çalışmadığını görüyor, yanlış (error) varsa sıralı kartlarımızdan hangisini yanlış delmiş olduğumuza bakıp o kartı buluyor, yeniden delmek için sıraya giriyor ve sonra da okunması için tekrardan görevli memura teslim ediyorduk.
Demek istediğim bugün ekranda görüp bir saniyede düzelterek çözebildiğimiz küçük bir hatayı gidermek için, o yıllarda en az bir gün bekledikten sonra halledebiliyorduk.
Dolayısıyla 70'li yılların yaşam tarzını daha iyi anlayabilmede ya o zamanın yaşam koşullarını, teknolojisini ve elbette baskın kültürünü iyi bilmek ya da bizzat o yılları yaşamak gerektiğini düşünüyorum.
Başka aklımda yer etmiş günlük yaşam mekanı olarak bir çoğumuzun yemek yediği okul kafeteryaları, çay içilip sohbet edilen yurt kantinleri ve yurt odalarımız vardı. Hem geyik muhabbetlerinin hasının, hem de bizlerin ateşli siyasi tartışmalara tutuştuğumuz ve örgütlendiğimiz ortak mekanlarımızdı bu yerler...
Kısa sürede kolayca yapılabildiği ve ucuza mal olduğu için çay demlemek, Türkiye’deki tüm sohbetlerimizin önünü açan ilk ortak alışkanlığımız olmuştu. Çay demleme veya demli çay içme kültürünün kazanılmasıyla uzun çay sohbetlerimiz ateşli siyasi tartışmalarımızın en güzel molaları olurdu.
Çok sık olmasa da en çok burs ya da nakdi yardım parasının elime geçtiği dönemlerde uğradığım, dönemin “fast-food”cuları olarak tanımlanabilecek ayaküstü tükürük köftecileri, dönerciler, kokoreççiler, Kebap 49’lar; ya da Adana ve Urfa Kebapçıları, Lahmacuncular ve de pilav üstü kuru ile ünlenmiş köşe başı lokantaları...
Bütün bunlar her 78’li öğrenci gibi benim de ara sıra uğradığım mekanlardı.
Böylece bu yaşam tarzıyla bir bakıma burjuva sınıfların lüks mekanlarından (modern lokantalar ile o yıllarda rağbette olan Disko gibi eğlence yerleri) uzak kalmış oluyorduk. Ve nihayet bu hayat tarzı biz 78’lileri, kısıtlı ve sınırlı gelire sahip işçi, esnaf ve memur grubu ile gecekondularda yaşayan insanlara çok uzak kılmıyor, aynı zamanda düşünsel anlamda da gönüllerimizde taht kurmuş Sol, Sosyalizm ve Devrim tahayyüllerimizle pek ters düşmüş olmamanın rahatlığını duyumsuyorduk
Öte yandan ailelerimizin bize sağladığı maddi olanaklar ne dışarıda yemek yeme kültürü ne tatile gidebilme ne de öyle zırt-pırt uçakla seyahat edebilme olanağı veriyordu... Değil üniversiteye giderken, mezun olduktan sonra da, öyle özel otomobilimiz olacak kadar ya da otobüs ve dolmuşa değil de iki kere düşünmeden taksi'ye binecek kadar varsıl bir yaşamımız olmamıştı.
………………………………………………………
(1) Nezih Yaşar ODTÜ’de okuduğu yıllarda bir dönem ismi öne çıkmış aynı siyasi hareket içerisinde buluştuğum 78 Kuşağından Türkiyeli bir yoldaşım.

20 Kasım 2009 Cuma

78 Kuşağı ve Yüksek Öğrenim Gençliği


Yıl 1980: 12 Eylül öncesi. ODTÜ İdari İlimler Futbol Takımı Devrim Stadyumunda.

Hiç bir şey bir fikirden daha tehlikeli değildir. Eğer o fikir sahip olduğunuz tek fikirse.
EMILE CHARTEIN

78 Kuşağını doğum tarihlerine göre kategorize edecek olursak:
1957 doğumluların yaşça 78 Kuşağının tam da merkezinde yer aldığını yazmıştık. 1957 yılının üç-dört yıl öncesiyle, üç-dört yıl sonrası doğanları da bu kuşağa eklediğimiz zaman kabaca 78 Kuşağına girenlerin yaş sınırını da belirlemiş oluruz.
1975-80 yılları arasında Kıbrıslı öğrencilerin üniversite giriş sınavlarında başarı oranları bugüne göre oldukça yüksekti. Dahası öğrenim özgürlüğü ve can güvenliğinin garantisinin olmadığı ve belki de Türkiye'de yüksek öğretimin en çetin zaman dilimine denk gelen bu dönemde, Kıbrıslı öğrencilerin genel olarak derslerinde başarılı olduklarını yazmak mümkün. Sadece başarılı değil, aynı zamanda büyük bir çoğunluğu da yine 78 Kuşağının mücadelesinde ismi öne çıkmış öğrencilerdi.
ÜNİVERSİTEYE GİRİŞTE KIBRISLILARA ÖZEL KONTENJAN
78 Kuşağı döneminin başlangıcı sayabileceğimiz 1974 yılında Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunması, yani Kıbrıs savaşı nedeniyle, Kıbrıslı öğrencilere tanınmış olan özel üniversite kontenjanları dolayısıyla o yıllarda yüksek öğrenime devam etmeye niyeti olan Kıbrıslı öğrencilerden neredeyse tek bir kimse dahi açıkta kalmamıştı.
Böylece 20 Temmuz 1974 Kıbrıs savaşı ve devamındaki üç dört yıl içerisinde, her zamankinden daha çok sayıda Kıbrıslı öğrencinin Türkiye’deki yüksek öğrenim kurumlarına yerleştirildiğini görüyoruz.
Burada şu soruyu ortaya atmak sanırım yanlış olmayacaktır.
20 Temmuz 1974'ü takip eden yıllarda Türkiye yüksek öğrenim kurumlarında Üniversite sınavına girmiş Kıbrıslı Lise mezunu öğrencilerin neredeyse tümüne yakınını kapsayacak şekilde “özel kontenjan hakkı” tanınmasının gerekçesi sadece Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalesi miydi?
Savaş, 1974 yılında olmuş ve bitmişti. Buna rağmen 1978 yılına kadar sınavlarda başarılı olamayan Kıbrıslı öğrencilere Türkiye Üniversitelerine girişleri için özel kontenjanlar verilmeye devam edilmesinin hikmeti neydi?
Gerçi Kıbrıslı öğrenciler, sadece 20 Temmuz 1974 sonrasında değil, bu tarihten çok önceleri de Türkiye üniversitelerinde yabancı uyruklulara tanınan özel kontenjanlardan yararlanarak giriş yapmışlardı. Bunda o tarihlerde başta Hürriyet gazetesi olmak üzere basının, “Kıbrıslıtürklerin adada Elenlerin katliamlarına maruz kaldıkları” şeklindeki abartılı haberleri, Kıbrıslıların Türkiye ile birleşmeye can atan "mazlum mücahitler" olarak milliyetçi-mukaddesatçı bir söylem üzerinden takdimi, bu kontenjanların verilmesinde epeyce etkili olmuştu. Ek olarak Menderes hükümetinin, "iç politikada avantaj sağlamak", Türkiye derin devletinin de “Kıbrıs'ın İstirdat Planı" stratejisini (1) gerçekleştirmek amacıyla, Türkiye'de okuyan Kıbrıslı öğrencilerden de yararlanılmış, Türkiye halkının ve gençliğinin sokaklara ve meydanlara dökülüp “Kıbrıs Türktür” mitingleri düzenlenmesinin önü açılmış, sonuçta Kıbrıs sorununun Türkiye kamuoyunda bir “milli dava” olarak benimsetilmesi başarılmıştı.
Kıbrıs sorunu bir kez Türkiye’nin milli davası olarak takdim edilince, Kıbrıslıtürkler denizaşırı da olsa, Türkiye’ye çok yakın bir adanın mazlum soydaş ve ırkdaşları olarak kabul görmüşler, böylece Menderes hükümeti döneminden başlayarak Batı Trakya’dakilerin yanısıra, Kıbrıslı Türkler de “ırkdaş ve soydaş olarak içselleştirilip”, Türkiye Üniversitelerinde kontenjanlardan bol miktarda yararlanmaları sağlanmıştı. Sanırım 1974 yılına kadar Türkiye’de basının da katkısıyla Kıbrıs konusunda yaratılan ve iktidar erkinin yanısıra, hükümet ve muhalefetin de "milli dava" olarak sahip çıktığı yukarıda kaba hatlarıyla özetlediğimiz Kıbrıs sorunu dolayısıyla, Kıbrıslı Türklere karşı, Yunanistan arkaladığı Kıbrıslırumlar tarafından zulme uğratılıp mazlum kılındıkları için “acımak” ile elde silah mücahit olarak Yunanlıların torunları sayılan Kıbrıslı Rumlara karşı savaşıp direndikleri için Türkiye kamuoyunda Kıbrıslı Türklere karşı oluşmuş duygusal bir sempati vardı. Batı Trakya Sorunu gibi, Kıbrıs Sorunu da uzunca bir dönem ve hala Türk Milliyetçiliğinin gıdasını teşkil etmeye devam etmekte olduğu göz önüne alındığında, sanırım Kıbrıslı öğrencilere gerek 68 Kuşağı öncesinde, gerekse 68 ve 78 Kuşağı yıllarında neden bol miktarda kontenjan verildiği de daha iyi anlaşılmış olur.
BİR İZMİR ANISI
Yeri gelmişken yukarıda anlattıklarınla ilgili olabileceğini düşündüğüm bir de anımı burada aktarmanın yerde olacağını düşünüyorum.
Türkiye’de üniversitede ilk yılımdı. 1976 Şubatı’nda İzmir Kemeraltı’nda akşamleyin çocuk satıcıların “Makarios yedi yerinden bıçaklandı” diye bağır çağır satmakta oldukları bir gazeteyi satın aldığım ve büyük bir heyecanla Bornova Yurtları’ndaki Kıbrıslı arkadaşlarıma ulaştırdığım o geceyi daha dünmüş gibi hatırlıyorum. Adını unuttuğum bu "akşam gazetesi"nin ön sayfasında iri ve kapkara puntolarla yer alan "Makarios Yedi Yerinden Bıçaklandı" manşetinin altındaki haber yazısı, üç beş farklı kelime ve bir kaç cümlelik yorum katılarak gazetenin manşetindeki haberin değişik cümlelerle tekrar edilmiş haliydi. Güya bir Türk hafiye gizlice Makarios’un sarayına girmiş ve onu yedi yerinden bıçaklayarak, yakalanmadan kaçmayı da başarmıştı. Gazete böylece adaletin yerine geldiğini ve Türk fedai'nin "yedi bıçak darbesi" ile Kıbrıslı Türklerin intikamının da alınmış olduğunu müjdeliyordu.
O gece, benden yaşça daha büyük ve söz konusu akşam gazetesinin bu tür asparagas haberleri konusunda epey tecrübesi bulunan Kıbrıslı yoldaşım Özkan Varoğlu, bıyık altı bir tebessümle gazetenin bu haberini pek ciddiye almamamı, aslında haberin basit bir yalandan ibaret olma ihtimalinin %99 olduğunu söylediğinde, kendimi "acemi bir aptal" olarak hissetmiş miydim?
Eh sanırım...
Aradan birkaç gün geçtikten sonra bu gibi olayların daha önceki Kıbrıslı öğrencilerin de başlarından geçmiş olduğunu, İzmir’de yayınlanan bu tür akşam gazetelerinin satış yapabilmek gailesiyle sıkça bu tür “asparagas haber” yöntemlerine başvurduklarını öğrenecektim.
KIBRISLILAR TÜRKLEŞTİRİLMELİ...
Şimdi başa dönüp şu soruları soralım...
Kıbrıslı öğrencilere yüksek öğrenim kontenjanı verilirken, Türkiye devletinin ve hükümetlerinin bundan umduğu birşey var mıydı?
Çok sayıda Kıbrıslı öğrencinin Türkiye üniversitelerine girişi, “Kıbrıslıların Türkleştirilmesi” çabalarıyla da ilişkili olabilir miydi?
Bu Türkiye derin devletinin ve kökü taa Menderes hükümeti dönemine kadar uzanan iktidar erkinin siyasi olarak öngördüğü bilinçli bir eğitim politikası mıydı?
Gerçi Kıbrıslı öğrenciler yüksek öğrenim öncesinde, ilkokuldan başlayarak orta ve lise yıllarında da Türkiye milli eğitiminin tedrisatına yakın bir eğitim alıyorlardı. Dolayısıyla altı yıllık ilkokul ve altı yıllık da orta eğitimi olmak üzere toplam oniki yıl boyunca Türkiye’dekine benzer bir milli eğitim ve kültür politikası Kıbrıs'ta da uygulanıyordu. Bu arada az sayıda da olsa adaya Türkiye'den öğretmenlerin gönderilmesi, Türkiye Cumhuriyetinin milli günlerinin Kıbrıslılar arasında da kutlanması, Türkiye basının Kıbrıs'la ilgili en küçük bir olayı kaçırmayarak anında içerideki Türk Milliyetçiliğini harekete geçirecek şekilde habere dönüştürmesi...
Bütün bunlar çok önceden Türkiye'nin "Kıbrıslıların Türkleştirilmesi" çabalarıyla ilgili eylem ve düşüncelerini ele veren gelişmelerdi.
Zaten 1950’li yıllardan başlayarak 68 Kuşağına kadar geçen sürede Türkiye’nin ana caddelerinde ve meydanlarında toplanarak, “Ya Taksim, Ya Ölüm”; “Ordu Kıbrıs'a” diye sloganlar atan, “Kıbrıs Türktür Türk Kalacaktır” diye Türkiye gençliği ile birlikte bağır çağır gösteriler ve mitingler yapmaları için çok sayıda Kıbrıslı Türk öğrenci, Türkiye devletinden dolaylı ya da dolaysız teşvik görüyorlardı.
Biraz geçmişe gidildiğinde hatırlanacağı üzere İstanbul'da 6-7 Eylül olaylarını başlatan, devrin Menderes hükümeti desteğindeki "Kıbrıs Türktür Cemiyeti" de, 1950'li yıllarda Kıbrıs sorununu bahane ederek Türk Milliyetçiliği ile ırkçılığını ateşlemek için, o yıllarda Türkiye'de öğrenim gören Kıbrıslı öğrencileri de zaman zaman yanlarına alarak Türkiye'nin pek çok yerinde bizzat devlet ve hükümet desteğiyle mitingler düzenlemişlerdi.
Ya 1964 yılında Kıbrıs'ta bir kıyı köyü olan Erenköy’e çıka(rıla)n gençler?
“Adaya Türkiye çıkarma yapıyor” diye gemilere bindirilip Özel Harp Dairesi'nde görevli birkaç Türkiyeli subay ile adaya gönderilen ve bir kısmı da tecrübesizliği nedeniyle ölen ve yaralanan gençler, Türkiye'nin çeşitli üniversitelerinde eğitim görmekte olan gönüllü Kıbrıslı öğrenciler değil miydiler?
Demek istediğim 1974 yılından başlayarak artan sayıda Kıbrıslı öğrencinin Türkiye yüksek öğretim kurumlarına alınma çabasının Türkiye'deki mevcut hükümet ve devlet açısından önemli sayabileceğimiz nedenleri vardı ve bir nedeni de "Kıbrıslıların Türkleştirilmesi" çabasıyla ilgili olandı ve milliyetçilikle ilgiliydi.
Ancak yazımızın ilerleyen bölümlerinde de göreceğimiz gibi, Türkiye hükümetleri ile derin devletinin “Kıbrıslıların Türkleştirilmesine” dönük çabaları, özellikle 78 kuşağı yıllarında geri tepecek, Kıbrıslı ve Türkiyeli 78 Kuşağı gençler birlikte hareket etmeye başlayınca, Türkiye devleti ve dönemin MC Hükümetlerinin Kıbrıslı öğrencilere karşı tavrı, ilk defa ters yönde işleyecekti. Böylece bir yandan sol'un gelişmesine bağlı olarak Kıbrıslı öğrencilere tanınan bu kontenjanlar ağır-ağır “görünmez bir el” tarafından azaltılacak, diğer yandan da 78 Kuşağı Kıbrıs öğrencilerin bir arada kaldığı yurtlar kapatılmaya, Türkiye 78 Kuşağıyla birlikte hareket eden Devrimci Kıbrıslı öğrencilerin burs ve nakdi yardım paraları kesilmeye, ikamet tezkerelerini tazelemeye giden Devrimci Kıbrıslı öğrencilere Emniyet Şube'lerindeki özellikle ülkücü polisler tarafından hakaret edilmeye başlanacaktı.
Hele de üniversitelerde olaylara karıştıkları gerekçesiyle hapsedilen Kıbrıslı öğrencilere sadece sol görüşlü oldukları için değil, Rüzgarlı karakolunda ifademi alan jandarmanın dediği gibi Türkiye'nin biz Kıbrıslıları kurtarmış olduğundan hareketle bol "nankörler" nutukları da atılacaktı.
Hepsi bu kadar olsa. 78'li olmanın Türkiyelisi Kıbrıslısı yoktu. Bu nedenle işkence, dayak, hakaret ve hapislik...
Silahlı saldırılar, yaralanmalar.
Ve ölümler.
78 Kuşağı döneminde tam altı Kıbrıslı öğrenci vurularak öldürüldü.
Kıbrıs yüksek öğrenim gençliği ilk defa bu kadar kalabalık bir şekilde ancak 78 Kuşağı döneminde Türkleştirilmeyi değil ama Türkiye 78 Kuşağı ile enternasyonalist bir birlik ruhuyla mücadele etmeyi ve dayanışmayı benimsemişti.
...................................................................
TÜRKİYE KIBRISLILAR İÇİN BAŞKA BİR COĞRAFYA ve FARKLI BİR YAŞAMDI
Lise hayatımızdan hemen sonra çoğumuz ilk defa yurt dışına çıkıyorduk. Yüksek öğrenim için gittiğimiz Türkiye, biz Kıbrıslı öğrenciler için devasa büyüklükte bir coğrafyaydı.
Gerçi 20 Temmuz 1974’le birlikte, adadaki dar getto yaşamından çıkıp çok daha geniş bir bölgede - adanın Kuzey Kıbrıs olan anılan bugünkü coğrafyası- yaşamaya başlamıştık. Hemen bir yıl sonrasında ise yaşantımızın ikinci büyük değişikliği ile karşılaşmış, Türkiye’nin Kıbrıs’a göre çok daha büyük olan kentlerinin, çok daha karmaşık yaşamlarına adeta balıklama atlamıştık.
Türkiye’ye ayak basar basmaz, vardığımız bu yeni coğrafyanın bir adalı için devasa büyüklükte olan, aynı zamanda Kıbrıs'ın basit ve yeknesak yaşamından oldukça farklı ve karmaşık yapısıyla yüzleşince doğrusu epeyce afallamıştık.
Çünkü 1974 yılına kadar değil yurt dışına çıkmak, gettolara sıkışmış yaşantımız nedeniyle Kıbrıs’ın belli başlı birçok yerini bile gezip görememiştik.
İlk kez feribota binmek, ilk kez 10 saat gibi uzun bir denizyolu seyahatine çıkmak, (Mağusa-Mersin denizyolu) ilk kez sekiz saat süre ile karayolunda seyahat (Mersin-Ankara) ederek başlayan Türkiye yolculuğumuza, sonraki yıllarda bile alışmamız hiç de kolay olmayacaktı.
Ankara’ya girerken koca kenti çeviren yüksek tepeleri üzerine kurulmuş, yolları çamurdan, teneke damlı evlerin bulunduğu bir “gecekondu ormanı” ile ilk defa karşılaştığımda, otobüsteki Kıbrıslı arkadaşlarımla gördüğümüz bu fakirlik ve karmaşa karşısında oldukça şaşırdığımızı hatırlıyorum.
Bu insanlar karda kışta her gün evlerini inşa etmiş oldukları bu tepelerin üzerine nasıl bir zorlukla çıkıyor ve yine her gün nasıl binbir zahmetle iniyorlardı ki? Kenti çevreleyen gecekondularına bakınca, Türkiye'nin başkentinde yaşamın çok çetin ve ürkünç yüzü ile karşılaşıyorduk. Ya da bana öyle geliyordu.
Ankara'ya vardıktan bir gün sonra, kentin büyük cadde ve bulvarlarını dolduran gürültülü araç ve kalabalık yaya trafiğinde epeyce sersemlediğimi hatırlıyorum.
Daha önce normal yaşamımda hiç bu kadar çok insan kalabalıklarıyla karşılaşmamıştım. Kızılay’dan Tunus'a doğru yürüdüğüm ilk gün, başımın kazan gibi şiştiğini, oldukça sersemlediğimi hatırlıyorum.
Lise diplomamızın Türkiye’deki liselere denkliğini tasdik etmek için kulaklarımda uğultular, başımda zonklamalar, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kapısından içeriye adımımı attığım o gün hala gözümün hala önünde... Kendimi sadece bir başka ülkede değil, fakat aynı zamanda yabancısı olduğum bambaşka bir dünyada hissetmiştim.
Bir Kıbrıslı için buraları oldukça gürültülü, yeterince karmaşık ve aşırı kalabalıktı. Kitaplarda okuduğumun, tahayyülümde canlandırdığımın aksine, şimdi kendi coğrafyamı Türkiye’nin, kendimi de buraların bir parçası olarak içselleştiremiyordum. Benim gözümde Türkiye, ayrı bir coğrafya olduğu kadar, başka bir ülke ve farklı bir yaşamdı.
VATAN HASRETİ DENEN ŞEY
Daha geleli birkaç gün olmasına rağmen daha şimdiden Kıbrıs hasretiyle yanıp tutuşuyordum. Daha şimdiden okulum bitince küçüklüğümden beridir yaşadığım topraklara, Kıbrıs’a, ailemin, komşularımın, arkadaşlarımın yanına döneceğim günü düşünmeye başlamıştım.
Türkiye‘de ilk izlenimlerim ve ilk günlerimde düşündüklerim aşağı yukarı böyle şeylerdi.
Biz Kıbrıslı 78’liler, adamızın dışa kapalı getto yaşantısını, tenha, sakin, yeknesak ve herkesin birbirini tanıdığı o sade hayat tarzını o kadar çok kanıksamıştık ki! Bu nedenle Türkiye'ye geldiğimiz ilk günlerde, Mersin ve Ankara şehirlerinin cadde ve bulvarlarında yüzleştiğimiz büyük kalabalıklarla karmaşık ve gürültülü kent hayatı arasında birer şaşkın ördek gibi dolanıp durmuştuk.
İlginçtir Türkiye’ye geldiğim ilk günlerimde, karşılaştığım her Kıbrıslı öğrenci, beni, kaybetmiş olduğum bir şeyi bulmuşum gibi sevindiriyor, her gördüğüm Kıbrıslıda, mahalleme, aileme, komşularıma, liseli arkadaşlarıma, Lefkoşa’ya, Akdeniz'e ait bir şeyler keşfetmeye çalışıyordum.
“Vatan Hasreti” denen hüzün ve heyecan gibi duygulanımlar soyut değil de, evim, mahallem, arkadaşlarım gibi elle tutulur ve gözle görülür somut şeyler miydi?
Sanırım...
İlk kez Üniversiteye gidiyorduk, ancak birçoğumuzun yanında kendisine eşlik eden anne ve babası yoktu. O yılların Kıbrıslı anne ve babaları bugüne göre akademik olarak çok daha az eğitimliydiler. Birçoğu ilkokulu ancak bitirebilmişti. Tabii ki yoksulluk da vardı. Ancak herkesin iyi kötü bir mesleği, bir işi vardı.
Neden bizimle gelmemişti anne ve babalarımız?
Belki eğitimsizliğin verdiği ilgisizlikten, belki ekonomik (babam gonomiya derdi) olsun diye, belki de herkesin işi gücü vardı da bize güvenmeleri daha çok işlerine geliyordu.
.............................................................
KIBRISLILAR SADECE ÜNİVERSİTEYE DEĞİL 78'E DE KAYDOLDULAR
1975-76 yıllarında, bir yıl içerisinde bir Kıbrıslı için Türkiye'yi çok hızlı dolaştım diyebilirim. Mersin, sonra Ankara’nın Aşağı Ayrancı semtindeki Erkek Öğrenci Yurdu, İzmir’in “İnciraltı ve Bornova Öğrenci Yurtları”nda, Adana’da birkaç günlüğüne Kıbrıslı öğrencilerin evleri ve nihayet “ODTÜ Yurtları”nda bulundum
İlk bir yıl içerisinde dolaştığım bu mekanlarda Devrimci olmayan bir Kıbrıslı öğrenciye rastlamış olduğumu hatırlamıyorum.
Devrimcilik o yılların üniversite gençliğinde aynı zamanda moda gibi popüler bir şeydi.
Belki de bu nedenle Türkiye’de Devrimci olmak, birçok üniversitede çok hızlı çevre edinmenin de önemli bir önkoşuluydu.
Kıbrıslı 78 Kuşağı öğrencilerin okul tatillerinde adada bulunmaları, gençlik içerisinde siyasi çalışmalar yapmaları, sonraki yıllarda özellikle Liseli öğrencilerin de daha Türkiye'ye yüksek öğrenime gelmezden önce sol fikirlerle tanışmalarına yol açacaktı.
Böylece Türkiye’ye gelen Kıbrıslı öğrenciler, daha ilk anda 78 Kuşağı ağabeylerini karşılarında buldular.
Üniversiteye yeni gelenler, aslında sadece üniversitelere değil, 78 Kuşağının fraksiyonlarına da kaydolmaya başladılar. Bu arada kendilerinden önceki Kıbrıslılardan sadece siyasi nutuk değil, okula kayıt olmak, kalacak yer bulmak, çevre edinmek, derslerine yardımcı olmak ile ilgili olarak da büyük destek gördüler. Kendilerini ilginç fedakarlıkların, paylaşımların gerçekleştiği komün yaşamlarının ortasında buldular. Sonuçta 78 Kuşağı Kıbrıslı gençler, hem üniversite öncesinde adada, hem de yüksek öğrenime gedlikleri Türkiye'de çoğalmaya başladılar.
........................................................
KOMÜNİST OLMAK
"Türkiye 78 Kuşağının popüler ideolojisi Marxizm’di."
Üniversiteli olur olmaz, Doktor, Mimar, Mühendis, Ekonomist, İşletmeci, Sosyal Bilimci, Öğretmen adayı olduğumuz gibi, aynı zamanda bir siyasi hareketin de taraftarı oluyorduk. Her ne kadar hangi siyasi harekete dahil olduğumuz ilk başta bizim bilinçli bir tercihimiz olmasa da, taraftarı olduğumuz siyasi hareketin görüşlerini zamanla öğreniyor ve bilinçleniyorduk.
Yani biz 78'lilerin sola, Marxizm'e dair bilinci genellikle bir siyasi hareket içerisinde gelişip şekilleniyordu.
Aynı siyasi hareket içerisinde olmanın bir kutsal ya da gizemli tarafı vardı. Hani anlatılmaz ama yaşanınca anlaşılır cinsten. Ancak o yılları yaşayanlar, 78'liler bunu bilir.
Yine de başlıklar halinde yazmaya çalışayım.
Birbirimizle dayanışma içerisinde olmayı, ilişkilerimizi çıkarcılıktan uzak tutmayı, galiba biraz da cemaat gibi birbirimize hep yakın durmayı içselleştirmiştik.
Üniversite eğitimimizin yanısıra Marks, Lenin, Sosyalizm üzerine kitaplar, daha çok Sovyet yazarlarından romanlar, kendi siyasi hareketimizin dergi ve gazetelerini okuyor, seyrek de olsa üçer beşer gruplar halinde toplanıp Sosyalizm üzerine "eğitim çalışmaları" yapıyor, Türkiye siyasi hareketleri arasındaki tartışmalara katılıyor, Kıbrıslılar derneğinde heyecan katsayısı yüksek bitmek bilmeyen sert sohbetlere girişiyor, kulaktan dolma, kitabi, okuyarak, tartışarak bir şekilde sol fikirlerle tanışıyorduk.
Ancak gelin görün ki öyle “ben Komünistim” deyince Komünist olunmuyordu.
Elbette bu işin diploması falan yoktu.
Budist olup da Nirvanaya ulaşmak gibi birşey miydi? İşte öyle karışık merhaleleri olan hem zor ve hem de zahmetli bir şeydi Komünist olmak diye konuşur ve düşünürdük.
Tabii Kıbrıslı olmanın avantajları olduğu gibi dezavantajları da vardı. Başınız siyasi rejimle öyle büyük derde girecek ve siyasi bir hüküm yiyecek olursanız, yabancı uyruklu olduğunuzdan dolayı yurt dışına paketlenebilme ihtimaliniz yüksekti.
Nitekim bir kuşak önce 68 Kuşağından birçok Kıbrıslı öğrenci, 12 Mart Askeri Darbesi sonrasında sırf Devrimci oldukları, 68 Kuşağı siyasi hareketlerle birlikte hareket ettikleri için Türkiye'den "yabancı uyruklu" olmaları nedeniyle ihraç edilmişlerdi.
Konu açılmışken 78 Kuşağı döneminde ODTÜ'den mezun olduktan sonra 12 Eylül döneminin ilk yıllarında yine ODTÜ'de mezun olduğu Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde master yapmakta olan Kıbrıslı bir arkadaşımızın polis nezaretinde Esenboğa Hava Alanı'na kadar götürülerek uçağa bindirildiğini ve bu şekilde Türkiye'den sınır dışı edildiğini de yazmış olayım.
Komünist Toplumun kurulması için mücadele edenlere, Sosyalist, Komünist denilebileceği gibi, “Proleter Devrimci” veya “İşçi Sınıfı Sosyalisti” de deniyordu. Proleter Devrimci olmak, aslında “Profesyonel Devrimci” olmak gibi bir şeydi. Ancak bu profesyonellik, Devrim için çalışmanın karşılığında, sanırım çalışanın yaşamını idame edebilmesiyle ilgili bir olaydı. Yani Profesyonel Devrimci'nin maddi olarak kazanç sağlamakla ilgili bir yanı yoktu.
Tam da marşlardaki gibi; “Devrimci demek, inanmış demek, kendini bu davaya adamış demek”ti. Marksist-Leninist teoriyi, fedakarlığı, sabrı, sevgiyi, ezilenin, sömürülenin ve haksızlığa uğrayanın yanında olmayı, alt tabakaların acılarını içselleştirmeyi gerektiren bir yaşam biçimiydi Devrimcilik. İşçilerin, yoksulların en az varsıllar kadar refah içerisinde yaşamaları gerektiğini savunmak, adil olmak, ekonomide tüm insanların eşitliğini savunmak demekti.
Ve tabii ki bütün bunların gerçekleşmesi için toplumda maddi zenginliği ve yönetsel alanları ellerinde tutan sınıf, zümre ve kastlara yarayan mevcut düzeni değiştirmek, üretim araçlarının özel mülkiyetine son verip, Sosyalist bir düzen kurmak demekti. Bütün bunları gerçekleştirmek için de toplumda fedakar, cesur, Marksist-Leninist teori ile donanmış, hem Profesyonel Devrimci (Proleter Devrimci) (2) hem de siyasi hareket için çalışacak kadrolara ihtiyaç vardı.
Öte yandan “Herkesten Yeteneğine Göre İş, Herkese İhtiyacı Kadar Aş” şiarının, hem de bu şiarın hedeflediği komünist topluma ulaşmakla ilgili romantikliğimizin olanca hızıyla biz üniversiteli gençlerin hiç de azımsanmayacak bir katkısı vardı 78'e. Üstelik bizim Devrimci Romantizmimizin sınırları sadece Türkiye ile de sınırlı değildi ki. Dünya’ya Devrim'in kzıl rengini yaymak yaymak gibi çok ulvi tahayyüllerimiz vardı.
Ulusal saplantılardan uzaktık. ODTÜ Devrim Stadyumu'nda askeri bando eşliğinde Türklerin "İstiklal Marşı" çalındığında, tüm siyasi hareketler buna hazırlıksız yakalanmıştık. Buna rağmen duraksamaksızın ve sanki aniden örgütlenmişiz gibi "Enternasyonal Marşı"nı okumaya başlamıştık. Bayrak, Asker, ulusal sınırların kutsallığı, ulusal kimlik vb. kavramların değil, enternasyonalist ve evrensel olanın peşindeydik.
Gerçekten de öyle miydik?
Bu konuda en azından ben öyleydik diye düşünüyorum.
Belki biraz daha zamanımız olsaydı, hani 12 Eylül darbesi biraz daha gecikseydi, ulusal olmayan bir devrimin peşinden gitmek gerektiği konusunda daha net, daha ikirciksiz düşüncelerimiz olurdu...
Sadece Türkiye, Kıbrıs, Avrupa, Ortadoğu, Uzakdoğu halkları için değil, yerküre üzerinde savaşsız, sömürüsüz, eşit ve adil bir yaşamın egemen olacağı, hiçbir ulus, kast ve sınıfın diğerine analık, babalık ya da bir şekilde üstünlük sağlayamayacağı, üretimin firmalara ve sahiplerine "azami kar" değil insanlara "azami fayda" sağlayacağı, bunun için de yeryüzünde özel mülkiyetin ilga edip yerine "insanmerkezli" “Enternasyonal bir Dünya Düzeni” kurmayı tahayyül ediyorduk.
Tahayyül etmekle kalmıyor, böyle bir düzeni yeryüzüne hakim kılmak için siyasetin bu Enternasyonalist kavgasında, Türkiye'de, Ankara'da ya da önemli bir eğitim merkezi olan ODTÜ'de Devrim'e katkımız olsun istiyorduk.
Gerçekten böyle mi istiyorduk?
Bugün solun toz duman olmuş haline bakınca ister istemez insanın aklına, "gerçekten de böyle miydik?" sorusu takılıp kalıyor.
Belki de ben o zaman öyle algıladığım ya da öyle sandığım için hem geçmişte, hem de hala yanılıyorum...
Yukarıda da vurgulamış olduğum gibi. Keşke biraz daha zamanımız olsaydı. Keşke 12 Eylül birkaç yıl daha gecikseydi de belki siyasi hareketler de siyasi düşüncelerini hem biraz daha detaylı, hem de daha netleştirmiş olurlardı belki...
Yıllar sonra bugün yeniden o yılları düşününce aslında solun Türkiye'de uzun yıllar yasaklı olmasının da bir sonucu olarak teorik ve pratik birikimsizliği olduğunun hatırda tutularak 78'in değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Ama 12 Eylül'ün ölçüsüz güç kullanımı karşısında yenilgimizin ağırlığına rağmen, 78'liler olarak o yıllarda kurduğumuz o "anlatılmaz ama yaşanır" cinsinden yoldaşça bağların, hala bugün bir şekilde etkisi sürüyor ve onu bir kenara atamıyorsak ve geçmişimize kutsi birşeyler atfediyorsak...
Bütün bunlar, o yılların biz 78'liler için ne denli önemli olduğunu göstermiyor mu?
Ve biz 78'lilerin Komünizmi böyle bir şey miydi?
Bizim komünizmimizde, pasifist olarak anılmaktansa şiddet yanlısı gözükmek, varsıl olmaktansa yoksul olmak, dahası varsıl bir eşitlikten çok yoksul bir eşitlik mi daha ağır basıyordu.
Bu nedenle mi varsılların yaşam kalitesi ile özdeşleşmeyecek olsa da, üretimin, üretimde verimliliğin ve üretimde kalitenin hangi dürtülerle artırılabileceğine ve de “daha kaliteli bir yaşam nasıl olur”a pek kafa yormuyorduk.
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren öcü olarak tanıtılmış, yasaklanmış, taraftarları katledilmiş, dahası lanetlenmek isteyenlere uzun yıllar boyunca suratlarına tükürür gibi "komünist" denmiş bu ülkede kalabalıklaşıp yüksek sesle komünizmi tartışmamız da mı önemsizdi?
78 Kuşağı yüksek öğrenim gençliği'nin, yabancı kaynaklı her düşünceye şüpheyle bakan ve altında bir komplo yatmış olabileceğini düşünen bu ülkede, solun, sosyalizmin, komünizmin, marksizmin, leninizmin, birçok yabancı siyasi düşünürün ve romancının okunmasını, tartışılmasını, pratik hayatta onların düşüncelerinin örnek alınmasını savunmakla da çok şeyler yapmıştı.
Ne mutlu biz 78'lilere.
Bunlarla da yetinmemişti 78'li yüksek öğrenim gençliği.
Fedakar, inanmış ve Devrimi çok sevmiş, üniversite öğrencisi arkadaşlarımızın bir kısmının “Proleter Devrimci” olabilmek uğruna, gönüllü olarak okullarını yarıda bıraktıkları yıllardı o yıllar.
Devrim yapmayı, Üniversitede okumaktan daha çok önemsemişlerdi ki, siyasi hareketlerinin Devrim mücadelesine daha çok katkıda bulunmak için birçoğu okullarını ve derslerini asmak zorunda kalmışlardı.
Koordineli ve planlı olarak süren polis baskısı ve ülkücü saldırılarına karşı yoksul mahallelerdeki emekçileri Devrimci harekete kazandırmaya çalışmışlardı.
Sanırım 78 Kuşağının doğum yeri, 68'lilerde olduğu gibi üniversitelerdi.
Biz 78'li yüksek öğrenim gençliği, belki 12 Eylül bir bıçak gibi bizden sonraki kuşaklarla ilişkimizi bir bıçak gibi kesebilmiş olmasaydı, Türkiye'de bir Devrim yapamasak da, örnek alınabilecek çok iyi hallerimizi bırakacaktık.
Geçmiş günlere dalıp da o yılları anımsadığımda, aramızdaki fedakarlıkların, o içtenlikli, o çıkarsız samimiyetlerin, Devrime ne kadar çok inanmış olduğumuzun birer göstergeleri olabileceğini düşünüyorum hep...
………………………………………….
KAVAGALARIMIZ
1974’ü takip eden yıllarda sınırlarından kuş uçurtulmayan Kıbrıs’ta, 1975-80 arasında sürekli temasta olduğumuz tek bir Sosyalist Rum arkadaşımız olmasa da, biz Kıbrısıtürk gençler kendi aramızda Kıbrıslırumlardan habersiz, onların gıyabında, Sosyalist bir Devrim mi, yoksa anti-sömürgeci bir kavga mı vereceğimizi tartışıyor, Sovyet ve AKEL çizgisi dışındaki solu “Goşist” ve "Maocu" diye lanetleyen İGD yanlısı Kıbrıslılarla (KÖGEF'ci) sık-sık sonu "kavgalarla" biten sert tartışmalara girişiyorduk.
Biz 78’li Kıbrıs yüksek öğrenim gençliği. Tıpkı Türkiye’li 78’liler gibi, kimimiz Sovyetler Birliği, kimimiz Arnavutluk, kimimiz Çin, kimimiz de Vietkong ve Latin ülkelerindeki solcu gerilla gruplarını kendimize örnek alırken, birbirimize karşı tartışmalarda daima, sekter, kırıcı ve dışlayıcıydık.
“Revizyonistler”, “Oportünistler”, “Orta yolcular”, “Kuyrukçular”, “Şabloncular”, "Sosyal Şovenler", "Sol Komünist Çocukluk Hastalığı"dan mıuzdarip olanlar, “Sosyal Emperyalistler”, “Sosyal Faşistler”, “Goşistler”, “Maocular” vb...
Eleştiri okları havada uçuşuyordu...
Zaman zaman birbirimize karşı şiddete bile başvuruyorduk.
Örneğin Ankara'da bu kavgalar sırasında kısa yazılışı AKÖK olan Ankara'daki Kıbrıslı Öğrenciler Derneği yönetimindeki İGD yanlısı grup ile muhalefetteki Dev-Yol, Halkın Kurtuluşu, Kurtuluş ve Troçkist yanlısı öğrencilerin yer aldığı "Devrimci Grup" arasında çıkan birçok kavgada yumruklaşmaların yanında, sopa ve demir çubuklar da kullanılmış, kafalar kırılmış, kavgalarda hastanelik olan bir çok öğrencinin kafalarına dikiş atılmak zorunda kalınmıştı.
Bu kavgaları anılarım bölümünde biraz daha detaylı olarak anlattım...
Kavgalarımızın Devrimin öncüsü saydığımız örneğin Türkiye'deki işçilerle yoksul köylülere nasıl bir fayda sağladığıyla fazla ilgilenmiyorduk. Ya da işçi sınıfı adına en doğru siyasi teoriyi anlatmaya girişiyorduk.
Türkiye'de mevcut rejimin payandaları olan ülkücüler, MİT, Özel Harp Dairesi, devletin sivil elbiseli ajan provokatörleri, Genel Kurmay'ın darbe heveslisi subayları ile "anti-komünist" olası bir askeri darbeye destek olmaya hazır ABD'nin işlerini kolaylaştırdığını biliyor veya akıl ediyor olmamıza rağmen, ne Türkiye 78 Kuşağı ne de büyük ölçüde onları kopya eden biz Kıbrıslı öğrenciler bir türlü kavgalarımızda şiddete başvurmaktan kaçınmıyorduk.
ODTÜ gibi 78'in o zor koşullarında dahi eğitimini üst düzeyde sürdürmeyi becerebilen üniversitedeki öğrencilerin sırasında birbirlerine karşı şiddet uygulamayı, "dağılın lan", "dağıtırım lan burayı" mealinde söylemlerle taraftar ve silah gücü olanın zaman zaman "ali kıran baş kesen" misali kafa kırıp kan dökmeyi "Devrim mücadelesi"ne bağladığını dillendirmekten çekinmemesi bir nevi "kendi ayağına kurşun sıkmak" anlamına gelmiyor muydu?
Hareketin siyasi ilkelerinden taviz vermemek!
Böylece ne kadar "kararlı ve inançlı" olduğumuzu birbirimize ispata girişmek!
Böylece bilerek ya da bilmeyerek örgütlerimizi uğruna mücadele ettiğimiz Devrim'den bile daha çok önemsemiş olmuyor muyduk?
Bütün bunlar ancak o günleri yaşayanların daha iyi anlayabileceği türden, biz 78 Kuşağının en önemli açmazı, aptallığı, onulmaz hastalığı ya da adı ne konursa konsun son tahlilde siyasi hareketlerimizin birbirine üstünlük sağlamak için işin sonunun nereye varacağına, Devrim" kavgasının onca hızından çıkan toz duman ve telaş arasında (bir yandan ülkücülerin, diğer yandan devletin resmi güçlerinin saldırılarının sürdüğü, biraz da taraftar ve örgütlerin deneyimsizliğimizden) çok da kafa yormadığımız ve ne yazık ki şiddet denen olayın peşinden bir şekilde savrulmamız anlamına gelmiyor muydu?
Buna 78'in siyasi körlüğü de diyebilir miydik?
Bu kavgalarımızla birlikte "apolitik" diye küçümsediğimiz öğrenci arkadaşlarımızın bile gerisine düşmüş olmuyor muyduk?
................................
78'Lİ HALLERİMİZ
Biz 78'li yüksek öğrenim gençliği siyasi hareketlerin birbirlerine üstünlük sağlamak için aralarındaki kavgaların peşinden bu kadar çok savrulmasaydık.
Kavgalardan başımızı kaldırabilseydik de gündelik hayatımızda, tahayyül ettiğimiz yüksek yaşam kalitesinin ölçütlerinin neler olabileceğine kafa yorabilseydik diyorum.
Devrim gerçekleşmeden önce, tahayyülümüzdeki Devrimci yaşamları, kendi mevcut hayatımızda içselleştirmek için özel bir çaba gösterseydik...
Devrimcinin görevi sadece ihtilal anı ve o ana ulaşmak ve hazırlanmakla sınırlı bir tahayyülden ibaret miydi de her şeyi Devrim'den sonraya erteliyorduk?
Kaliteli yaşam anlamına gelecek diye aşktan eğlenceye bütün özgürlükleri askıya alıp, daha fakir giyinip daha yoksul yaşayarak, daha çok Marks ve Lenin okuyup daha çok pratik eyleme katılarak, Devrimciliği daha çok benimsemiş ve inancımızı da böylece tazelemiş mi oluyorduk?
O yıllarda ODTÜ'de öğrenci olan Ayşegül Devecioğlu, kendisinin de de dolu dolu yaşadığı 78 Kuşağından kesitleri, bir romancı olarak bize sunduğu "Kuş Diline Öykünen" isimli kitabında, o yılların siyasi hareketlerinin önemli bir zaafını dile getirirken, 78'lilerin neden başarısız olduğuna dair yorumlar da yapmış:
"Biz yepyeni bir hayat öneriyorduk. Ama bu hayatı kendi varoluşumuzda, yarattığımız yaşam biçimleriyle ortaya koyabilme fırsatını kaçırdık. Bizim kendileri için bir umut olmadığımızı hissettiler ve daha savaşmadan bozulmuş bir ordunun askerleri gibi, bayraklarını dürüp evlerine döndüler" (3)
O yıllarda biz 78’liler, her burjuva özentisinin lüks ve pahalı; her lüks veya pahalı şeyin de Burjuva özentisi olabileceğine dair bir önyargıya sahiptik. Bazen bu sarmalın dışına çıkıp eleştiri almamanın en kestirme yolunun, varsıl değil yoksul olmak, dahası onlar gibi giyinmek gerektiğini bile düşünüyorduk.
Zaten bu nedenle, 78 kuşağının giyim tarzı da parka, bot, kot, kadife pantolondan ağırlıklı, kaba-saba ve de paspaldı...
O yıllarda ayağında cilalanmış ve boyalı ayakkabıları ile dolaşan, sinek kaydı tıraş olmuş erkekler ile saçları fönlenmiş, fondotönlü, rujlu, rimelli, püfür–püfür parfüm kokan, pastanelere takılan tipler hiç de revaçta değillerdi.
Bir kız veya erkek arkadaşına, siyasi hareketin bildirisini dağıtmaktan daha çok vakit ayıran öğrenci tipi “makbul devrimci” değildi.
Bakımlı ve giyimi kuşamı şık olan kişiler, Devrimciler arasında "bıyık altı tebessüm"le karşılanıp hani şöyle dalga geçilecek tiplerdi...
Hiç unutmam. ODTÜ'deki ilk yılımda kaldığım birinci yurtta İhsan isimli bir oda arkadaşım vardı. Taraftarı olduğu siyasi hareketin “Tiyatro Kolu”ndaydı. O yıllarda Ankara’nın gecekondu semtlerinde seyrek de olsa, devrimci propagandanın bir biçimi olarak bu tür kültürel faaliyetler de düzenliyordu siyasi hareketler tarafından. Bir defasında gitmiş olduğu turneden üç-dört gün sonra dönen oda arkadaşım banyo yapmak için soyunduğunda, odayı çok ağır bir koku kaplamıştı. Çoraplarını dolaba savurduktan sonra “olmadı” dediğini duydum. Ona neyin olmadığını sorduğumda bana şuna benzer fıkra gibi bir hikaye anlatmıştı:
“Che dağlarda uzun süre kaldıktan sonra bir dere kenarında yıkanmaya karar vermiş. Soyunduğunda donunu savurmuş. Taş'a vurduğunda “tak” diye bir ses çıkmış. Bir gün o sesi bu odada duyacaksın!..."
İhsan'ı ileriki yıllarda sesin peşine düştü mü bilmiyorum. Ama işte öyle de yarı şaka yarı ciddi de hallerimiz vardı.
Bizim kuşağın Devrimcileri aşık olmamaya veya aşıksalar da genellikle pek belli etmemeye çalışırlardı. Bir kız veya erkek arkadaşı varsa eğer, ne kız ne de erkek okul civarında birlikte el-ele gözükmeyi pek istemezlerdi.
Yazmış olduğum gibi çoğumuzun ayağında bot, bacağında kot, sırtında parka vardı. Bir yandan Stalinvari bıyıklarıyla oynayan, bazen tespih çeviren, saçları kısacık kesilmiş, biraz ter, biraz sigara kokan, erkek egemen bir kuşaktı 78 gençliği.
Kızlar da genellikle pek süslenip püslenmezler, erkeler gibi oldukça sade görünmeye çalışırlardı.
Giyim ve kuşamımızdaki bu sadelik, fakirlik veyahut da paspallık, bıyığımızın şekli şemali ile birleşince, bazen Devrimciliğimizi kolayca ele veren ipuçları oluverirlerdi.
En çok da ülkücüler bizim Komünist, biz de onların Faşist olduğunu her nedense bir bakışta anlar, bir sokak başında, okulda ya da mahallede yüz yüze karşılaştığımız durumlarda, sayı ve silah durumuna göre bir taraf kaçar ya da kaçamayıp şiddete maruz kalır, güçlü olan daima diğer tarafa şiddet uygulardı.
Bunlar 78'li yıllarda Türkiye’de çok sık ve kanıksanmış sıradan olaylardı.
İlginçtir Kıbrıs'ta benzer durumlarla karşılaştığımız zaman ülkücülerle en çok karşılıklı söz düellosuna girerdik. Ama bu illa da bir kavga ile sonuçlanmazdı. Türkiye’de devrimci ve ülkücü iki grubun sokaktaki karşılaşmasında, varsa zuladaki sopaların çekildiği, kafaların kolların kırıldığı, varsa silahların patladığı, hemen her zaman kanın aktığı olaylar yaşanırdı.
İlginçtir aynı yıllarda benzeri durumlarda Kıbrıs'ta devrimci-ülkücü sokak kavgasına birkaç yumruklaşma olayı dışında pek rastlanmadı.
Bu yazımın daha öncesinde de bahsetmiş olduğum gibi, sanırım bu durum ada kültürünün kendine has bir özelliği olan; “Türkiye coğrafyasından daha pasifist olmayı” içselleştirmiş olmasıyla ilgili yaşam biçiminden kaynaklanıyordu.
.............................................
(1) İstirdat sözlük anlamı itibarıyla "geri alma" demek. Geri alma ise daha önce ele geçirilmiş veya sahip olunmuşken kaybedilmeyi anlatır. Bu nedenle burada kastedilen geri alma daha önce sahip olunan birşeyi "yeniden ele geçirme" veya "kurtarma"dır. Türkiye derin devletinin söyleminde Kıbrıs adası Osmanlı döneminde bir Türk toprağıydı ve yeniden kurtarılması gerekiyordu. Özel Harp Dairesi Kıbrıs sorumlusu Binbaşı İsmail Tansu konuyla ilgili olarak yazmış olduğu ve Türkiye basınında "devlet içinde devlet'in anlatıldığı" şekilinde tanıtılan kitabında şöyle yazıyor: "TC Hükümetinin izlediği Kıbrıs politikası hangi yönde gelişirse gelişsin bizim şaşmaz hedefimiz; 340 yıl üzerinde bayrağımızı dalgalandırarak Türk vatanının bir parçası yaptığımız Kıbrıs Adasını kurtarmaktı. Buna şartlar elvermediği takdirde hiç olmazsa adanın yarısında Türk hakimiyetini tesis edecek ve Kıbrıslı soydaşlarımızın sahibi bulundukları topraklar üzerinde özgür ve bağımsız Türk devletinin kurulmasını sağlayacaktık." İsmail Tansu, Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu, Mirpa Matbaacılık ve Tic.Ltd. Şti., Ankara Sf. 244.
(2) 78 Kuşağı üniversitelilerin jargonunda tüm zamanını Devrimci mücadeleye hasrederek Devrimciliği bir yaşam biçimi olarak benimseyen kişileri tanımlarken, “Proleter Devrimci”, “Profesyonel Devrimci”, “İşçi Sınıfı Sosyalisti” gibi kavramları kullandıklarını ve tüm bunları “Komünist” olmakla eşdeğer tuttuklarını belirtmiş olalım.
(3) Ayşegül Devecioğlu, Kuş Diline Öykünen, Metis Edebiyat, Sf. 106

10 Kasım 2009 Salı

Kıbrıs'ın Kuzeyinde Yeni Siyasal Statüko Oluşturuluyor


1976 yılında MC Hükümetinin baskısıyla okul yönetimi Ege Üniversitesi öğrencilerini Bornova Yurdundan jandarma zoruyla sokağa atar.
Sokakta kalan öğrenciler, olayın Demirel-Erbakan-Türkeş ortaklığındaki Milliyetçi Cephe (MC) Hükümetinin Devrimci öğrencilere karşı faşist politikalarının bir sonucu olduğunu ilan edip, yurtların açılması için direnişe geçerler. Bu arada direniş sırasında Devrimci Öğrenciler, Jandarmalarla dostça ilişkiler kurarlar.


Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan dünyevileşiyor, en sonunda insanlar hayatlarının gerçek koşullarıyla ve diğer insanların ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyor.
K. MARX

20 Temmuz 1974'de Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesi ile filli olarak Taksim'i gerçekleşmiş, kısa bir süre sonra Kıbrıs’ın Kuzeyi’nde çoğu atamayla Denktaş’la çoğu Denktaş taraftarlarının oluştuğu bir “Kurucu Meclis” kurulmuştu. Sayıları az da olsa dönemin mesleki örgütleri yapılan seçimler sonunda 68 Kuşağından bir miktar ilericiyi Kurucu Meclis'e gönderebilmişti.
Bu isimler ve örgütleri aklımda kaldığı kadarıyla Mimar Mühendisler Odası'ndan Alpay Durduran, Orta Öğretim Sendikası'ndan Özker Özgür, ODTÜ Mezunlar Birliği'nden Mustafa Akıncı, İlkokul Öğretmenleri Sendikası'ndan Turgut Mustafa, Eczacılar Birliği'nden Fatma Sezer, Cumhuriyetçi Türk Partisi'nden Naci Talat, Barolar Birliği'nden A.M. Berberoğlu idi. Bu devrimci, demokrat veya o günün koşullarında ilerici bu kişiler, Denktaş’a ve onu arkalayan Türkiye derin devleti ve adanın Taksimi'ni hedefleyen ırkçı-milliyetçi politikalarına karşıydılar. Türkiye tarafından askeri müdahalede bulunup ele geçirilen adanın kuzey yarısında, ilk Anayasa oluşturulurken, mümkün olduğunca "demokratik" bir Anayasa'nın hazırlanması için ellerinden geleni yapan bu insanların birçoğu, yamış olduğumuz gibi 68 Kuşağındandı.
Denktaş, Kıbrıs’ın Kuzeyi’ne “hükümet” edecek milliyetçi ve muhafazakar bir parti olarak Ulusal Birlik Partis'nin (UBP) bir numaralı kurucu üyesi olmuştu. Kısa sürede Özel Harp Dairesi tarafından Kıbrıs’ta kurulmuş TMT örgütünden bir grup Türk Milliyetçisi ile sağcı ve muhafazakar kişileri, varsıl kesimi bu parti çatısı altında toplamayı başaran Denktaş böylece elini çabuk tutarak, Türkiye'nin askeri müdahalesinin arkasından ilk siyasi meyveleri kendi lehine topladı.
Sonuçta, Kurucu Meclis’in Anayasa çalışmalarından hemen sonra, 1976 yılında, ilk genel milletvekili seçimi yapıldı. Denktaş’ın kurucusu olduğu UBP oyların yarıdan fazlasını alarak tek başına hükümet olurken, Denktaş da girdiği ilk başkanlık seçiminde rakiplerine fark atarak, Dünya'da Türkiye dılında kimsenin tanımayacağı "Cumhurbaşkanı" ilan olundu.
Kuzey Kıbrıs'ta askeri müdahale sonrasında kurulan Halkçı Parti (HP) daha önce Türkiye'de Ecevit hükümetinde yer almış Boğaziçi öğretim görevlisi Kıbrıslı Alper Orhan liderliğinde kurulmuştu. HP'nin ilk kurultayı oldukça kalabalık geçmişti. Daha sonra parti bölündü ve 68'lilerin önderliğinde kopan bir grup, Kıbrıs Türk İlkokul Öğretmenler Sendikası’nın (KTÖS) da desteğini alarak, ileride ana muhalefet partisi olacak, koalisyon hükümetlerinde yer alacak Toplumcu Kurtuluş Partisi’ni (TKP) kurdular. Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) ise; gerek HP, gerekse TKP’den önce, yine bir kısmı 68 Kuşağı aydın ve ilericiler tarafından kurulmuştu. O yıllarda CTP diğer iki partiye göre daha radikal bir sol söyleme sahipti.
Daha çok Ecevit’in “Demokratik Sol”cuğunu dillendirerek seçimlere giren bu üç siyasi parti (TKP, HP, CTP), 1974 sonrasını takip eden ilk birkaç yılda Kıbrıs’ın Kuzey’inde esen Türk Milliyetçisi ve Taksimci rüzgarları arkasına alarak iyi organize olmuş Denktaş ve partisi UBP karşısında seçimleri kaybedecekler, UBP tek başına hükümet olurken, Denktaş da belirtmiş olduğumuz gibi ilan edilen ve Türkiye’den başka hiçbir ülkenin tanımayacağı Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin (KTFD) "Cumhurbaşkanı" seçilecekti.
Bu arada 1974’den bir yıl sonra Türkiye’de yapılan erken milletvekilliği seçimlerinde, Ecevit’in Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) en çok oyu almasına rağmen hedeflediği gibi tek başına hükümet kuracak milletvekili sayısına ulaşamamıştı. Böylece adanın fiili olarak bölündüğü 1974 yılından bir yıl sonra, muhafazakar sağda yer alan Demirel’in Adalet Partisi (AP), islami değerleri öne çıkaran Erbakan’ın Milli Selamet Partisi (MSP) ve Türk Milliyetçiliği üzerinden siyaset yapan Türkeş’in Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) tarafından oluşturulan koalisyon hükümeti ile Türkiye siyasal tarihinde Birinci Milliyetçi Cephe (MC) dönemi de başlatılmış oldu.
Belirtmekte yarar var. Türkiye’de 1975-78 arası yıllar, arka arkaya üç kez bozulup kurulan MC Hükümetleri ile geçti. Bakanlarının yolsuzlukları ile ünlenen ve Ecevit ile CHP’nin yıpranmasından başka bir işe yaramayan ve çok kısa süren CHP azınlık hükümeti döneminden sonra yapılan ara seçimleri AP adaylarının kazanmasıyla 1979-80 yılları da yine Demirel’in Başbakanlığında AP azınlık hükümeti ile devam etti.
78 Kuşağı yılları Kıbrıs’ın kuzeyinde Denktaş’ın devlet başkanı, kurucusu olduğu partisi UBP’nin de hükümette olduğu bir döneme tekabül etti. Aynı yıllarda Türkiye'de Demirel’in Başbakanlığındaki MC hükümetleri ve sonrasındaki AP azınlık hükümeti döneminde muhafazakar-milliyetçi-islamcı kesimler kayırılıp kollandı. Üç kez kurulup bozulan MC hükümetleri ile AP azınlık hükümeti Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı yıllarına denk geldi. Bu periyod solcu gençlere karşı sağcı ve milliyetçi gençlerin yanında yer aldığını; "Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz" sözleriyle açıkça ilan etmekten çekinmeyen bir TC Başbakanı'nın, Demirel'in başkanlığındaki hükümetler dönemine denk geldi. Böylece Türkiye ile işgal etmiş olduğu Kıbrıs’ın kuzeyinde Denktaş liderliğinde oluşturulan yönetim arasında, siyasal ve ideolojik olarak, sorunsuz, ana-yavru ilişkileri mealinde bir dönem yaşandı.
Böylece 78 Kuşağı yılları, Türkiye’de MC hükümetiyle, Kıbrıs’ın Kuzeyi’nde Denktaş ve UBP’nin bulunduğu bir döneme karşılık geldi. Ancak bu yıllar, Türkiye’deki şiddetin toplumun gündelik olayları arasında yer alarak adeta kanıksandığı ve doruğa çıktığı, çok sayıda ölümlerin yaşandığı bu nedenle de Türkiye’nin özellikle büyük kentlerinde, üniversitelerde, can güvenliğinin ortadan kalktığı bir zaman dilimine tekabül etti.
Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’taki hükümetlerin milliyetçi-muhafazakar-İslamcı karakteri, adanın bölünmüşlüğünü daha bir güçlendirdi. Kıbrıslıların karşılıklı olarak adanın iki yanına ziyaretlerine konan askeri yasaklar nedeniyle Kıbrıslırumlarla Kıbrıslıtürkler arasında 1974 öncesi var olan iletişim tamamen sıfırlandı. Kıbrıslırumlara ait malların Denktaş ve UBP eliyle Kıbrıs’ın Kuzeyi’nde yapılan seçimlerde, “seçim rüşveti” olarak hem Kıbrıslıtürklere, hem Türkiye'den adaya taşınan yerleşiklere, hem de Türkiye'nin askeri ve bürokrat kadrolarına dağıtılması, Kıbrıslırumların kovulduğu taşınmaz mallarının ganimetinin bile, sadece uluslararası hukuka aykırı bir şekilde değil, aynı zamanda plansız programsız "yağma hasanın böreği" şeklinde dağıtılmasına da yol açtı.
Bu arada MC hükümeti yıllarında Türkiye’den adaya gönderilen siviller de, bir yandan MC hükümetlerinin baskısı, öte yandan adadaki Denktaş ile UBP yönetimlerinin de gönüllü çabasıyla seri şekilde vatandaş yapılıyor, onlara da seçim rüşveti olarak, söz konusu Rum taşınmaz mallarından evler, bahçeler ve araziler dağıtılıyordu.
Kıbrıslırumların terk etmek zorunda kaldığı taşınmaz malların yukarıda anlatıldığı biçimde rastgele dağıtılması yanında, adadaki köy, kasaba ve sokak isimlerinin de ya şehit isimleri, ya da Türkiye’deki köy ve kasabaların isimleri verilerek adanın kültürünü zerre kadar dikkate almadan başında Türkiye tarafından kontrol edilen askeri-bürokratların bulunduğu harita dairesi tarafından değiştirilmesi aslında her şeyi izah ediyor gibiydi. Hele de Türkiye’nin adaya çıkan kırk bin subay ve askerinin eğitim, eğlence ve dinlence yerleri de düşünülerek ve bunun için de sadece Kıbrıslırumlara ait değil, Kıbrıslıtürklere ait birkısım arazilerin de dikenli-tellerle çevrilerek el konulması... Bütün bunlar Kıbrıs’ın Kuzeyini uzun yıllar sürecek bir Türkiyelileştirmenin de ilk işaretleri olmuştu.
Yukarıda özetlenen siyasal gelişmeler yaşanırken, yüksek öğrenimdeki 78 Kuşağının Kıbrıslı gençleri, bir yandan Türkiye’deki faşist saldırılara karşı koymak için dönemin Türkiye 78 Kuşağı sol hareketleri içerisinde yer alırken, diğer yandan da Kıbrıs’ın Kuzeyi’ndeki bu Türkleştirme ve İslamlaştırmaya karşı sol bir arayışa girmişti. Bunun için 78 Kuşağı öğrencilerin bir yarısı Kıbrıs’ın kuzeyindeki CTP ile, diğer yarısı da TKP veya kendi demokratik örgütlenmeleri (HALK-DER, Yurtsever Liseli vb…) aracılığıyla mücadeleye atılmışlardı.
1975-80 yılları arasında, Türkiye 78 Kuşağı siyasal hareketlerinin rahle-i tedrisatından geçen Kıbrıs yüksek öğrenim gençliği, Türkiye'de öğrenimde iken kendi derneklerini kurup bu derneklerde bir araya gelecek, siyasi olarak Marxist-Leninist düşüncelerle tanışacak, büyük bir heyecanla felsefi olarak Diyalektiği ve Materyalist tarih anlayışını öğrenecek, genç olmanın verdiği dinamiklik ve fedakarlıkla, fikirleriyle hem kendi kuşağının gençlerini, hem de ailelerini etkilemeye çalışacaklardı.
............................................................................
1974 sonrasında adanın kuzeyinde toplanmış Kıbrıslıtürkler arasında kısaca solun özet tarihine ve andaki genel görünümüne bir göz atacak olursak şunları yazmak mümkün...
Kıbrıs Cumhuriyeti daha kurulmazdan önce kadrosunun çoğu öldürülmüş veya öldürülmekten korktuğu için yurt dışına göç etmiş hemen hepsi PEO sendikası üyesi ve birçoğu da AKEL üyesi olan Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu'ndan adada kalan az sayıda kişi, 1974 askeri müdahalesi ile ortaya çıkan yeni statüko kurulmazdan çok önceleri sindirilmişti.
20 Temmuz 1974 tarihine kadar gettolara sıkışmış yaşayan Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Türk Geçici Yönetimi adıyla BEY yönetiminin (açılımı Bayraktar, Elçilik, Yönetim) askeri-bürokrasinin kıskacı arasında yönetilmişti.
15 Temmuz 1974 tarihinde Yunan Cuntası’nın adada Makarios yönetimine ve Kıbrıslırum solculara karşı düzenlediği darbeden beş gün sonra, ABD'nin "tarafsız" kalarak yeşil ışık yakması, SSCB'nin de "bulanık suda balık avlama" peşinde olmasını fırsat bilen dönemin Türkiye hükümeti ve askeri erkanı, Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'nin garantörü olarak Kıbrıs'a tek taraflı bir askeri müdahalede bulunarak adanın %36’sını işgal etmek suretiyle, Türkiye Özel Harp Dairesi ve Denktaş’ın öteden beri birlikte savundukları Kıbrıs'ın bölünmesi, yani Taksim fikrini fiilen gerçekleştirmiş oluyordu.
Kıbrıslıtüklerle Kıbrıslırumların barış içerisinde birlikte yaşayamayacağı, bu nedenle de adanın bölünmesi stratejisi üzerine kurgulayan Özel Harp Dairesi ve TMT ile Kıbrıs'taki işbirlikçisi Denktaş için adanın fiili olarak Taksim edilmesi büyük bir zafer anlamına geliyordu.
Adanın fiili olarak Taksim edilmesi karşısında, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum solunda büyük bir yenilgi ve hayal kırıklığı hakimdi.
Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu belirtmiş olduğumuz gibi AKEL’den etkilenmişti. Dahası birçoğu bu partinin üyesiydi de. Ancak üyeleri Özel Harp Dairesi ve Kıbrıs'taki örgütü TMT tarafından öldürülmüş, göçe zorlanmış, kalanlar da pasifize edilmişlerdi.
Buna rağmen gerek Kıbrıs 68 Kuşağının bir kısmı, gerekse 12 Eylül Askeri Darbesi’ne kadar da 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrencilerin yarıya yakını için, AKEL, Berlin Duvarı’nın yıkılışına kadar, Kıbrıslı Rumların ve Türklerin tek partisi olarak kabul görecekti.
İleride daha detaylı bilgi vereceğimiz AKEL'in, kuruluşundan itibaren Yunanistan Komünist Partisi ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) ile daima iyi ilişkiler içerisinde bir parti olduğunu hatırlatmış olalım.
Öte yandan 1974’ün hemen öncesinde 68 Kuşağı’ndan başlayarak, Kıbrıs Türk Solu yüzünü, Kıbrısrum soluna, yani AKEL’e değil de Türkiye soluna dönmeye başlamış bulunuyordu. Bunun anlamı 78 Kuşağı Kıbrıs Türk Solu’nun, Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu'ndan ve 68 Kuşağından farklı olarak, Kıbrıs Rum solu (AKEL) tarafından değil de, Türkiye solundan etkilenmeye başlamış olmasıdır.
...................................................................
“Demokratik Sol” görüşü ile önce İnönü’nün CHP’deki hakimiyetine son veren ve sonra da Başbakan olan, meydanlarda “Halkçı Ecevit” sloganlarıyla karşılanan, “Ne Ezen Ne Ezilen İnsanca Hakça Bir Düzen” gibi Sosyalist bir sloganı dillendiren Bülent Ecevit, 1974 sonrasında, özellikle 68 Kuşağı Kıbrıslılar tarafından oluşturulan TKP ile CTP için büyük bir ümit ve esin kaynağı olmuştu.
Bu nedenledir ki 20 Temmuz 1974 tarihinin hemen arkasından, tüm Kıbrıslıtürklerin işyerlerini ve evlerini olduğu kadar, Kıbrıslı 68’lilerin partilerini, sendikalarını ve evlerini de Ecevit’in posterleri, sloganları ve fotoğrafları süslüyordu.
Burada konu açılmışken belirtmiş olayım:
Kıbrıs 68 Kuşağı ile 78 Kuşağını ayıran önemli noktalardan birisi de, o dönemde iki kuşağın Ecevit’e bakış açılarındaki ideolojik farklılıktı...
68 Kuşağı Kıbrıslılar adada Denktaş ve çevresini alaşağı etmek ve hiç olmazsa Ecevit çizgisine yakın "Demokratik Sol" kimlikli bir hükümet oluşturabilmek için, Kıbrıslıların genellikle hayatlarının birçok alanında nükseden hep o; “başkasına dayanarak iş yapma alışkanlığı”na yaslanmışlardı.
TKP Ecevit ile partisi CHP'nin Kıbrıs Politikasındaki açılımlarına, BM'nin Kıbrıs'la ilgili çözüm çabalarına, CTP ise Ecevit ve BM yanında AKEL ile SSCB'nin Dünya çapındaki politik gücüne güveniyordu.
Buna karşılık 78 Kuşağı Kıbrıs solu'nun Ecevit ile CHP’sinin adada çözüm ve kalıcı bir barış sağlayacağı yönünde büyük bir beklentisi yoktu.
Bunun birinci nedeni, dönemin 78 Kuşağı Kıbrıslı gençlerinin, “Sosyal Demokrat” veya “Demokratik Sol” görüşü kapitalizmin yedek lastiği olarak değerlendirip, direk olarak Marksizme yönelmeleri ve TKP ile CTP'ni adada kurulan yeni statükonun partileri olarak değerlendirmeleriydi. Bu konuda Kıbrıs'ta uzunca bir dönem, kabaca, çoğunluğu 68 Kuşağının oluşturduğu kesimle, 78 Kuşağı arasında bir siyasi görüş ayrılığı içerisinde olunduğu bilinmeyen bir gerçek değildir. Burada 78 Kuşağı SBKP ve AKEL yanlısı KÖGEF grubunun, her ne kadar CTP'ni düzen partisi olarak görüyor olsalar da, görevinin geçici olduğunu ve aslında partiyi Kıbrıs'ın Kuzeyinde AKEL'in bir kolu olarak benimsemiş olduklarını yazmak zorundayım.
İkinci olarak 78 Kuşağına göre, Ecevit 20 Temmuz askeri harekatını düzenlemekle Emperyalistlerin oyununa gelmiş ve “Barış Harekatı” koyduğu askeri operasyonu, kanlı bir savaşla, Türk, Yunan, Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum binlerce kişinin ölümüne yol açacak şekilde sonlandırmıştı. Kıbrıs Harekatı Ecevit'in daha önce söylediği gibi hem Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumlar arasında bir barış veya antlaşmaya yol açmamış, hem de harekat sonrasında iki toplum birbirine düşman kesilmişti.
Ecevit Kıbrıs'a askeri operasyon kararını alan bir hükümetin Başbakan’ıydı. Bu nedenle Ecevit’in Kıbrıs çıkarmasını “Barış Hareketi” olarak sunması, Emperyalizmin adadaki “Böl ve Yönet” politikası ile Türkiye’nin Özel Harp Dairesi gibi Kıbrıs için fetih siyasetinin en iyi yol olduğuna karar vermiş bir derin devlet kuruluşunun siyasi projelerini gerçekleştirmeyi perdelemeye çalışmaktan öte bir işlev görmemişti.
Öte yandan ne TKP ve CTP kurucuları, ne de içerisinde örgütlenmiş 68’liler, 1974’ün hemen sonrasında, Türkiye’nin adaya askeri operasyon düzenlemesinin “haksız bir savaş”a yol açtığını bu nedenle de karşı çıkılmasını (tabii o koşullarda öne çıkmış anakronik Türk Milliyetçiliği'nin varlığı ile adadaki 40 bin Türk askerinin varlığından dolayı) yazılı veya sözlü olarak herhangi bir şekilde gündeme getirmemişlerdi.
İki parti, TKP ile CTP, siyasi stratejilerini, seçimler yoluyla hükümete gelecek şekilde kurgulamışlardı.
Buna karşılık 78’liler siyasal olarak, “Bağımsız, Birleşik, Askeri Üslerden Arınmış Sosyalist Kıbrıs”ı talep ediyorlar, bunun da ancak Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürk, tüm Kıbrıslıların ortak çabasıyla gerçekleşebileceğini yazıp söylüyorlardı.
Bu söylem biraz soyut ve slogandan ibaret bir siyasi tekerleme gibi gözükse de, sonunda Devrimci bir slogandı ve o yıllardaki 78 Kuşağı öğrencilerinin Kıbrıs Sorunun çözümü için olmazsa olmazlarıydı.
78’lilere göre Kıbrıs adasına kalıcı bir Barış’ın ve Sosyalizmin gelmesi için, Türkiye’de Ecevit’in CHP’si veya Behice Boran’ın TİP’i gibi reformist düzen partileri değil, Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum devrimci Marxistlerin ortak çabası gerekmekteydi.
Ama AKEL'in dışında bir sol veya komünist hareketin olmayışı, CTP-KÖGEF dışındaki 78 Kuşağı devrimcilerinin elini kolunu bağlıyordu.
78 Kuşağı Kıbrıslı yüksek öğrenim gençliği, Türkiye’deki sol hareketlerden etkilenerek adaya taşımış olduğu Marxist düşüncelerle daha çok adada Liseli genç kuşaklar arasında yer bulabilmişti.
CTP ve TKP’de toplanan gerek 68’liler, gerekse 78’liler ise, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesine kadar, Kıbrıs’ın kuzeyinde ne hükümet, ne de hükümet ortağı olamamışlar hep iki muhalefet partisi olarak kalmışlardı.
Denktaş ve partisi UBP ise, Türkiye MC hükümetleri döneminde köy ve kasabalardan adaya taşınan nüfusa Kıbrıslırumlardan kalan taşınır ve taşınmaz malları karşılıksız dağıtmak suretiyle uzun yıllar bu yerleşik nüfusu oy deposu olarak kullanmış olduğunu belirmiş olalım.
İşte bir yandan Türkiye'de MC hükümetleri, ülkü ocakları ve derin devlet tarafından baskılanan Kıbrıs 78 Kuşağı aynı yıllarda MC'nin Kıbrıs'taki "şükrancı"ları Denktaş ve UBP karşıtı olarak ortaya çıkacaktı.
O yıllarda 78 Kuşağı yüksek öğrenim gençliği, yaptığı mitingler, dağıttığı bildiriler, çıkardığı periyodik bültenler, düzenlediği paneller, seminerler ve tiyatro ve müzik gibi kültür faaliyetleriyle gençliğin tüm kesimleri arasında yaygın olarak gerçekleştirdiği siyasi eğitim çalışmalarıyla, Marxist düşüncenin adanın kuzeyine taşınmasında çok önemli rol oynadı.
Böylece 78 Kuşağı Kıbrıs Türk Solu, Marxist görüşler ve hareketlerle Türkiye’de tanışıp bu siyasal düşünceleri oradan adaya taşımaları ve “mektepli” olmalarıyla, sol görüşleri Kıbrıs’ta PEO (Pangibriya Ergadigi Ombosbondiya) işçi sendikası ile AKEL’den (Anortodigon Gomman Ergazomenu Lau- Türkçesi Emekçi Halkın İlerici Partisi) etkilenerek kazanan ve gerçekte her biri birer alaylı olan Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu’ndan ayrılmış oluyordu.
Özetle Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu AKEL’den etkilenirken, ilk defa AKEL’in etkisinde olmayan Kıbrıs Türk Solu, 78 Kuşağı oldu. Diğer bir deyişle 78 Kuşağı ile birlikte Kıbrıs Türk Solu tarihinde ilk defa Kıbrıs Rum solunun değil, Türkiye solunun etkisi altında kalan bir kuşağı temsil etti.
Kıbrıslı 78’liler, kendinden önceki sol kuşaklardan (Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu ile 68’liler) daha radikal, daha örgütlü, daha kitlesel ve daha hızlı organize olabilmeleriyle öne çıktılar. Buna karşılık adada iki toplum arasında ilişkinin hemen hiç gerçekleşmediği bir dönemde ortaya çıkmış olmaları bakımından da, yine hem Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu’ndan hem de Kıbrıslı 68’lilerden farklı bir kuşak oldular.
..............................................................
20 Temmuz 1974 sonrasında, adanın Kuzeyinde, sadece siyasal ve sosyal değil, aynı zamanda günlük ekonomik yaşamda da büyük altüst oluşlar yaşandı.
Örneğin Babam silah yapılabilir gerekçesiyle Rum tarafının 1963 yılından beridir Kıbrıslıtürklere satışını yasaklamış olduğu Oksijen ve asetilene 11 yıl aradan sonra 20 Temmuz 1974 sonrasında kavuşunca, uzun yıllar bırakmak zorunda kaldığı radyatör ve eksoz tamirciliği mesleğine geri dönmüş oldu.
Kıbrıslırumların terk etmek zorunda kaldığı binlerce dönüm narenciye bahçesiyle diğer sulu tarım arazilerine, irili ufaklı sanayi tesislerine, bir anda, mühendisinden muhasebecisine, yöneticisinden işçisine, zanaatkarından işletmecisine, binlerce istihdam yapılınca, Kıbrıslıtürklerin mesleki alanları da eski yeknesak havasından çıkıp, bir anda hızla renklenip hareketlenerek çeşitlendi.
Mağusa Limanı ile Balikitre (Balıkesir) yakınındaki Timbu (Ercan) Hava Alanı’nın açılışıyla ilk defa Kıbrıslıtürkler kendilerinin kontrolünde birer Deniz ve Hava limanına kavuşmuş oldular.
Öte yandan o yıllarda Türkiye’de bir kişinin devletten izinsiz olarak üzerinde döviz bulundurması da, yabancı malların ithalatı da izne tabiydi.
Dönemin Başbakanı Demirel, Türkiye'nin yirmi beş sente muhtaç olduğu mealindeki demeci aylarca basın ve yayın organlarında yazılıp çizilir, insanlar tarafından aylarca konuşulurken, bu durum aslında Türkiye'nin döviz rezervlerindeki yetersizliğe işaret ediyordu.
Bu nedenle Avrupa ve Uzakdoğu’dan Kıbrıs’ın kuzeyine ithal edilen mallar, Kıbrıs’ın Deniz ve Hava Limanlarından Türkiye’ye yolcu beraberi olarak bavullarla taşınmaya başladığında Türkiye pazarında büyük bir alıcı kitlesi buldu. Böylece “bavul ticareti” aracılığıyla, adadan Türkiye'ye bavullarda taşınan bu malların satışından Kuzey Kıbrıs'ta yeni varsıl bir zümre yaratıldı.
O yıllarda haftada üç kez, “bavulcu” diye isimlendirilen genç, yaşlı, işsiz, emekli birçok Kıbrıslı ve Kıbrıs'ta yerleşik Türkiyeli, Mağusa’dan Mersin’e doğru ellerinde ithal mallarıyla tıka basa dolu bavulları Yeşilada Feribotuna biniyorlardı. Bu feribot yolcuları Türkiye’de malı teslim ettikleri ticari esnaftan, ya taşıdıkları bavula karşı sabit bir para alıyorlar, ya da taşıdıkları ithal malları Kıbrıs’ta aldıkları fiyatın biraz üzerinde kendi hesaplarına satarak kazanç sağlıyorlardı.
Türkiye gibi büyük ve yabancı mallara açlık duyan bu pazara, kısa süre sonra Kıbrıs üzerinden muazzam miktarda yabancı mal girmeye başlayacaktı.
İleride anılarımı yazdığım bölümde daha detaylı anlatacağım "bavul ticareti" ile ilgili bir olayı aktararak konuyu sonlandırayım.
O yıllarda İspanya’dan Kuzey Kıbrıs'a o kadar çok battaniye ithal edilmişti ki, ithal edilen battaniye sayısı bir ara Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan nüfus sayısını da aşmıştı. Bunun nedenini merak eden İspanyol şirketi, bu durumu yerinde araştırmak ve ne olduğunu öğrenmek amacıyla bir satış yöneticisini olayı Kıbrıs’a göndermişti. Tabii gelen firma yöneticisi ithal edilen battaniyelerin hepsinin Kıbrıs üzerinden Türkiye'ye gittiğini öğrenince olay da çözülmüş oldu...

6 Kasım 2009 Cuma

78 Kuşağı ve 20 Temmuz 1974


Tarih: 1 Mayıs 1975. İzmir Kuşadası'nda 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrenciler birarada.

Tarih; kralların, generallerin çiftliği değil, ulusların tarlasıdır. Her ulus geçmişte bu tarlaya ne ekmişse gelecekte onu biçer.
VOLTAIRE

78 Kuşağı kimler?
Doğum tarihlerine göre bir göz atacak olursak, 1955 ile 1959 yılları aralığında doğmuş olanları bu kategoriye sokmakla yanlış yapmış olmayız. Kıbrıslı 78’lileri doğum tarihlerine göre tanımlamakla, sonuçta hem o kuşağı daha net bir biçimde belirler, hem de bugünkü yaşlarını daha kolay bir şekilde saptayabiliriz.
Bilindiği üzere Kıbrıs’ta geride bıraktığımız yüzyılın en uzun süreli şiddet hareketlerinin başlangıç tarihi 1 Nisan 1955’tir. İngiliz Sömürge İdaresi ile Kıbrıslırumlar arasında başlayan ve kısa sürede Kıbrıslıtürklerin de dahil olduğu bu şiddet olayları, sonuçta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilanına yol açan ve 1959 yılı içerisinde imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmalarına kadar sürmüştü. İlginçtir Kıbrıslıların günlük konuşmalarında “EOKA Devri” veya bazı yılları da “TMT Dönemi” olarak da isimlendirilen beş yıllık süreç, 78 Kuşağı’nın doğum tarihleri ile de çakışır. Bu da demektir ki 78 Kuşağı Kıbrıslılar, İngiliz Sömürge İdaresi, EOKA ve TMT şiddetinin hüküm sürdüğü yıllarda doğmuş.
1960-63 arası yıllar Kıbrıs Cumhuriyeti dönemidir. Bu yıllar, Denktaş ve TMT'ne karşı yayınlamış oldukları gazete ile Kıbrıs Cumhuriyeti'ni savunarak bu Cumhuriyeti bozmak istediği gerekçesiyle muhalefet eden iki Kıbrıslı Türk avukatın toplumda derin izler bırakan siyasi cinayet olayı dışında, Kıbrıslırumlarla Kıbrıslıtürklerin üç yıl boyunca komşu olarak barış içerisinde yaşayabildikleri bir döneme karşılık gelir.
Bu yıllarda 78 Kuşağı Kıbrıslılar henüz daha ana okul veya ilkokul çağında çocukturlar.
1963 Aralığı ise, adada sıcak çatışmaların başladığı, iki toplumun arasında fiili ortaklığın berhava edildiği, nüfus açısından daha az, ekonomik olarak daha güçsüz, askeri güç açısından da adada daha zayıf olan Kıbrıslıtürklerin Kıbrıslırumlarla karma yaşamakta oldukları köylerden ve semtlerden göç ettirilerek, adeta kendi küçük gettolarına adeta hapsedildikleri tarihin başlangıcıdır. Bu nedenle 1964’ün ilk günleri, haftaları ve ayları, adanın siyasal tarihine ilk kez bugüne kadar uzanacak olan “göçmenlik” kavramının, o yıllarda Kıbrıslıtürklerin adadaki günlük yaşamlarına damgasını vurduğu bir zaman dilimini hatırlatır.
1964 ve takip eden yıllar Özel Harp Dairesi yönetimindeki TMT’nin, gettolarda toplamayı başardığı Kıbrıslı Türklerin sadece askeri değil, sivil yaşamlarına da hükmettiği yıllardır.
Tabii ki 1964-74 arası yıllar, 78 Kuşağının tüm çocukluk yılları ile ilk gençlik yıllarını kapsar.
Bu kuşak 1974 yılında çoğunlukla lise çağında veya üniversitenin ilk yıllarında öğrenci olup,kimi mücahitlik yapmış, kimi henüz yapmamış, kimi silahla yeni yeni tanışmış, kimi henüz tanışmamış, ama hepsi de silah sesleri arasında büyümüş bir kuşaktı. İlk, orta ve lise sıralarında “Atatürkçülük” ve “Türk Milliyetçiliği”nin yoğun olarak işlendiği bir eğitim programı altında Türkiye’den gönderilen kitaplarla eğitilerek milliyetçilik propagandası güçlü bir eğitim uygulanıyordu.
O yıllarda, Yunanlıların Türkiye’nin, Kıbrıslı Rumlar'ın da Kıbrıslı Türklerin en büyük düşmanları olduğuyla ilgili sıkı bir kültür bombardımanı Kıbrıslı Türkler arasındaki günlük yaşama hakimdi.
O yıllarda Kıbrıslırumlara ve Yunanlılara olan düşmanlık Kıbrıs'lı Türklere ait Bayrak Radyosundan gür bir sesle sık sık okunan, okullarda öğrencilere ezberletilen aşağıdaki “KİN” isimli şiirin mısralarında kendini ele vermektedir...
Kahpe Yunan bu dünyada durdukça
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Durup durup köpek gibi ördükçe
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Bin Gâvur kellesi bir kin ödemez

Ŏç almaktur yergâne tasam
Sira gėlse savaş meydanuna uğrasam
Bir günde bin Gâvur kellesi doğrasam
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Bin Gâvur kellesi bir kin ödemez

Otuz bininin taşla ezsem başinı
On bininin pensle söksem dişini
Yüz bininin çaya döksem leşini
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Bin Gâvur kellesi bir kin ödemez

Bütün dünya bilir Türk ’ün farkını
Yunan ’in başina yikan çarkınt
Künhanlarda yâksam beş bin kırkını
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Bin Gâvur kellesi bir kin ödemez

Kırk binini süngü ile pullasam
Seksen binini cehenneme yollasam
Yüz binini ile çeklip sallasam
Bu kin benden vallâhi de gidemez
Bin Gâvur kellesi bir kin ödemez

otuz bininin taşla ezsem başinı
on bininin pensle söksem dişini
yüz bininin çaya döksem leşini
bu kin benden vallâhi de gidemez
bin gâvur kellesi bir kin ödemez.
Bu şiir o yıllardaki Kıbrıs Rum düşmanlığının boyutlarını,“Türk Milliyetçiliği”nin ulaştığı ırkçılığın derecesini açıkça ele vermektedir.
Ancak bu ırkçılığın o tarihlerdeki en önemli besin kaynaklarından birisi, adanın küçük gettolarına sıkıştırılan ve Türkiye’nin yardımına muhtaç hale getirilen Kıbrıslıtürklerin içine düştükleri açmaz, o zamanın ünlü deyişiyle "açık hava hapishanesi" yaşamıydı.
Bu nedenle 1974 öncesinde o yıllarda henüz orta ve liseye devam etmekte olan açık hava hapishanesinin müdavimleri biz Kıbrıslı 78’liler, Kıbrıslırumlarla ortak olarak sadece 1960-63 arası yılları arasında o da bir çocuk olarak yaşamıştık. Sonra “Toplumsal Çatışmalar” ve arkasından gelen TMT denetimindeki getto yaşamlarımız ve nihayet Rum tarafında Yunan cuntası tarafından yapılan askeri darbeye ve bu darbeden beş gün sonra 20 Temmuz 1974 tarihinde Türkiye’nin adaya askeri müdahalesine de şahitlik etmiştik.
Adanın siyasal, coğrafi, sosyal ve ekonomik gidişatının kaderini değiştiren 20 Temmuz 1974 tarihinin sabahı, iri, siyah ve ağır hareket eden pervaneli uçaklardan atılan asker paraşütçülerin Hamit Mandrez (şimdiki ismi Hamitköy) ovasına havadan süzülerek inişlerini görmüştük. Sonra da diğer savaş uçaklarının büyük gürültüler çıkararak gökyüzünden adanın dört bir yanındaki topraklara doğru hızla pike yaparken bıraktıkları ve aşağılara düşerken güneşten parlayan, düştüğü anda ve yerde büyük gürültüler çıkaran, arkasından göğe doğru kapkara dumanların yükseldiği bombaları bir canlı futbol maçı seyreder gibi seyretmiştik.
..............................................................................
78 Kuşağı Kıbrıslılar; savaşın yol açtığı acıların, korkuların, adada 1963’ten sonra yeniden yaşanan büyük çaplı göçün hem şahitleri hem de aktörleri oldular...
Bu kuşak, Kıbrıslırumların taşınır ve taşınmaz mallarına karşı yapılan soygun, talan yani savaş ganimetinin de yine aynı şekilde hem şahidi ve aynı zamanda da aktörü olmuş; bir başka değişle "fethin getirisi" olarak benimsenmiş ganimetçiliğe de bulaşmış. Ayrıca Kıbrıslı Rum esirler ile kaldıkları mekanlar, adaya ilk yerleştirilen Türkiyeli nüfus ve aylar ve yıllar geçtikçe önceleri yavaş-yavaş, sonra birden hızla çoğalan yerleşikler...
Sonuç olarak Kıbrıslı 78’lilerin içerisinden geldikleri dönemin siyasi ve sosyal koşullarını özetleyecek olursak, haklarında şunları yazmak mümkün:
78’lilerden hayatta kalanlar şimdi ellili yaşlarında ve hepsi de Kıbrıs yakın tarihinin canlı tanıkları... Kıbrıs’ın Osmanlı'nın adayı fethinden yaklaşık beş yüz yıl sonra ilk defa bu denli büyük ve bu denli kanlı bir savaşa sahne olmasına, en genç ve en dinamik dönemlerinde tanıklık etmiş bir kuşak.
Ayrıca bu tarihte Kıbrıs’ta ada tarihinin yaşanan en büyük iç göçüne, dışarıdan (Türkiye)adaya kendi nüfusundan daha büyük bir nüfus aktarılmasına tanıklık etmiş bir kuşak.
Kıbrıs, son beş yüzyıllık tarihinde, belki de ilk defa bu kadar büyük bir savaş ganimetine sahne olmuş.
Kıbrıs yüzyıllar sonra ilk defa bu tarihten itibaren ortasından iki ayrı siyasi coğrafya’ya bölünüvermiş.
Ada günümüze kadar sürecek olan en çok askeri ve savaş cephaneliğini bu tarihten sonra taşımaya mahkum kalmış.
Kıbrıslılar, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar, tarihlerinde en uzun sivil iletişimsizliği (1974-2003 arası toplam 29 yıl) bu tarihten (20 Temmuz 1974) itibaren yaşamaya başlamışlar.
İşte 78 Kuşağı, ya lise son ile henüz üniversite sıralarında iken, adada yaşamın hemen her alanında çok kısa sürede bu kadar çok hızlı alt üst oluşlar yaşanmakta, 1974 öncesine dair ne varsa kaybolmakta, her şey birdenbire ve çok hızlı değişmekteydi.
Ve Kıbrıslı 78'liler de tüm bu alt üst oluşa şahitlik etmekte, değişimi bizzat yaşamaktaydı.
Türkiye 78 Kuşağı içinse o yıllar için söylenecek tek şey galiba Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahaleye karar verdiği günden itibaren askerlik şubelerinin önünde savaşmak için kuyruğa girmiş, Türk Milliyetçiliği ile kendinden geçmiş, kalabalıkların coşkulu sahneleridir.
..............................................
Kıbrıs’ta 20 Temmuz 1974 tarihi ile başlayan yeni siyasal dönem, 78 Kuşağı’nın da başlangıç tarihi sayılabilir.
Bu nedenle 78 Kuşağını anlatmaya başlarken, sanırım 20 Temmuz’a yol açan, Yunan Cuntası’nın beş gün önceki 15 Temmuz 1974 tarihindeki askeri darbesinden itibaren anlatmaya başlamak ve o günlerin, o ayların Kıbrıs’ında yaşanan hızlı değişimlerden bahsetmek, 78’li olmazdan önceki Kıbrıslıtürk gençlerin sosyal, politik ve psikolojik hallerini daha iyi anlamak açısından yararlı olacaktır.
Çünkü biz 78’lilerin, Türkiye’de yüksek öğrenimde iken en çok muhatap olduğumuz sorular, Kıbrıs'ta nelerin yaşanmuş olduğuyla ilgili, çoğu acemice ve hatta cahilceydi. Çünkü çoğu Türkiye basınının Kıbrıs hakkında yalan ve abartılı haberlerinden etkilenmiş kişilerin sorularıydı.
78 Kuşağı 1974 yılından sonra Türkiye’ye daha ilk adımını attığında, daha savaşın yaraları tazeydi ve Kıbrıs nedeniyle konan ünlü “Amerikan Silah Ambargosu" başlamıştı. Bu nedenle Türkiye 78 Kuşağının bu sorunu, kaynağından, yani biz Kıbrıslı 78’lilerden öğrenmesi iyi bir fırsattı.
Bu nedenle Türkiye 78 Kuşağı, Kıbrıs Sorunu konusundaki siyasi görüş ve tavrını, o yıllarda “Türkiye Devrimci Mücadelesi”ne omuz veren dönemin Kıbrıslı Devrimci öğrencilerinin de katkılarıyla saptadı.
Nitekim Devrimci Yol'dan Halkın Kurtuluşu'na Kıbrıs'ın Türkiye tarafından, ABD'nin yeşil ışık, SB'nin de bulanık suda balık avlama politikası nedeniyle boşluğu "iyi" değerlendirerek işgal ettiğini yazıyordu
78 Kuşağı Kıbrıslıların hikayesini anlatmak için biraz daha geriye, 1974 yılının 15 Temmuzuna gitmemiz ve olayı bu tarihten itibaren anlatmaya başlamamız gerekiyor.
.....................................................................
1974 yılının 15 Temmuzu’ndan itibaren, başta Lefkoşa olmak üzere, adanın birçok yerinden silah, bomba ve top sesleri yükseliyordu. Adanın başkenti Lefkoşa'da eski Vali Konağı, o günlerde de Makarios’un Cumhurbaşkanlığı ikametgahı çevresinde Faşist Yunan Cuntasısubayları liderliğindeki EOKA B örgütüyle Makarios taraftarları yoğunlaşan silahlı çatışmalar, bu çatışmalarda kullanılan havan ve bazukalar, Lefkoşa’nın kuzeyinde Kıbrıslıtürklerin bulunduğu Arasta, Bandabuliya (Lefkoşa Belediye Pazarı) ve Sarayönü mıntıkasında gümbür gümbür yankılanıyordu.
Çatışan tarafları daha detalı bir şekilde özetlersek, bir yanda Yunan Cuntası subaylarının denetimindeki Rum Milli Muhafız Ordusu, öte yanda Makarios’a bağlı polisler, bir miktar solcu ve özellikle EDEK Sosyalist Partisi militanları vardı. Yunanistan’daki Cunta ile işbirliği halinde başlayan adadaki bu “Askeri Darbe” Türkiye’nin adayı işgaline çıkarılan açık bir davetiye gibiydi. Nitekim 15 Temmuz’dan ,itibaren süren çatışmaları bahane eden ve ileride bu kavganın Kıbrıslıtürklere yönelebileceğini dillendiren Türkiye, alınan meclis kararıyla, eniz, hava ve kara harekatını başlatmıştı. 20 Temmuz sabahı Kıbrıs’taki Bayrak radyosu ile Türkiye radyolarından milli marşlar eşliğinde, adaya askeri bir müdahalede bulunulduğu ilan edildi. Günün erken saatlerinden itibaren top, tüfek, tank ve uçak gürültüsü bir anda etrafa yayıldı.
Adanın masmavi gökyüzü bir anda barut kokusu eşliğinde gri bir bulut tabakasıyla kaplanmıştı. Silahlar, bombalar, uçak ve tank sesleri dört hiç susmadı. Gökyüzünün maviliğini gri barut bulutunun dağılmasından ancak bir hafta kadar sonra görebildik. Savaş, Türkiye’nin kendisine en yakın olan Girne sahillerinde çıkarma gemilerinin görülmesi, Türkiye’den kalkan uçakların da adadaki Rum ve Yunan askeri mevzilerini bombalanmasıyla resmen başlamış oldu. Girne'nin beş mil batısındaki bir plaja denizden başlayan çıkarma ile Hamitköy ovası civarına indirilen paraşütçülerle büyüyen çatışmalara, en az yüz bin civarında asker ve seferi personelin katılmasıyla ilki dört gün, ikincisi de yine bir o zaman süren büyük bir kara, hava ve deniz harekatı da ile sonlandı.
Yunan Cuntası’na bağlı subaylar öncülüğünde gerçekleşen “Askeri Darbe”nin aradan daha beş gün geçmeden Türkiye’nin adaya askeri müdahalesine yol açabileceğine o günlerde ne Yunanlılar ve Kıbrıslı Rumlar ihtimal vermişlerdi, ne de biz biz Kıbrıslı Türkler.
Çünkü daha önce de 1964 yılından başlayarak 10 yıl süreyle çeşitli defalar ada üzerinde Türkiye uçaklarını uçurtmuş, denizde donanmasını göstermiş, Türkiye hükümet yetkilileri sert nutuklar atmış, ancak adaya fazladan tek bir Türk askeri adımını atmamıştı. Bu nedenle yukarıda da belirtildiği gibi Kıbrıslı Rumlarda olduğu gibi Kıbrıslı Türklerin büyük bir kesiminde de olası bir askeri müdahalenin nasıl olsa gerçekleşmeyeceğine dair bir kanaat oluşmuş gibiydi.
Dolayısıyla Kıbrıslılar, ne Kıbrıslı Türkler ne de Kıbrıslı Rumlar, üzerinde yaşadıkları adanın siyasal kaderinin tarihi bir değişimin eşiğinde olduğunun pek farkına varamamışlardı.
Nitekim Aralık 1963'de adada patlak veren çatışmalardan 20 Temmuz 1974 sabahına kadar, Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslı Rumları korkutmak için Bayrak Radyosu’ndan ara sıra çaldıkları “Bu Kadar Yürekten Çağırma Beni, Bir Gece Ansızın Gelebilirim” şarkısına, Kıbrıslı Rumlar Türkçe yayın yaptıkları Kıbrıs Radyosu’ndan “Bekledim De Gelmedin, Gözyaşımı Silmedin” şarkısıyla alayvari bir şekilde karşılık vermekteydiler.
Ancak 20 Temmuz 1974 tarihinde Türkiye’nin adaya askeri müdahalesi çoğu Kıbrıslı gibi dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger hariç, Dünya’nın birçok ülke ve politikacısı için de ilk anda sürpriz bir askeri harekat olmuştu.
Öte yandan 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs, yarım yüzyıllık bir aradan sonra, Anadolu’da Türklerin “Kurtuluş Savaşı”, Yunanlılarınsa “Küçük Asya Felaketi” diye birisinin bayram, diğerinin hüzünle andıkları o savaşlardan sonra, Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleşen ikinci büyük savaşa sahne oluyordu.
...............................................................................
20 Temmuz 1974 tarihinden itibaren, Türkiye’nin adanın önemli bir bölümünü fethiyle başlayan askeri müdahalesinden bu yana, Kıbrıs adası de-facto olarak siyasi ve coğrafi bölünmesinden hala kurtulmuş değil. Ayrıca adanın bu bölünmüşlüğünün daha ne kadar süreceği de günümüzde belirsizliğini korumaya devam ediyor.
Dönelim 20 Temmuz 1974 tarihine.
Bu tarihte Türkiye’nin adaya müdahalesi Kıbrıslırumların üzerinde büyük bir şok etkisi yaratmıştı. Çünkü Enosis için İngilizlere karşı başlatılan 1931 İsyanı’ndan bu yana Kıbrıslı Rumlar:
1.İlk defa bir askeri savaşta kesin olarak mağlup olmuşlardı.
2.İlk defa bu kadar çok can, mal ve toprak kaybına uğramışlardı.
3.İlk defa sadece savaşın değil, göçmenliğin de acı yüzüyle karşılaşmışlardı.
4.İlk defa kendilerinkinden sayıca ve silahça kat kat üstün Türk askeri birlikleri ve sonradan adaya taşınacak onbinlerce siville Kıbrıs’ta yan yana yaşamakla karşı karşıya kalmışlardı.
5.Kıbrıslı Rumlar, uzun yıllar anavatan olarak benimsedikleri Yunanistan’a; adada darbe yaparak Türkiye’nin askeri müdahalesine yol açtığı ve daha da önemlisi ada Türkiye'nin askeri işgaline uğrarken kendilerini yalnız bıraktığı için ilk defa bu kadar çok güvenleri sarsılmış ve öfke içerisindeydiler.
6.Kıbrıslı Rumlar Enosis konusunda, yani Kıbrıs'ın Yunanistan’a bağlanması konusunda tarihlerinde hiç bu kadar çok ümitsiz ve isteklerini kaybetmiş bir halde olmamışlardı.
Kıbrıslırumlar için belki yukarıdaki maddelere daha birçok olumsuz faktör eklemek mümkün.
Ama en çarpıcı olanları galiba bu saydıklarımız.
Özetle Kıbrıslırumların 20 Temmuz 1974 tarihini takip eden ilk aylarda can, mal ve toprak kayıpları yanısıra hayal kırıklıkları da çok büyüktü ve toplum olarak tarihlerinde belki de hiç bu kadar çok çaresizlik içerisinde olmamışlardı.
Başlarına gelen bu felaketten, ilk anda adada askeri darbeyi gerçekleştiren Yunan Cuntasını ve subaylarını, cuntayla birlikte hareket eden EOKA-B’yi; ve bu tezgahın birçok safhasında yer aldığına inandıkları ve de Türkiye’nin adayı işgaline yeşil ışık yaktığı gerekçesiyle ABD’yi sorumlu tutmuşlardı.
Nitekim 20 Temmuz’dan sonra Lefkoşa’nın Güney’inde Amerikan Elçiliği binasını kuşatan öfkeli Kıbrıslırum kalabalıklar dönemin ABD Büyükelçisi’ni öldürmüşlerdi.
Hiç unutmam.
20 Temmuz ve 15 Ağustos’un üzerinden birkaç ay geçmişti. 1974’ün sonbahar ayı gelmiş, okullar yeni açılmıştı. Lise’de son sınıftaydım. Çok iyi Rumca konuşan babamla oturmuş, adadaki Askeri Darbe ve İşgal’den sonra ilk defa Kıbrıs’a geri dönen Makarios’un güney Kıbrıs'ta Kıbrısrum halkına hitaben konuşmasını, “PIK Televiyonu’nun canlı yayınından izliyorduk.
Bir akşam vaktiydi. Makarios Darbe’den ve İşgalden sonra ilk kez halkının karşısına kürsüye çıkmıştı. Kürsünün hemen altında, baştan aşağıya karalar giyinmiş Kıbrıslırum kadınları hatırlıyorum.
Ağlamaktan, bağırmaktan dolayı çatlamış ve kısılmış sesleriyle, ölen ve kaybolan evlatlarının, kocalarının ve akrabalarının akıbetlerini, durmaksızın Makarios’a el kol işaretleri yaparak, dövünerek sorup duruyorlardı. Makarios'un, feryat eden o yaslı Rum kadınları karşısında adeta dili tutulmuş, benzi atmış bir hali vardı. O gece televizyonda bir o anda izlediğim bitkin, çaresiz ve benzi atmış Makarios'u düşündüm. Bir de daha önce aynı ekranda defalarca izlediğim o alaycı tebessümü yüzünden eksik olmayan, mağrur haliyle eski Makarios’u düşündüm. O gece, daha birkaç ay öncesine kadar o kendinden emin ve kendi halkının "yaşayan kahraman” olarak gördüğü bu din ve siyaset adamının, ilk defa dili tutulmuş arada bir şeyler söylemeye çalışan ama hitabet kabiliyetini yitirmiş o hal-i pür melali, hala gözlerimin önünde.
Üçüncü Dünya ülkeleri ve “Sosyalist” ülkelerle kurduğu bağlar nedeniyle, Amerika’ya ve NATO’ya “baş ağrısı” vermekten çekinmeyen, bu nedenle zaman zaman isminden “Akdeniz’in Castro”su olarak da bahsettiren ve daima kendinden emin ve vakur gözüken, her konuda maksimalist siyaset gütmekten çekinmeyen, o cübbesinin içindeki dik başlı, o mağrur ve mütebessim çehre uçup gitmişti.
Tarihte "yaşarken kahraman" olmuş liderler çaresiz kalınca böyle mi olurlardı?
1974’ün hemen ertesinde adanın Güneyi’nde felaket havası yaşanırken, Kuzey’e bunun tam tersi bir hava egemendi.
Kıbrıslırumlardan boşalan evlerin, işyerlerinin ve taşınır malların yağmalanması günlerce, aylarca ve hatta sonraki birkaç yılda da sürmüştü. Hatta toprakların ve bahçelerin büyük bir kısmının dağıtılması beş-on yıldan çok daha fazla bir zaman almıştı. Bütün bunlardan dolayı adanın Kuzeyi’nde, adeta mutlu bir panayır havası esmekteydi. Güneyde insanlar ölülerine, kayıplarına, terk ettikleri kasabalarına, köylerine, topraklarına, evlerine arakada bıraktıkları servetlerine ağlayıp dururlarken, aynı sıralarda adanın Kuzeyi’nde “Ateş düştüğü yeri yakar” misali ölü ve kayıplarına ağlayanların dışında herkes, büyük bir ganimet çılgınlığına dalıp gitmişti.
Kıbrıslırumların terk ettiği evlerde, televizyondan buzluğa, masadan sandalyeye, televizyondan radyo-kasete, Rum kızların evlenmek için biriktirdikleri cehizlik eşyalara, çanağa, tabağa, bisiklete varıncaya kadar her şey ama her şey talan ediliyor, mağazaların alkollü içkilerine varıncaya kadar tüm eşyalar birer savaş ganimeti olarak yağmalanııyordu.
Başta Kıbrıslıtürkler ve Türkiye’nin adaya çıkan subay ve assubayları, sonra adaya yerleşemye karar vermiş Türk Ordusu askerleri, daha sonra Türkiye’nin kırsalından adaya gönderilen siviller, Kıbrıslırumlardan boşalan evleri doldurmak için bir anda “rüyasında görse hayra yorup da inanamayacağı” yukarıda saydığım ve rumlar tarafından terkedilmek zorunda kalan bu malları ve tüm evleri, bahçeleri, eşyaları büyük bir "zafer coşkusu" içerisinde bölüşüp sahipleniyorlardı.
Bahçedeki bisikletlere, hatta kümesteki tavuklara varıncaya kadar her şey, işe yarar ne varsa rastgele ve büyük bir açgözlülükle kapıp götürülüyordu.
Bu arada sadece Güney’den göç eden Kıbrıslıtürkler değil, Anadolu’nun köy ve kasabalarından adaya yerleştirilen birçok Türkiyeli aileler de, Kıbrıslı Rumlardan boşalan eşyalı evlere hızla yerleştiriliyor, kendilerine sulu araziler, narenciye bahçeleri tahsis ediliyordu.
Kıbrıslı Rumların yarın geri döneceklermiş gibi terk etmek zorunda kaldıkları bütün bu taşınır taşınmaz mallar, “Yağma Hasan’ın Böreği” gidiyordu.
....................................
20 Temmuz 1974’ün ertesinde yaşanan bu hızlı değişimden dolayı hem Kıbrıslırumlar, hem de Kıbrıslıtürkler büyük bir şaşkınlık içerisindeydiler.
Yaşanan askeri müdahalenin ve devamındaki kanlı savaşın hemen ertesinde, adanın Kuzey’deki evlerinden göç etmek zorunda kalan Kıbrıslırumlar Güney’de kendileri için kurulan çadırlara taşınmışlardı. Kıbrıslıtürkler de daha önce imrenerek uzaktan baktıkları Kıbrıslırumların evlerine, dükkanlarına ve içerisindeki eşyalara, bir kuruş para ödemeksizin bedavadan konmuşlardı.
Kıbrıs 78 Kuşağı daha Türkiye üniversitelerinde yoldaşlarıyla buluşup da 78’li bir hayata atılmazdan hemen önce savaşın yol açtığı bu “toplumsal şoku” yaşamış bir kuşaktı.
Yaşanan bir bakıma “toplumsal şok”tu.
Çünkü 20 Temmuz elbette askeri bir harekattan, savaştan veya sonucunda ortaya çıkan ganimet furyasından ibaret değildi.
20 Temmuz adada yaşayan tüm insanların yaşamına nüfuz eden, savaş bittikten sonra da hemen hemen tüm Kıbrıslıların bir daha eskisine benzemeyecek şekilde günlük yaşamlarını değiştirmek zorunda kaldıkları toplumsal bir alt üst oluş sözkonusuydu.
Savaş, sonuçta mermilerin ve bombaların kullanıldığı, her yaştan insanların öldürüldüğü, o ana kadar insanların özenerek ürettiklerinin tahrip edildiği, andaki insani duyguların sıfıra indiği, insanoğlunun Dünyadaki en barbar işlerinden birisi değil miydi?
Birçok savaşta olduğu gibi “20 Temmuz Askeri Müdahalesi” de, savaşın cinnete yol açan karmaşası içerisinde kutsal bir iş yaptıklarına inanan veya inandırılan çok genç yaştaki askerlerin her türlü cinayeti işlemek konusunda kendilerini özgür hissetmelerinden kaynaklanmamış mıydı?
Nitekim 20 Temmuz ve 15 Ağustos’ta başlayıp her defasında bir haftadan az süren ve Türkiye’nin adayı fethine dönüşen bu iki askeri harekatta, savaş alanında ve mevzilerde öldürülenlerin dışında, her iki toplumdan esir alınan siviller ve askerler de kurşuna dizilmek suretiyle öldürülerek bir anlamda epeyce “Savaş Suçu” işlenmişti. Bu acısı birkaç kuşak gidecek, tamiri çok zor bir toplumsal yaraydı. Nitekim Kıbrıslırum ve Yunan askerlerinin, Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde, Kıbrıslıtürk sivillere karşı işledikleri toplu katliamlar, katliamdan kısa süre sonra mezarlardan çıkarılan bebek yaşta çocuklar, anneler, genç yaşlı kadınların fotoğraf görüntüleri yürek parçalayıcıydı.
20 Temmuz ve 15 Ağustos tarihlerinde Türkiye’nin Kıbrıs’ta düzenlediği askeri operasyonlarda, Türkiye kaynaklarına göre 500 Türkiye askeri ile çoğu sivil 340 Kıbrıslı Türk’ün öldürülmüş olması, savaş sırasında özellikle Kıbrıslı Türk sivillere karşı işlenen “Savaş Suçları”nın niteliğinin de bir göstergesidir.
Ancak bu rakamsal bilgiler 20 Temmuz 1974 tarihinde Türkiye'nin Kıbrıs'a gerçekleştirmiş olduğu askeri müdahalenin yol açtığı Türkiye ve Kıbrıs Türk cephesi ile sınırlı olan yüzüydü.
Ya Kıbrıslı Rumlar’ın başına neler gelmişti?
Kıbrıs Rum kaynaklarına göre, 20 Temmuz 1974 tarihlerinden itibaren Türkiye'nin adaya düzenlediği askeri müdahale sırasında gerçekleşen silahlı çatışmalarda, Yunan askerleri ile Kıbrıs Rum sivil ve askerlerinden 4 binin üzerinde kişi öldürülmüş ve ayrıca 1500 civarında sivil ve asker kayıp olduğu açıklanmıştı.
Savaş sırasında Kıbrıslırumlara karşı işlenen savaş suçları o tarihlerde Türkiye ve Kıbrıslı Türkler arasında, elbette ne bir gazete, ne de başka bir biçimde beyan edilmiş değildi. Sanki onların başına gelenlerden kendileri sorumluymuş gibi, Kıbrıslırumların yaşadıkları savaş acılarından zerre kadar bahsedilmemişti. Kıbrıslı Türkler ve Türkiye bu konuda kesinlikle zerre kadar empati yapmış değillerdi.
Ama işin aslı elbette öyle değildi. Türkiye askerleri tarafından esir alındıktan sonra bir daha haber alınamayan Kıbrıslırum sivil ve askerlerin sayısı, sadece sivil-asker Kıbrıslıtürk ölü ve kayıplarının toplamının kat kat üzerindeydi. Kıbrıslı Rumların bu kayıplarının bir çoğu hala bulunabilmiş değiller.
Bu arada adanın küçüklüğü ve herkesin birbirini büyük ölçüde tanıyor olması nedeniyle Türk askerleri ve Kıbrıslı Türkler tarafından kurşuna dizilip alelacele kazılan çukurlara gömülen Kıbrıslırumlar konusunda epey hikayeler anlatılmakta ve bunlar zaman zaman anlatanların isimleri ve anlattıkları katliamlarla birlikte günlük basına dahi konu olmaktadır.
Elbette 20 Temmuz 1974 sırasında Güney Kıbrıs'ta mahsur kalarak Kıbrıslı Rum askerleri tarafından esir alındıktan sonra kurşuna dizilerek öldürülen ve bu şekilde köydeki Kıbrıs Türk erkelerin çoğunun katledildiği ve Dohni Katliamı olarak anılan savaş suçu da madalyonun diğer kötü yüzüdür.
Ancak esir düşüp öldürülen Kıbrıslırumların çoğu adanın kuzey coğrafyasında bulunduğu için onların bu toplu mezarlarına günümüze kadar ulaşabilmek bir türlü mümkün olmamıştır.
Kıbrıslıtürk gazeteci Sevgül Uludağ, iki toplum arasındaki çatışmalar da dahil olmak üzere, Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesi sırasında adada yaşanan siyasal cinayetleri, savaş suçu olarak tanımlanacak bu tür bireysel ve toplu katliamları yıllardır araştırmakta, "kayıp yakınları" ile konuşmakta ve tüm bunları gazetedeki köşesinde yazmaktadır. Söz konusu gazeteci bu konuda üç dilde yayınlanmış “İncisini Kaybeden İstiridyeler” kitabında, hem 1974 savaşı sırasında hem de daha önce yaşanan kayıpların trajik hikayelerine, savaşın canlı şahitleri ile yaptığı röportajlarda ışık tutmaktadır. Ancak 78 Kuşağı yıllarında sanırım henüz ne Sevgül Uludağ bu tür yazılarını yayınlamamış, ne de iki toplumdan insanlar işlenen bu “Savaş Suçları” konusunda Kıbrıstürk basınında uygulanan sansür dolayısıyla olaydan haberdar olamamışlardı.
Hatırlatmakta yarar var, Kıbrıs içerisinde yaşayan insanlarının birbirlerini tanıdıkları ve çoğunlukla akraba, komşu, meslektaş ve bir şekilde tanıdık olmaları dolayısıyla 20 Temmuz ve 15 Ağustos 1974 askeri harekatları (Ecevit bu iki harekatı birinci ve ikinci barış harekatı olarak adlandırmıştı) sırasında ölen binlerce Kıbrıslı iki toplumun belleğinde de derin acılara yol açmıştı. Bu nedenle 78 Kuşağı Kıbrıslıtürk gençler, 20 Temmuz’un, hiç de Ecevit’in söylemindeki “Barış Harekatı” olmadığını, iki toplumun düşüncesinde kalıcı ve derin düşmanlıklara yol açacak kanlı bir savaş olduğunu bilecek kadar da bizzat birçok olayı yaşayarak öğrenmiş olduklarını buraya not düşmüş olayım...
Savaşın barbarlığına, acılarına ve acımasızlığına şahit oldukları içindir ki, 78 Kuşağı Kıbrıslılarda bu durum belki de vurup, kırmaya ve nihayet öldürmeye karşı isteksiz olma gibi bir davranışa yol açmıştı. Çünkü yazımızın ileriki bölümlerinde anlatacağım gibi Kıbrıs 78 Kuşağı arasında Türkiye’deki siyasal şiddet ortamında dahi, ismi siyasi cinayetlerle anılan tek bir öğrenciye rastlamak mümkün değildir. Demek istediğim 78 Kuşağı şimdiye kadar Kıbrıstürk Sol Kuşağı içerisinde en kavgacı ve belki de en militan kuşak olarak anımsanmakla birlikte, Türkiye 78 Kuşağı ile karşılaştırıldığında pasifist bir kuşak sayılırdı.
Nitekim 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrencilerin birçoğunun Türkiye sol hareketleri arasında daha pasifist, daha barışçıl ve daha yumuşak örgütlere sempati duymuş olmalarının bir nedeni belki de az önce anlatmış olduğum, onların 20 Temmuz 1974 savaşında vurup, kırmaya ve öldürmeye karşı yaşayarak içselleştirdikleri karşı çıkıştır.
Nitekim 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrenciler üniversite yıllarında üniversitelerin tatile girdiği dönemlerde Kıbrıs’a geldikleri zaman, kendi deyimleriyle Kıbrıslı faşistlerden (ülkücüler) sayıca üstün olmalarına rağmen, onlara karşı şiddete başvurmadıklarıdır. Dahası bu iki siyasal gruba mensup gençlerin bazen spor kulübü veya başka ortamlarda çok sınırlı da olsa tartışabildikleridir. Barışçıllığa ve pasifizme yakın olmak biraz adalı olmakla da ilgiliydi elbette. Ancak biz Kıbrıslı 78’lilerin, Türkiyeli 78’lilerden en önemli farkımızın yine de burada nüksettiğini yazacağım. Yani biraz geçmiş savaşlardan, yaşanan acılardan mağduriyetlerden ve biraz da adalılığın kendi pasifist kültüründen ve yaşam tarzından kaynakalanan bir olay...
Tabii adada yaşamış olmanın yeknesaklığını da bunu eklemeliyiz. Kıbrıslıtürklerin sıkıştığı gettoların dar ve rutin ortamı, bu küçük ve sakin mekanlarda insanların birbirini tanıması, buna bağlı komşuluğun ve insanların birbirlerini tanımasını da beraberinde getirmişti. Hatta gettolarda kurulan yarı askeri-otoriter yönetim ve yapılaşma (aslında o yıllarda gettolarda yönetim tamamen özel harp dairesi subaylarındaydı) karşıda sürekli bir düşmanın varlığı algılamasıyla insanların, kendi otoriter yönetimlerini görmezden gelerek sağcısı solcusu ile birlik olunması, en azından kavga ve çatışma kültürünün engellenmesine de yol açmıştı. Sanırım tüm bunlar biz 78’lilerin pasifistliğinde ya da barışçıllığında etkili olan kültürel unsurlarımızdı.
Bu arada aklıma gelmişken yazmış olayım biz Kıbrıslı 78'liler, hem karşıdaki düşman algılamasıyla (ülkücüler, polisler, jandarma vb.)birarada olmayı, hem de kendi örgütümüzün Devrim'e kadar değişmeyeceğini içselleştirebildiğimiz merkezi yönetimine (tanımasak ve biz ya da başka tanıdığımız kişiler onları seçimle yönetici yapmamış da olsa) de bağlı kalmaya özen göstermişsek, bunda yukarıda kısaca değinmiş olduğum getto yaşantımızın da bir etkisi vardı diye düşünmekteyim.
.........................................................
Türkiye Solu’nun, 20 Temmuz’da Türkiye’nin adaya askeri müdahalesine karşı siyasal tavrına gelince.
12 Mart 1971 Askeri Darbesi ile çöken Türkiye 68 Kuşağı sol hareketi, 78 Kuşağı olarak ayağa kalkıp da kavgaya hazırlandığı günlerde gerçekleşen 20 Temmuz askeri müdahalesi karşısında ilk anda şaşkın ve olayın seyircisi olarak kalmıştı. Bunun çeşitli nedenleri vardı. Örneğin 12 Mart 1971 Askeri Darbesi’nin şoku henüz atlatılmamış, siyasi örgütlenmelerini yeni yeni oluşturmaya başlamışlardı. Türkiye’deki sol örgütlerin ilk anda Kıbrıs’a asker çıkarılmasına karşı bu siyasi tepkisizliklerini bir de 20 Temmuz askeri müdahalesine karar veren hükümetin Başbakanı’nın Ecevit olması ile de açıklamak mümkün olabilirdi.
Tabii unutmamakta yarar vardır ki 1950’li yılların sonu ile 1960’lı yılların başında, Türkiye’nin hemen tüm ilerinde “Kıbrıs Türktür” yürüyüş, gösteri ve mitingleri düzenlenmiş, günlük basının da pompalamasıyla Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Rumlar tarafından katliama uğradıkları haberleriyle tüm Türkiye çalkalanmıştı.
Buna rağmen Doğu Perinçek liderliğindeki Aydınlık grubunun birkaç büyük şehirde dağıtmış olduğu bildirilerde, Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesinin Emperyalistler arası mücadelenin bir sonucu olduğu belirtilmişti. Bu nedenle Aydınlık grubuna göre, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi haksız bir savaş ve askeri bir işgaldi. Bu işgalin arkasında, önce Yunan Cuntası’nı adada Makarios’a karşı darbe yapmaya cesaretlendiren, sonra da Türkiye’nin adaya askeri müdahalesine yeşil ışık yakan ABD Emperyalizmi’nin “Tavşana kaç tazıya tut” politikası ile Doğu Akdeniz'e inmek siteyen Sovyet Sosyal Emperyalizmi’nin “Bulanık suda balık avlama” politikası vardı.
Doğu Perinçek ayrıca o yıllarda Kıbrıs’ın ABD Emperyalizmi ile Sovyet Sosyal Emperyalizmi arasında bir çıkar alanı oluşturduğunu detaylı bir şekilde izah eden “Kıbrıs Meselesi” adlı bir de kitap yayınlamıştı.
Sonuçta 20 Temmuz’un hemen arkasından Türkiye’de söz konusu bu bildirileri dağıtırken yakalanan birkaç Aydınlıkçı genç, mahkemece tutuklanarak haklarında dava açılmış ve bir yıldan fazla hapse mahkum olmuşlardı.