10 Kasım 2009 Salı

Kıbrıs'ın Kuzeyinde Yeni Siyasal Statüko Oluşturuluyor


1976 yılında MC Hükümetinin baskısıyla okul yönetimi Ege Üniversitesi öğrencilerini Bornova Yurdundan jandarma zoruyla sokağa atar.
Sokakta kalan öğrenciler, olayın Demirel-Erbakan-Türkeş ortaklığındaki Milliyetçi Cephe (MC) Hükümetinin Devrimci öğrencilere karşı faşist politikalarının bir sonucu olduğunu ilan edip, yurtların açılması için direnişe geçerler. Bu arada direniş sırasında Devrimci Öğrenciler, Jandarmalarla dostça ilişkiler kurarlar.


Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan dünyevileşiyor, en sonunda insanlar hayatlarının gerçek koşullarıyla ve diğer insanların ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyor.
K. MARX

20 Temmuz 1974'de Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesi ile filli olarak Taksim'i gerçekleşmiş, kısa bir süre sonra Kıbrıs’ın Kuzeyi’nde çoğu atamayla Denktaş’la çoğu Denktaş taraftarlarının oluştuğu bir “Kurucu Meclis” kurulmuştu. Sayıları az da olsa dönemin mesleki örgütleri yapılan seçimler sonunda 68 Kuşağından bir miktar ilericiyi Kurucu Meclis'e gönderebilmişti.
Bu isimler ve örgütleri aklımda kaldığı kadarıyla Mimar Mühendisler Odası'ndan Alpay Durduran, Orta Öğretim Sendikası'ndan Özker Özgür, ODTÜ Mezunlar Birliği'nden Mustafa Akıncı, İlkokul Öğretmenleri Sendikası'ndan Turgut Mustafa, Eczacılar Birliği'nden Fatma Sezer, Cumhuriyetçi Türk Partisi'nden Naci Talat, Barolar Birliği'nden A.M. Berberoğlu idi. Bu devrimci, demokrat veya o günün koşullarında ilerici bu kişiler, Denktaş’a ve onu arkalayan Türkiye derin devleti ve adanın Taksimi'ni hedefleyen ırkçı-milliyetçi politikalarına karşıydılar. Türkiye tarafından askeri müdahalede bulunup ele geçirilen adanın kuzey yarısında, ilk Anayasa oluşturulurken, mümkün olduğunca "demokratik" bir Anayasa'nın hazırlanması için ellerinden geleni yapan bu insanların birçoğu, yamış olduğumuz gibi 68 Kuşağındandı.
Denktaş, Kıbrıs’ın Kuzeyi’ne “hükümet” edecek milliyetçi ve muhafazakar bir parti olarak Ulusal Birlik Partis'nin (UBP) bir numaralı kurucu üyesi olmuştu. Kısa sürede Özel Harp Dairesi tarafından Kıbrıs’ta kurulmuş TMT örgütünden bir grup Türk Milliyetçisi ile sağcı ve muhafazakar kişileri, varsıl kesimi bu parti çatısı altında toplamayı başaran Denktaş böylece elini çabuk tutarak, Türkiye'nin askeri müdahalesinin arkasından ilk siyasi meyveleri kendi lehine topladı.
Sonuçta, Kurucu Meclis’in Anayasa çalışmalarından hemen sonra, 1976 yılında, ilk genel milletvekili seçimi yapıldı. Denktaş’ın kurucusu olduğu UBP oyların yarıdan fazlasını alarak tek başına hükümet olurken, Denktaş da girdiği ilk başkanlık seçiminde rakiplerine fark atarak, Dünya'da Türkiye dılında kimsenin tanımayacağı "Cumhurbaşkanı" ilan olundu.
Kuzey Kıbrıs'ta askeri müdahale sonrasında kurulan Halkçı Parti (HP) daha önce Türkiye'de Ecevit hükümetinde yer almış Boğaziçi öğretim görevlisi Kıbrıslı Alper Orhan liderliğinde kurulmuştu. HP'nin ilk kurultayı oldukça kalabalık geçmişti. Daha sonra parti bölündü ve 68'lilerin önderliğinde kopan bir grup, Kıbrıs Türk İlkokul Öğretmenler Sendikası’nın (KTÖS) da desteğini alarak, ileride ana muhalefet partisi olacak, koalisyon hükümetlerinde yer alacak Toplumcu Kurtuluş Partisi’ni (TKP) kurdular. Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) ise; gerek HP, gerekse TKP’den önce, yine bir kısmı 68 Kuşağı aydın ve ilericiler tarafından kurulmuştu. O yıllarda CTP diğer iki partiye göre daha radikal bir sol söyleme sahipti.
Daha çok Ecevit’in “Demokratik Sol”cuğunu dillendirerek seçimlere giren bu üç siyasi parti (TKP, HP, CTP), 1974 sonrasını takip eden ilk birkaç yılda Kıbrıs’ın Kuzey’inde esen Türk Milliyetçisi ve Taksimci rüzgarları arkasına alarak iyi organize olmuş Denktaş ve partisi UBP karşısında seçimleri kaybedecekler, UBP tek başına hükümet olurken, Denktaş da belirtmiş olduğumuz gibi ilan edilen ve Türkiye’den başka hiçbir ülkenin tanımayacağı Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin (KTFD) "Cumhurbaşkanı" seçilecekti.
Bu arada 1974’den bir yıl sonra Türkiye’de yapılan erken milletvekilliği seçimlerinde, Ecevit’in Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) en çok oyu almasına rağmen hedeflediği gibi tek başına hükümet kuracak milletvekili sayısına ulaşamamıştı. Böylece adanın fiili olarak bölündüğü 1974 yılından bir yıl sonra, muhafazakar sağda yer alan Demirel’in Adalet Partisi (AP), islami değerleri öne çıkaran Erbakan’ın Milli Selamet Partisi (MSP) ve Türk Milliyetçiliği üzerinden siyaset yapan Türkeş’in Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) tarafından oluşturulan koalisyon hükümeti ile Türkiye siyasal tarihinde Birinci Milliyetçi Cephe (MC) dönemi de başlatılmış oldu.
Belirtmekte yarar var. Türkiye’de 1975-78 arası yıllar, arka arkaya üç kez bozulup kurulan MC Hükümetleri ile geçti. Bakanlarının yolsuzlukları ile ünlenen ve Ecevit ile CHP’nin yıpranmasından başka bir işe yaramayan ve çok kısa süren CHP azınlık hükümeti döneminden sonra yapılan ara seçimleri AP adaylarının kazanmasıyla 1979-80 yılları da yine Demirel’in Başbakanlığında AP azınlık hükümeti ile devam etti.
78 Kuşağı yılları Kıbrıs’ın kuzeyinde Denktaş’ın devlet başkanı, kurucusu olduğu partisi UBP’nin de hükümette olduğu bir döneme tekabül etti. Aynı yıllarda Türkiye'de Demirel’in Başbakanlığındaki MC hükümetleri ve sonrasındaki AP azınlık hükümeti döneminde muhafazakar-milliyetçi-islamcı kesimler kayırılıp kollandı. Üç kez kurulup bozulan MC hükümetleri ile AP azınlık hükümeti Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı yıllarına denk geldi. Bu periyod solcu gençlere karşı sağcı ve milliyetçi gençlerin yanında yer aldığını; "Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz" sözleriyle açıkça ilan etmekten çekinmeyen bir TC Başbakanı'nın, Demirel'in başkanlığındaki hükümetler dönemine denk geldi. Böylece Türkiye ile işgal etmiş olduğu Kıbrıs’ın kuzeyinde Denktaş liderliğinde oluşturulan yönetim arasında, siyasal ve ideolojik olarak, sorunsuz, ana-yavru ilişkileri mealinde bir dönem yaşandı.
Böylece 78 Kuşağı yılları, Türkiye’de MC hükümetiyle, Kıbrıs’ın Kuzeyi’nde Denktaş ve UBP’nin bulunduğu bir döneme karşılık geldi. Ancak bu yıllar, Türkiye’deki şiddetin toplumun gündelik olayları arasında yer alarak adeta kanıksandığı ve doruğa çıktığı, çok sayıda ölümlerin yaşandığı bu nedenle de Türkiye’nin özellikle büyük kentlerinde, üniversitelerde, can güvenliğinin ortadan kalktığı bir zaman dilimine tekabül etti.
Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’taki hükümetlerin milliyetçi-muhafazakar-İslamcı karakteri, adanın bölünmüşlüğünü daha bir güçlendirdi. Kıbrıslıların karşılıklı olarak adanın iki yanına ziyaretlerine konan askeri yasaklar nedeniyle Kıbrıslırumlarla Kıbrıslıtürkler arasında 1974 öncesi var olan iletişim tamamen sıfırlandı. Kıbrıslırumlara ait malların Denktaş ve UBP eliyle Kıbrıs’ın Kuzeyi’nde yapılan seçimlerde, “seçim rüşveti” olarak hem Kıbrıslıtürklere, hem Türkiye'den adaya taşınan yerleşiklere, hem de Türkiye'nin askeri ve bürokrat kadrolarına dağıtılması, Kıbrıslırumların kovulduğu taşınmaz mallarının ganimetinin bile, sadece uluslararası hukuka aykırı bir şekilde değil, aynı zamanda plansız programsız "yağma hasanın böreği" şeklinde dağıtılmasına da yol açtı.
Bu arada MC hükümeti yıllarında Türkiye’den adaya gönderilen siviller de, bir yandan MC hükümetlerinin baskısı, öte yandan adadaki Denktaş ile UBP yönetimlerinin de gönüllü çabasıyla seri şekilde vatandaş yapılıyor, onlara da seçim rüşveti olarak, söz konusu Rum taşınmaz mallarından evler, bahçeler ve araziler dağıtılıyordu.
Kıbrıslırumların terk etmek zorunda kaldığı taşınmaz malların yukarıda anlatıldığı biçimde rastgele dağıtılması yanında, adadaki köy, kasaba ve sokak isimlerinin de ya şehit isimleri, ya da Türkiye’deki köy ve kasabaların isimleri verilerek adanın kültürünü zerre kadar dikkate almadan başında Türkiye tarafından kontrol edilen askeri-bürokratların bulunduğu harita dairesi tarafından değiştirilmesi aslında her şeyi izah ediyor gibiydi. Hele de Türkiye’nin adaya çıkan kırk bin subay ve askerinin eğitim, eğlence ve dinlence yerleri de düşünülerek ve bunun için de sadece Kıbrıslırumlara ait değil, Kıbrıslıtürklere ait birkısım arazilerin de dikenli-tellerle çevrilerek el konulması... Bütün bunlar Kıbrıs’ın Kuzeyini uzun yıllar sürecek bir Türkiyelileştirmenin de ilk işaretleri olmuştu.
Yukarıda özetlenen siyasal gelişmeler yaşanırken, yüksek öğrenimdeki 78 Kuşağının Kıbrıslı gençleri, bir yandan Türkiye’deki faşist saldırılara karşı koymak için dönemin Türkiye 78 Kuşağı sol hareketleri içerisinde yer alırken, diğer yandan da Kıbrıs’ın Kuzeyi’ndeki bu Türkleştirme ve İslamlaştırmaya karşı sol bir arayışa girmişti. Bunun için 78 Kuşağı öğrencilerin bir yarısı Kıbrıs’ın kuzeyindeki CTP ile, diğer yarısı da TKP veya kendi demokratik örgütlenmeleri (HALK-DER, Yurtsever Liseli vb…) aracılığıyla mücadeleye atılmışlardı.
1975-80 yılları arasında, Türkiye 78 Kuşağı siyasal hareketlerinin rahle-i tedrisatından geçen Kıbrıs yüksek öğrenim gençliği, Türkiye'de öğrenimde iken kendi derneklerini kurup bu derneklerde bir araya gelecek, siyasi olarak Marxist-Leninist düşüncelerle tanışacak, büyük bir heyecanla felsefi olarak Diyalektiği ve Materyalist tarih anlayışını öğrenecek, genç olmanın verdiği dinamiklik ve fedakarlıkla, fikirleriyle hem kendi kuşağının gençlerini, hem de ailelerini etkilemeye çalışacaklardı.
............................................................................
1974 sonrasında adanın kuzeyinde toplanmış Kıbrıslıtürkler arasında kısaca solun özet tarihine ve andaki genel görünümüne bir göz atacak olursak şunları yazmak mümkün...
Kıbrıs Cumhuriyeti daha kurulmazdan önce kadrosunun çoğu öldürülmüş veya öldürülmekten korktuğu için yurt dışına göç etmiş hemen hepsi PEO sendikası üyesi ve birçoğu da AKEL üyesi olan Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu'ndan adada kalan az sayıda kişi, 1974 askeri müdahalesi ile ortaya çıkan yeni statüko kurulmazdan çok önceleri sindirilmişti.
20 Temmuz 1974 tarihine kadar gettolara sıkışmış yaşayan Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Türk Geçici Yönetimi adıyla BEY yönetiminin (açılımı Bayraktar, Elçilik, Yönetim) askeri-bürokrasinin kıskacı arasında yönetilmişti.
15 Temmuz 1974 tarihinde Yunan Cuntası’nın adada Makarios yönetimine ve Kıbrıslırum solculara karşı düzenlediği darbeden beş gün sonra, ABD'nin "tarafsız" kalarak yeşil ışık yakması, SSCB'nin de "bulanık suda balık avlama" peşinde olmasını fırsat bilen dönemin Türkiye hükümeti ve askeri erkanı, Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'nin garantörü olarak Kıbrıs'a tek taraflı bir askeri müdahalede bulunarak adanın %36’sını işgal etmek suretiyle, Türkiye Özel Harp Dairesi ve Denktaş’ın öteden beri birlikte savundukları Kıbrıs'ın bölünmesi, yani Taksim fikrini fiilen gerçekleştirmiş oluyordu.
Kıbrıslıtüklerle Kıbrıslırumların barış içerisinde birlikte yaşayamayacağı, bu nedenle de adanın bölünmesi stratejisi üzerine kurgulayan Özel Harp Dairesi ve TMT ile Kıbrıs'taki işbirlikçisi Denktaş için adanın fiili olarak Taksim edilmesi büyük bir zafer anlamına geliyordu.
Adanın fiili olarak Taksim edilmesi karşısında, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum solunda büyük bir yenilgi ve hayal kırıklığı hakimdi.
Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu belirtmiş olduğumuz gibi AKEL’den etkilenmişti. Dahası birçoğu bu partinin üyesiydi de. Ancak üyeleri Özel Harp Dairesi ve Kıbrıs'taki örgütü TMT tarafından öldürülmüş, göçe zorlanmış, kalanlar da pasifize edilmişlerdi.
Buna rağmen gerek Kıbrıs 68 Kuşağının bir kısmı, gerekse 12 Eylül Askeri Darbesi’ne kadar da 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrencilerin yarıya yakını için, AKEL, Berlin Duvarı’nın yıkılışına kadar, Kıbrıslı Rumların ve Türklerin tek partisi olarak kabul görecekti.
İleride daha detaylı bilgi vereceğimiz AKEL'in, kuruluşundan itibaren Yunanistan Komünist Partisi ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) ile daima iyi ilişkiler içerisinde bir parti olduğunu hatırlatmış olalım.
Öte yandan 1974’ün hemen öncesinde 68 Kuşağı’ndan başlayarak, Kıbrıs Türk Solu yüzünü, Kıbrısrum soluna, yani AKEL’e değil de Türkiye soluna dönmeye başlamış bulunuyordu. Bunun anlamı 78 Kuşağı Kıbrıs Türk Solu’nun, Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu'ndan ve 68 Kuşağından farklı olarak, Kıbrıs Rum solu (AKEL) tarafından değil de, Türkiye solundan etkilenmeye başlamış olmasıdır.
...................................................................
“Demokratik Sol” görüşü ile önce İnönü’nün CHP’deki hakimiyetine son veren ve sonra da Başbakan olan, meydanlarda “Halkçı Ecevit” sloganlarıyla karşılanan, “Ne Ezen Ne Ezilen İnsanca Hakça Bir Düzen” gibi Sosyalist bir sloganı dillendiren Bülent Ecevit, 1974 sonrasında, özellikle 68 Kuşağı Kıbrıslılar tarafından oluşturulan TKP ile CTP için büyük bir ümit ve esin kaynağı olmuştu.
Bu nedenledir ki 20 Temmuz 1974 tarihinin hemen arkasından, tüm Kıbrıslıtürklerin işyerlerini ve evlerini olduğu kadar, Kıbrıslı 68’lilerin partilerini, sendikalarını ve evlerini de Ecevit’in posterleri, sloganları ve fotoğrafları süslüyordu.
Burada konu açılmışken belirtmiş olayım:
Kıbrıs 68 Kuşağı ile 78 Kuşağını ayıran önemli noktalardan birisi de, o dönemde iki kuşağın Ecevit’e bakış açılarındaki ideolojik farklılıktı...
68 Kuşağı Kıbrıslılar adada Denktaş ve çevresini alaşağı etmek ve hiç olmazsa Ecevit çizgisine yakın "Demokratik Sol" kimlikli bir hükümet oluşturabilmek için, Kıbrıslıların genellikle hayatlarının birçok alanında nükseden hep o; “başkasına dayanarak iş yapma alışkanlığı”na yaslanmışlardı.
TKP Ecevit ile partisi CHP'nin Kıbrıs Politikasındaki açılımlarına, BM'nin Kıbrıs'la ilgili çözüm çabalarına, CTP ise Ecevit ve BM yanında AKEL ile SSCB'nin Dünya çapındaki politik gücüne güveniyordu.
Buna karşılık 78 Kuşağı Kıbrıs solu'nun Ecevit ile CHP’sinin adada çözüm ve kalıcı bir barış sağlayacağı yönünde büyük bir beklentisi yoktu.
Bunun birinci nedeni, dönemin 78 Kuşağı Kıbrıslı gençlerinin, “Sosyal Demokrat” veya “Demokratik Sol” görüşü kapitalizmin yedek lastiği olarak değerlendirip, direk olarak Marksizme yönelmeleri ve TKP ile CTP'ni adada kurulan yeni statükonun partileri olarak değerlendirmeleriydi. Bu konuda Kıbrıs'ta uzunca bir dönem, kabaca, çoğunluğu 68 Kuşağının oluşturduğu kesimle, 78 Kuşağı arasında bir siyasi görüş ayrılığı içerisinde olunduğu bilinmeyen bir gerçek değildir. Burada 78 Kuşağı SBKP ve AKEL yanlısı KÖGEF grubunun, her ne kadar CTP'ni düzen partisi olarak görüyor olsalar da, görevinin geçici olduğunu ve aslında partiyi Kıbrıs'ın Kuzeyinde AKEL'in bir kolu olarak benimsemiş olduklarını yazmak zorundayım.
İkinci olarak 78 Kuşağına göre, Ecevit 20 Temmuz askeri harekatını düzenlemekle Emperyalistlerin oyununa gelmiş ve “Barış Harekatı” koyduğu askeri operasyonu, kanlı bir savaşla, Türk, Yunan, Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum binlerce kişinin ölümüne yol açacak şekilde sonlandırmıştı. Kıbrıs Harekatı Ecevit'in daha önce söylediği gibi hem Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumlar arasında bir barış veya antlaşmaya yol açmamış, hem de harekat sonrasında iki toplum birbirine düşman kesilmişti.
Ecevit Kıbrıs'a askeri operasyon kararını alan bir hükümetin Başbakan’ıydı. Bu nedenle Ecevit’in Kıbrıs çıkarmasını “Barış Hareketi” olarak sunması, Emperyalizmin adadaki “Böl ve Yönet” politikası ile Türkiye’nin Özel Harp Dairesi gibi Kıbrıs için fetih siyasetinin en iyi yol olduğuna karar vermiş bir derin devlet kuruluşunun siyasi projelerini gerçekleştirmeyi perdelemeye çalışmaktan öte bir işlev görmemişti.
Öte yandan ne TKP ve CTP kurucuları, ne de içerisinde örgütlenmiş 68’liler, 1974’ün hemen sonrasında, Türkiye’nin adaya askeri operasyon düzenlemesinin “haksız bir savaş”a yol açtığını bu nedenle de karşı çıkılmasını (tabii o koşullarda öne çıkmış anakronik Türk Milliyetçiliği'nin varlığı ile adadaki 40 bin Türk askerinin varlığından dolayı) yazılı veya sözlü olarak herhangi bir şekilde gündeme getirmemişlerdi.
İki parti, TKP ile CTP, siyasi stratejilerini, seçimler yoluyla hükümete gelecek şekilde kurgulamışlardı.
Buna karşılık 78’liler siyasal olarak, “Bağımsız, Birleşik, Askeri Üslerden Arınmış Sosyalist Kıbrıs”ı talep ediyorlar, bunun da ancak Kıbrıslırum ve Kıbrıslıtürk, tüm Kıbrıslıların ortak çabasıyla gerçekleşebileceğini yazıp söylüyorlardı.
Bu söylem biraz soyut ve slogandan ibaret bir siyasi tekerleme gibi gözükse de, sonunda Devrimci bir slogandı ve o yıllardaki 78 Kuşağı öğrencilerinin Kıbrıs Sorunun çözümü için olmazsa olmazlarıydı.
78’lilere göre Kıbrıs adasına kalıcı bir Barış’ın ve Sosyalizmin gelmesi için, Türkiye’de Ecevit’in CHP’si veya Behice Boran’ın TİP’i gibi reformist düzen partileri değil, Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum devrimci Marxistlerin ortak çabası gerekmekteydi.
Ama AKEL'in dışında bir sol veya komünist hareketin olmayışı, CTP-KÖGEF dışındaki 78 Kuşağı devrimcilerinin elini kolunu bağlıyordu.
78 Kuşağı Kıbrıslı yüksek öğrenim gençliği, Türkiye’deki sol hareketlerden etkilenerek adaya taşımış olduğu Marxist düşüncelerle daha çok adada Liseli genç kuşaklar arasında yer bulabilmişti.
CTP ve TKP’de toplanan gerek 68’liler, gerekse 78’liler ise, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesine kadar, Kıbrıs’ın kuzeyinde ne hükümet, ne de hükümet ortağı olamamışlar hep iki muhalefet partisi olarak kalmışlardı.
Denktaş ve partisi UBP ise, Türkiye MC hükümetleri döneminde köy ve kasabalardan adaya taşınan nüfusa Kıbrıslırumlardan kalan taşınır ve taşınmaz malları karşılıksız dağıtmak suretiyle uzun yıllar bu yerleşik nüfusu oy deposu olarak kullanmış olduğunu belirmiş olalım.
İşte bir yandan Türkiye'de MC hükümetleri, ülkü ocakları ve derin devlet tarafından baskılanan Kıbrıs 78 Kuşağı aynı yıllarda MC'nin Kıbrıs'taki "şükrancı"ları Denktaş ve UBP karşıtı olarak ortaya çıkacaktı.
O yıllarda 78 Kuşağı yüksek öğrenim gençliği, yaptığı mitingler, dağıttığı bildiriler, çıkardığı periyodik bültenler, düzenlediği paneller, seminerler ve tiyatro ve müzik gibi kültür faaliyetleriyle gençliğin tüm kesimleri arasında yaygın olarak gerçekleştirdiği siyasi eğitim çalışmalarıyla, Marxist düşüncenin adanın kuzeyine taşınmasında çok önemli rol oynadı.
Böylece 78 Kuşağı Kıbrıs Türk Solu, Marxist görüşler ve hareketlerle Türkiye’de tanışıp bu siyasal düşünceleri oradan adaya taşımaları ve “mektepli” olmalarıyla, sol görüşleri Kıbrıs’ta PEO (Pangibriya Ergadigi Ombosbondiya) işçi sendikası ile AKEL’den (Anortodigon Gomman Ergazomenu Lau- Türkçesi Emekçi Halkın İlerici Partisi) etkilenerek kazanan ve gerçekte her biri birer alaylı olan Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu’ndan ayrılmış oluyordu.
Özetle Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu AKEL’den etkilenirken, ilk defa AKEL’in etkisinde olmayan Kıbrıs Türk Solu, 78 Kuşağı oldu. Diğer bir deyişle 78 Kuşağı ile birlikte Kıbrıs Türk Solu tarihinde ilk defa Kıbrıs Rum solunun değil, Türkiye solunun etkisi altında kalan bir kuşağı temsil etti.
Kıbrıslı 78’liler, kendinden önceki sol kuşaklardan (Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu ile 68’liler) daha radikal, daha örgütlü, daha kitlesel ve daha hızlı organize olabilmeleriyle öne çıktılar. Buna karşılık adada iki toplum arasında ilişkinin hemen hiç gerçekleşmediği bir dönemde ortaya çıkmış olmaları bakımından da, yine hem Birinci Kuşak Kıbrıs Türk Solu’ndan hem de Kıbrıslı 68’lilerden farklı bir kuşak oldular.
..............................................................
20 Temmuz 1974 sonrasında, adanın Kuzeyinde, sadece siyasal ve sosyal değil, aynı zamanda günlük ekonomik yaşamda da büyük altüst oluşlar yaşandı.
Örneğin Babam silah yapılabilir gerekçesiyle Rum tarafının 1963 yılından beridir Kıbrıslıtürklere satışını yasaklamış olduğu Oksijen ve asetilene 11 yıl aradan sonra 20 Temmuz 1974 sonrasında kavuşunca, uzun yıllar bırakmak zorunda kaldığı radyatör ve eksoz tamirciliği mesleğine geri dönmüş oldu.
Kıbrıslırumların terk etmek zorunda kaldığı binlerce dönüm narenciye bahçesiyle diğer sulu tarım arazilerine, irili ufaklı sanayi tesislerine, bir anda, mühendisinden muhasebecisine, yöneticisinden işçisine, zanaatkarından işletmecisine, binlerce istihdam yapılınca, Kıbrıslıtürklerin mesleki alanları da eski yeknesak havasından çıkıp, bir anda hızla renklenip hareketlenerek çeşitlendi.
Mağusa Limanı ile Balikitre (Balıkesir) yakınındaki Timbu (Ercan) Hava Alanı’nın açılışıyla ilk defa Kıbrıslıtürkler kendilerinin kontrolünde birer Deniz ve Hava limanına kavuşmuş oldular.
Öte yandan o yıllarda Türkiye’de bir kişinin devletten izinsiz olarak üzerinde döviz bulundurması da, yabancı malların ithalatı da izne tabiydi.
Dönemin Başbakanı Demirel, Türkiye'nin yirmi beş sente muhtaç olduğu mealindeki demeci aylarca basın ve yayın organlarında yazılıp çizilir, insanlar tarafından aylarca konuşulurken, bu durum aslında Türkiye'nin döviz rezervlerindeki yetersizliğe işaret ediyordu.
Bu nedenle Avrupa ve Uzakdoğu’dan Kıbrıs’ın kuzeyine ithal edilen mallar, Kıbrıs’ın Deniz ve Hava Limanlarından Türkiye’ye yolcu beraberi olarak bavullarla taşınmaya başladığında Türkiye pazarında büyük bir alıcı kitlesi buldu. Böylece “bavul ticareti” aracılığıyla, adadan Türkiye'ye bavullarda taşınan bu malların satışından Kuzey Kıbrıs'ta yeni varsıl bir zümre yaratıldı.
O yıllarda haftada üç kez, “bavulcu” diye isimlendirilen genç, yaşlı, işsiz, emekli birçok Kıbrıslı ve Kıbrıs'ta yerleşik Türkiyeli, Mağusa’dan Mersin’e doğru ellerinde ithal mallarıyla tıka basa dolu bavulları Yeşilada Feribotuna biniyorlardı. Bu feribot yolcuları Türkiye’de malı teslim ettikleri ticari esnaftan, ya taşıdıkları bavula karşı sabit bir para alıyorlar, ya da taşıdıkları ithal malları Kıbrıs’ta aldıkları fiyatın biraz üzerinde kendi hesaplarına satarak kazanç sağlıyorlardı.
Türkiye gibi büyük ve yabancı mallara açlık duyan bu pazara, kısa süre sonra Kıbrıs üzerinden muazzam miktarda yabancı mal girmeye başlayacaktı.
İleride anılarımı yazdığım bölümde daha detaylı anlatacağım "bavul ticareti" ile ilgili bir olayı aktararak konuyu sonlandırayım.
O yıllarda İspanya’dan Kuzey Kıbrıs'a o kadar çok battaniye ithal edilmişti ki, ithal edilen battaniye sayısı bir ara Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan nüfus sayısını da aşmıştı. Bunun nedenini merak eden İspanyol şirketi, bu durumu yerinde araştırmak ve ne olduğunu öğrenmek amacıyla bir satış yöneticisini olayı Kıbrıs’a göndermişti. Tabii gelen firma yöneticisi ithal edilen battaniyelerin hepsinin Kıbrıs üzerinden Türkiye'ye gittiğini öğrenince olay da çözülmüş oldu...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder