6 Aralık 2009 Pazar

Neden 78 Kuşağı

Yıl: 2006: Bir zamanlar ODTÜ-Halkın Kurtuluşu taraftarları, Ankara Eymir Gölü'nde toplu halde. Zaman geçti; ama 78 aşkı hala bitmedi.


Beni az ama uzun sev
MANLOWE
KUŞAK FARKLARI
Bilinen bir şey vardır ki; o da geçmişin geçmişte kaldığı ve bir daha yaşanmayacak olduğudur. Yüzyıllar önce İyonyalı filozof Heraklitos’un dediği gibi: “Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” veya “Hiç kimse aynı ırmağa iki kez giremez”.
İnsanları en çok düşündüren geçmişleri, en çok hatırladıkları ve en çok önemsedikleri anlar mıdır?
Galiba... En azından bu benim en çok anımsadığım 78'li yıllarım için geçerli
Kuşağımın gençlik dönemine denk gelen 78'li yıllar, Türkiye'de solun en kritik siyasi dönemlerinden birisidir. Nitekim "1970'lerin ikinci yarısı ile başlayan solun yeni yükselişi kitlesel açılım bakımından, değil Türkiye'nin, galiba o yılların dünyasının bile, o günlerde gördüğü en önemli sol dalgaya tekabül ediyordu." (1)
Ancak günümüz öğrenci gençliği bir zamanlar bizlerin yaşadığı Türkiye’de yaşamıyorlar artık.
Ne 68 ve ne de 78'in Türkiye'si var ve bir daha olmayacak da.
Bizden bir kuşak daha geriye gidecek olursak, babalarımızın, annelerimizin dönemlerine ulaşırız. Örneğin o zamanın okullarında din dersleri ağırlıklı bir eğitim tedrisatı sürmekteydi. Başta falaka olmak üzere en ilkel bir biçimde öğrenciye dayak atmak konusunda öğretmenler hür ve özgür kılınmıştı. Dedelerimiz ve ninelerimiz tarafından.
Hatta bir kuşak sonra babalarımız da sanki biz çocuklarını okula değil de salhaneye gönderiyorlarmışçasına, hala “eti senin, kemiği benim” modunda öğretmenleri dayak atmaları konusunda cesaretlendiriyor, bizi "eşek sudan gelinceye kadar" dövmeleri için neredeyse onlardan ricacı oluyorlardı. Bazen bununla da yetinmiyorlar, öğretmenlere dayak atmayı bir görev olarak benimsemeleri için, dillerine doladıkları "dayak cennetten çıkmadır" lafıyla olaya bir de dini boyut katma çabasına girişiyorlardı.
Çocuklarımız için bizim geçmişimiz; yaşamadıkları için belki biraz tuhaf ve biraz da şaka gibi…
Ama bunlar bizim, ana-babalarımızın gerçeklerinin ta kendisi...
Bir zamanlar babamızın kuşağına garip bakan bizlere de şimdi bazı alışkanlık ve davranış kalıplarını garipsediğimiz çocuklarımız tuhaf bakıyor. Belki de bizim babalarımızı gördüğümüz gözle, şimdi çocuklarımız da bizi görüyor.
Uzun lafın kısası, geçmiş yıllara göre çok büyük değişiklikler oldu yaşamlarımızda. Bu nedenledir ki genç kuşağın düşünceleri de, tahayyülleri de elli yaş sınırının öte yanına adım atmış biz 78'lilerden artık çok daha farklı.
78 YAZILMALI
Şimdi ne alakası var diyeceksiniz bütün bu anlattıklarımın 78 Kuşağı ile.
Anlatayım ve her şeyden önce şunu vurgulamış olayım.
Geçmiş; yaşamayan birisi için şakayla karışık, sisli-puslu bir hikayedir...
İnsanın kendi yaşadığı geçmişi bile, zaman geçtikçe, sisli puslu yarı rüya yarı gerçek bir öyküye dönüşür…
Demek istediğim 78 bizden daha çok uzaklaşmadan, anımsayabildiğimiz yerlerinden kavrayıp, yazıya dökülmeli. Zaman daha çok geçmeden, varsa bugünkü yaşamımızla bağlantısı; ipuçlarından yakalayarak enine boyuna yazılmalı.
Biz 78 Kuşağı. Galiba treni kaçıralı epeyce zaman geçti.
Tren demişsem, hani bizim tahayyülümüzdeki Devrim’den bahsediyorum.
Neden kaçtı? Nasıl kaçtı? Yoksa bizimkisi biraz da bir rüya veya aşırıya kaçmış bir tahayyül müydü?
78’de neler oldu? Yaşarken fark edemediğimiz ancak bugünden bakınca görebildiğimiz bariz yanlışlarımız nelerdi?
Biz nerede doğru, nerede yanlış yapmıştık?
Şimdi yaşadığımız onca heyecanın, onca kavganın, kaybedilen onca can yoldaşımızın, yaralı kuşağımız 78’li yıllarımızın tarihte yer alacak özel bir tarafı hiç mi yoktu?
Bu ve benzer mealdeki soruların bir kısmına da belki cevap olur gailesi ile düşünüldüğünde bugün 78’i araştırmak, tartışmak sanırım daha da öne çıkıyor.
Zaman ve Dünya değişince hiç mi işe yaramayacak 78 Kuşağının mücadelesi?
Sadece 78'in değil, fakat tüm geçmiş zamanların, geleceğe bir etkisi olmalı.
Yoksa "evrim" olayını, "birikim" denen kavramı geçmişte yaşanmış zamanları kullanmadan başka nasıl açıklayabiliriz ki?
İşe yaramayacak olsaydı bugüne kadar geçmişte yaşananlar, siyasal, sosyal olaylar, doğal felaketler, bilimsel icatlar hatta sıradan insanların anıları hakkında bunca kitap ve yazı yayınlanır mıydı?
Roman, öykü, anı, istatistik,tarih, ekonomi, felsefe, siyaset, hukuk vb sosyal disiplinler ortaya çıkar mıydı?
Değil mi ki insan düşünen, düşündüğü için de yazan, anlatan ve tekrar-tekrar düşünüp, ilgili olduğu konuyu belki “daha iyi anlatabilir” çabası içerisindedir hep. Zaten bu özelliğiyle de dünya’mızda fikri üretimde bulunan tek varlık değil midir insan?
İşte bu yazı, bir yönüyle geçmişte yaşadığımız ve belki de bizim için etkisi başkalarından çok daha büyük ve çok daha anlamlı bir zaman dilimine yayılan 78’i, bugün kendimizi sarmalayan yepyeni yaşam koşulları içerisinde yeniden değerlendirme çabasıdır.
Biraz anılarımdan, biraz dönemi yaşayan başka arkadaş ve yoldaşlarımın anı ve yorumlarından kaynak kitaplardan derleyip, belirli başlıklar halinde o yılları birçok yönüyle yazıya dökmeye çalıştım.
Şüphesiz anı ve tarih yazımında yazılanların doğruluğunu sınamak için o yıllara geri dönerek gözlemlerde bulunmak mümkün değildir.
Dolayısıyla geçmişe ait gözlemlerimizi, sezgilerimizi yeniden düşünüp yazıya dökerken, ortaya çıkan anlatı, içinde bulunduğumuz Dünyanın ve bizi sarmalayan koşulların gözlükleriyle tarihe veya sözkonusu olayalara bakmamızı, en azından içerisinde yaşadığımız mevcut yaşamdan etkilenerek geçmişi yorumlamamızı da kaçınılmaz kılıyor galiba. Doğrusu bu zorunluluk veya kaçınılmazlık beni rahatsız etmiyor.
Bu yazının amacı belirtmiş olduğum gibi o yıllarda ne yapmak istediğimize, neyi yapıp yapamadığımıza dair bir kez daha düşünmek, bugünün gözlükleriyle o yılları bir kez daha yorumlayıp aktarmak gailesini taşımaktadır.
NEDEN 78
Bu giriş faslından sonra şimdi bir kez daha “Neden 78?” diye sormuş olayım:
Heraklitos’un deyişini bir kez daha anımsayıp, 30 küsur yıllık bir aradan sonra, otuz küsur yıl önceki siyasi hareketler ve siyasi tezleriyle ne Kıbrıs’ı, ne Türkiye’yi, ne de Dünya’mızı açıklamanın elbette mümkün olamayacağını bir kez daha hatırımda tuttuğumu da belirtmiş olayım.
Bu yazıdaki anlatılar, aynı zamanda 78’deki siyasi düşüncelerimize bir kez daha göz atmayı, anda yaşanan geçmişin bir şekilde günümüzde yaşanan olayları şekillendirmiş olabileceğini ve bunlara dair ipuçlarını yakalayabilme çabasını da içerir.
78 yaşandı ve bitti. Bu arada biz de bizzat şimdi tarih olmuş 78’i yaşamış bulunduk.
Birçok arkadaşımızın hala o yılların özellikle ahlakçı yönünü (fedakarlık, cesaret, dayanışma, inanmışlık, dürüstlük vb…) bugüne taşıma ısrarı varsa bence en çok da bu yönü anlaşılır ve haklıdır 78'in. Ancak ortada artık 78 deyince ilk akla gelen siyasi hareketlerin hiçbirisi yok. Devrimci Yol, Halkın Kurtuluşu, Kurtuluş ve İGD artık tarih oldular. Bu örgütlenmelerin bugün için o dönemi anımsatmak ve bugüne gelişin ipuçlarını vermek dışında etkileri kalmamış durumda. Dahası bugün içinde bulunduğumuz siyasal konjonktürü açıklamakta, bu siyasi hareketlerden ortada somut bir gerçeklik olmadığı gibi resmi olarak açıklama yapacak yetkili bir mercileri falan da bulunmuyor.
Birkaç adım daha atıp şunu da yazmış olayım:
78’in düşünce ve eylemlerine sarılarak bugünü açıklamaya çalışmak, neredeyse yarım asır öncesinin aletleriyle bugünün arabasındaki arızayı tamir etmeye kalkışmaya benzer.
Elbette "ilkel telefon" olayını yaşayıp bugün cep telefonu taşıyan; 70’li yıllarda “Fortran Four”u aldıktan sonra günümüz bilgisayar teknolojisine ilgisi devam edenler; geçmişi yaşamayan nesillere göre ek bir tarih deneyiminin de sahibidirler. Benzer şekilde geçmişte siyasetle ilgili olup da günümüzde de bu ilgisini sürdüren, okuyan, dinleyen, araştıran, tartışan kişiler için geçmiş, bugünü yorumlayıp açıklamada ve dünyanın değiştirilmesi mücadelesine katkıda bulunmakta yeni kuşağa göre ek bir üstünlük sağlayabilir.
Ama burada vurgulamak gerekiyor ki geçmiş, hele de siyasal tarih, yaşlı genç fark etmez sadece ve sadece günümüzün siyasetle ilgisini kesmemiş, yukarıda belirtildiği üzere araştıran, okuyan ve kendisini değişen hayatın bilgileriyle donatan insanına daha çok yardımcı olma fonksiyonuna sahip olacak.
Bu nedenle 78 Kuşağı, o yılların söylemleri ve verilen mücadeleleriyle bugünün siyasi ortamı arasında bir bağın bulunup bulunmadığı veya bir bağın kurulup kurulamayacağı üzerine yoğunlaştıkça, sanırım kafamızda da daha çok aydınlanıp, birçok konu da daha net ve anlaşılır olacak.
Aslında eğer 78 ile bugün arasında bir devamlılık varsaydı, bunun geçmişle ilişkilendirilmesi bu yazının da asıl konusu olurdu. Ama gelin görün ki cümleden de anlaşılabileceği gibi, artık 78 ile günümüz arasındaki insani bağlar hariç, siyasi olarak en azından bizim kendi meşrebimizin siyasi örgütlülüğü ve birçok söylemi ile pek bir ilişkinin kalmadığı gerçeğiyle karşı karşıyayız.. Bir dönemde, 78 Kuşağı yıllarında, aynı siyasi düşünce, örgütlülük ve eylemleri paylaşan, adeta geniş siyasi bir ailede can yoldaşı gibi yaşayan bizler de, yıllar sonra internet aracılığıyla buluştuğumuz sitede, çok farklı politik düşünceler taşıyabiliyor, bazen tartışmalarımızı oldukça acımasız söylemlere ve hasmane tutumlara kadar götürmüyor muyuz?
Aradan yarım asır geçtikten sonra, 68’li, 78’li ve sonraki sol kuşaklar olsun, bu kuşakların bir gün gerçekleştirebileceklerine inandıkları ortak bir siyasi Devrim tahayyüllerinin bulunduğunu söylemek artık mümkün gözükmüyor. Hatta bu eski yoldaşlar, ne istemedikleri konusunda bile çok oturmuş bir fikir birliğine de sahip değiller.
Bizim gibi, liberalizmi yaşamamış, sadece eleştirmekle yetinmiş toplumlar için 78'i didik etmek belki de geç kalmış ve çoktan yaşanması gereken doğal toplumsal bir seyirdi de biz ancak şimdi bu işi bu sanal ortamlarda gerçekleştiriyoruz.
Ancak hem bunu yaşıyoruz, hem de liberalizmin “ben” rolünü, yani insanın kendisinin de "birey" olarak önemli bir aktör olabileceğini, örneğin siyasal demokrasi’de illa ki bunun da yaşanması gereken ve de üzerinden atlanmadan geçilmemesi gereken zorunlu bir toplumsal dönemeç olduğunu kabullenemiyoruz.
Bir zamanlar aynı siyasi amaç etrafında ve Marksist olduğunu öne süren siyasi hareketler çevresinde örgütlenmiş, birbirlerine can yoldaşı olmuş yüz binlerce genç, etrafa dağıldıktan uzun bir süre sonra, birçok siyasi olay karşısında zıt görüşler ortaya atıp, karşıt siyasi kutuplarda yer alabiliyorlarsa, bunun elbette bir açıklaması olmalı.
Bu sorunun bir cevabı da sanırım 78 Kuşağı döneminin enine boyuna araştırılıp tartışılmasını gerekli kılıyor ki “Neden 78?” sorusu bu bakımdan da önemini korumaya devam ediyor…
……………………………………………..
78'İ ÖNCE 78'LİLER ANLATMALI
Sanırım bugün sokaktaki insanın gönlünde, yaşamın her alanında insanlar, ulusal, bölgesel coğrafyalar arasındaki derin uçurumların olmadığı, en azından şimdiki halinden farklı bir dünya’nın özlemi yatıyor.
Yüzyıllardır dünya’ya hakim olan kapitalist ilişkiler, ikibinli yılların başında teknolojideki tüm çığır açıcı keşiflere ve ilerlemelere rağmen ne yazık ki hala insanların büyük bir bölümü için yaşanası bir dünya sunmuyor.
Bu genel neden bile, Kapitalist olmayan bir dünya'nın, sadece biz 78 Kuşağının değil, değişik ülkelerdeki birçok insanın Devrim tahayyülünden vazgeçmemekte diretmesine neden oluyor.
Sadece Türkiye insanı için değil, bölge ve dünya insanlığı için enternasyonalist bir gaileyle bir zamanlar kapitalist ilişkileri kökünden söküp atmak için isyan etmiş bir kuşağın, 78 Kuşağının yanlışı ve doğrusu ile öyküsü bu açıdan da yine ayrı bir öneme sahip.
78’in yazılmasında ısrarcı oluşumun nedenlerinden bir diğeri de aşağı yukarı altı yıla sığan bu dönemin yazınsal alanda yeterli derecede araştırılmadığı ile ilgilidir ki; böyle bir dönemin anlatımı sonraki kuşaklara kaynak olması bakımından da gereklidir.
Sanırım bundan on yıl sonra 78 Kuşağını yeniden değerlendirmenin de ayrı bir önemi olacak.
Çünkü on yıl sonra Dünya bir kez daha değişirken, gerek Kıbrıs’ta, gerekse Türkiye’de siyaset de yenisinden ve eskisinden çok farklı bir ortamda hayat bulacak.
Büyük bir olasılıkla hükümette AKPARTİ, Başbakan makamında Erdoğan, Cumhurbaşkanlığında Gül, Genel Kurmay Başkanlığında Başbuğ ve devletin diğer kritik noktalarında bugünkü isimler olmayacak. Bugün medyanın her gün isminden bahsettiği seçilmişler ve atanmışlar artık ortalıktan elini ayağını çekmiş ve belki de unutulmuş olacaklar. Kürt ve Kıbrıs sorunları, bugün çoğumuzu hayrete düşürecek çok farklı siyasal çözüm yollarında seyredebilecek. Kürtler sadece kendi üniversitelerinde değil, belki de siyasi olarak bir başka yol kavşağında bulunacaklar. Belki de Kıbrıs Sorunu da zamanın kendisi tarafından sorun olmaktan çıkarılacağı yeni bir de-facto mecraya savrulacak.
Bir şekilde Dünya da, yaşadığımız bölgeler coğrafyalarındaki siyasal, sosyal ve ekonomik yaşamlar da değişecek. O zaman da 78 Kuşağı bir kez daha ve çok daha başka bir siyasi yorumla ele alınabilecek.
Tarih olmuş olaylar yazıya dökülmediklerinde o zaman tarihte atlanmış dönemlere ve boşluklara neden olmanın vebali de geriden gelenlere kaynak aktarmayanlara, haliyle söz konusu dönemin kuşağına havale edilecektir.
Halbuki biz, tarihte pek az insana denk gelen, önemli bir zaman diliminde, 78 Kuşağı döneminde yaşadık.
Bizi, yani kendi öykümüzü, kim bizden daha iyi anlatabilir ki?
Kim bizden tarihe daha canlı kanlı bir kaynak bırakabilir ki?
Bizden sonraki kuşaklara kim bizim gibi birinci elden aktarımda bulunabilir ki?
İşte bütün bu gerekçelerden dolayıdır ki 78'i önce 78'liler anlatmalı.
........................................................................

78 Kuşağının Kıbrıslılar için bir diğer önemi de sayıca ve siyasi olarak diğer sol kuşaklardan daha etkili bir iz bırakmış olmasıdır.
Bunun birinci nedeni, 78 kuşağının tarihsel dönemeci sayılan 1975-80 yılları aralığının, Türkiye üniversitelerine belki de tüm zamanların en çok sayıda Kıbrıslı öğrencisinin gittiği periyoda tekabül etmiş olduğudur. İkincisi, söz konusu yılların Türkiye sol tarihindeki en çok kitlesel gösterilerin ve en yaygın örgütlenmelerin gerçekleştiği zaman dilimi olmasıdır.
Ayrıca belki de Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en uzun süreli ve en sık ve de en açık bir biçimde siyasi cinayetlerin işlendiği, altı Kıbrıslı öğrencinin öldürülmüş olduğudur. Bu 78 Kuşağı altı Kıbrıslı öğrencinin cenaze törenleri, Kıbrıs tarihine geçecek kadar büyük kalabalıkların toplanmasına, faşizmin lanetlenmesine neden olmuşlardı. Bu altı öğrencinin Kıbrıs solunda bırakmış oldukları derin izler bugün hala anılmaya devam ediliyor olmalarından da anlaşılabilir.
Yine 78 Kuşağının heyecanıyla birlikte, bu yıllarda Kıbrıslıtürkler arasında 1 Mayıs’ın kutlanmaya başlaması, miting ve gösterilerin yapılması, öğrencilerin bildiri dağıtımı, afişleme ve yazılama gibi Türkiye solunun benzeri siyasal propaganda faaliyetlerine girişmeleri…
Bu ve benzeri çıkışları nedeniyledir ki, 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrencilerin, 68’lilere kıyasla kendi gücüne daha çok önem veren ve daha radikal bir kuşak olduğu söylenebilir.
Bu arada 78 Kuşağı Kıbrıslıların, 12 Eylül Cuntası’nın sola karşı giriştiği acımasız saldırılardan, yaşadıkları Kıbrıs adasının özel siyasal konumu nedeniyle, Türkiye 78 Kuşağına göre çok daha az etkilendiklerini belirtmek gerekiyor.
Bu noktada 12 Eylül sonrasında sırf askeri cunta rejiminden korktuğu veya devlet dairelerinde işe girmek ya da yükselmek veyahut da bir şekilde kendisine maddi avantaj sağlamak için kendi isteğine bağlı olarak Denktaş, UBP ve rejimin diğer sağ partilerine angaje olanların ya da hayat kavgasına kapılarak apolitikleşenlerin ve de dış ülkelere (İngiltere, Kanada ve Avustralya) göç edenlerin dışında 78 Kuşağı Kıbrıslıların 12 Eylül'ü bireyler olarak nispeten "az hasarla" atlattıkları söylenebilir.
Bu durum 78 Kuşağı Kıbrıslıların, 12 Eylül askeri Cuntası’nın işkence ve hapishane koşullarına Türkiyeli yoldaşları kadar acımasızca hedef olmadıkları içindir ki, 12 Eylül darbesi ve travmasını fiziksel ve psikolojik olarak daha az zararla atlatabildikleri bir gerçektir.
Bugün ellili yaşa adım atmış Kıbrıs 78 Kuşağı, Kıbrıs’taki barış sürecinin aktivistleri ve sözcüleri arasında hala en ön sırada olan kesimdir.
Türkiye derin devleti ve hükümetlerinin adadaki “Türkleştirme” çabalarına rağmen Kıbrıslılık kimliğini öne çıkararak asimile olmamakta direten, bu konuya ilişkin eylem ve söylemlerde fikirleriyle, kararlılıklarıyla, cesur çıkışlarıyla zaman zaman Kıbrıslılara siyasal önderlik de eden, adadaki sendikal ve siyasal partilerde dolaylı veya dolaysız etkileri bulunan bir kuşak olmaya devam ediyor Kıbrısın 78’lileri.
Bu arada yazımızın ilerleyen kısımlarında daha detaylı olarak ele alınıp tartışacağımız KÖGEF (2) dışında kalan 78 Kuşağı Kıbrıs solunun, Türkiye’deki 78 Kuşağının en büyük hastalığı olan bölük pörçük halini kopya etmesi, Kıbrıslı 78'lilerin Türkiye 78 Kuşağından etkilenmesinin en açık örneğidir. Dolayısıyla bugün için Kıbrıs'taki mevcut rejimle uzlaşmış bulunan CTP’nin dışında kalan Kıbrıslıtürk Solu’nda yaşanan çok parçalılığın önemli bir ucu Türkiye 78 Kuşağına dayanmaktadır.
……………………………………………..
Genelleyecek olursak, Kapitalist-Emperyalist sistemin yıkılmasının kaçınılmazlığına ve nasıl olsa bir gün Sosyalist ilişkilerin Dünya’ya egemen olacağına inanan, ama yarını da bugünden kurmak için acelesi olan, 68’lilerden çok daha kalabalık, onların fedakarlığını, kararlılığını ve ölüme meydan okuyan hallerini örnek alan bir kuşaktı 78’liler.
Varsıllara karşı yoksulların, ezenlere karşı ezilenlerin yanındaydık ve eşitsizliğe karşı eşitliğin, adaletsizliğe karşı adilliğin mücadelesini yapmış olduğumuza inanıyorduk.
Türkiye coğrafyasındaki insanların en ilericisi ve en dinamik kesimi olduğumuza, değişimi en çok arzu eden, eğer Devrim yapmayı becerebilirsek toplumun gelecekteki yöneticileri olacağımıza inanıyorduk.
Bugünden o günlere baktığımda, 12 Eylül 1980 öncesinde olabildiğince “cesur” ve “gözü kara” olduğumuzu düşünüyorum.
Çünkü değiştirmeyi düşündüğümüz rejim ile bu rejimin devletini koruyup kollamaya her an için hazır ve nazır polisi, askeri, jandarması, istihbaratçısı ve hükümetleri bizden yüz kere daha silahlı ve çok daha donanımlıydılar. Dahası MHP ve Ülkü Ocakları gibi kayrılan ve şiddetin her türlüsünü uygulayan, silahlı, gönüllü, yarı askeri-yarı sivil, para-militer bir güce sahiptiler. Bizden yüzlerce defa daha silahlı, daha eğitimli ve daha donanımlı olan, görsel, işitsel ve yazınsal olarak dönemin tüm günlük basın organlarının kontrolünü elinde tutan, bu kadar güçlü bir cepheye karşı kavgayı kabul etmek için elbette “yüreği patlak” bir Kuşağa ihtiyaç vardı.
Türkiye sol tarihinde, bizim kuşağımızdan daha önce bir kez sahneye fırlamış ve yenilmiş olan 68 Kuşağı, sayıları az da olsa, cesur, savaşçı ve fedakar kişilerden oluşan Devrimcilerdi.
Şimdi ikinci kez kavgaya atılma sırası biz 78’lilerdeydi.
Belki kendimizi her gün kaldırılan cenazelerin suçlusu olarak sunan medyanın abartılı ve tarafgir haberleri, 12 Eylül generallerinin de her Allahın günü yalan ve demagoji bombardımanı nedeniyle 68 Kuşağı kadar topluma sevdirememiştik.
Sadece fedakarlığımız mı? Masumluğumuzu, samimiyetimizi bile fark edemedi kurtarmaya talip olduğumuz insanlar.
Çocuklar kadar masum, henüz daha nişanlanacak zaman bulamamış gençler, 78'liler, 12 Eylül'ün hapishanelerinde en zorbaca bir şekilde insanlığı unutturulacak denli cuntanın subay ve askerlerinin hakaret, dayak ve bin bir türlü işkencelerine maruz kalırlarken, kurtaracağı insanlar, kendilerini kurtaran Cunta'nın mitinglerine katılarak onlara sevgi gösterisinde bulunmuşlardı. Daha sonra da Cuntanın başı Kenan Evren'i de büyük bir oy çoğunluğuyla başlarına Cumhur Başkanı seçmişlerdi.
78'in travması, kırılma noktası, yarası, bugün bile düşündükçe acı veren siyasi ironisi de burada saklı olsa gerek...
Bunlara bakınca kendimizce kurtaracağımız insanların ihanetine bile uğradığımız söyleyebilirdik.
78 bu yönüyle yaraları çok ağır bir kuşak.
Ancak biz ki en çok da fedakarlığı seven bir kuşaktık, bu yanımızı ne toplum fark etti, ne de biz onların bunu farketmesini sağlayabilmiştik.
Bunu dün anlatamadık. Ama yazarak anlatmak için hala bir şansımızın olduğunu düşünüyorum
....................................................
Her şeyden önce biz öğrenci gençler, verdiğimiz Devrimci mücadeleden dolayı, dolaylı veya dolaysız yoldan herhangi bir maddi gelir elde etmiyorduk.
Paylaşma kültürü, biz 78’lilerin yaşamlarının bir parçası olarak içselleşmişti.
Devletin, varsıl ve egemen sınıfların yoksul insanlara karşı, yasaları, hapishaneleri, kolluk kuvvetleri aracılığıyla bir baskı aracı olarak kullanılmasına karşı çıkıyor, böyle bir devlet örgütlenmesini reddediyorduk.
Toplumda ekonomik paylaşımın eşit olmasını talep ediyor, işçilerin artık değerlerinin sömürülmesine karşı çıkıyorduk.
Kapitalist rejimi hedefe alan eylem ve söylemlerimizi samimi, içten ve haklı buluyorduk. Haklılığımızı da adeta bir kader gibi benimsemiştik. Çünkü eninde sonunda Kapitalizm ve Emperyalizm kaybedecek, Devrim, yani Sosyalizm ve Komünizm kazanacak ve yeryüzüne hakim olacaktı. Biz de “tarihin o durdurulmaz akışı”ndan dolayı eninde sonunda kazanan tarafın bizim taraf olacağını tahayyül edip duruyorduk.
Düsturumuzda; “Kapitalizm yeryüzündeki kötülüklerin kaynağıydı”.
İşte az önce yazmış olduğum gibi, bizim de ana amacımız mümkün olduğu kadar erken bir sürede mevcut rejimi yıkmak ve bunun yerine eşitliğin, adaletin, üretkenliğin ve mutluluğun düzeni olan Sosyalizmi koymaktı.
.............................................................
Okulda derslerimizde birbirimize yardımcı olmak, bizim için sıradan bir yardımlaşma ve dayanışmaydı.
Ama her şeyi de illa ki “Devrimci mücadeleye” göre ayarlıyor veya kendimizi her konuda Devrim’e vereceğimiz olumlu ve olumsuz katkılara göre ayarlıyorduk.
Örneğin siyasi hareket içerisinde öne çıkmış isimlerin, Devrimle ilgili “fazla mesai” yapmaları durumunda, bazen üniversitede takıldıkları bir ya da birkaç dersin sınavı için, hareketin taraftarı diğer öğrencilerden “yardım” alındığı oluyordu. "Yardım"ın kabaca adı başkasının yerine sınava girmekti. Bunun için öğrenciler arasında adına “yastık ütüsü” denen bir yöntem bile icat edilmişti. Sınava girecek öğrenci, önce kendi fotoğrafının arkasını jilet ile kazıyarak inceltiyordu. Sonra inceltmiş olduğu bu fotoğrafı, yerine sınava gireceği öğrencinin şebekesindeki (öğrenci kimliği) fotoğrafın üzerine yerleştiriyor, üzerine yerleştirdiği ince bir naylon parçacığını da şebekenin üzerine yapıştırıyordu. Hazırlanan şebeke gece yastık altına konuyor, öylece sabaha kadar yastığın altında duran bu şebeke preslenmiş, üzerindeki soğuk mühür de bozulmadan aynen yeni konmuş fotoğrafa çıkmış oluyordu.
Bu işi bu kadar detaylı nereden mi biliyorum?
Neyse o da şimdilik benim sırrım olarak kalsın!..
Yazının ilerleyen kısımlarında, anılarımı anlattığım bölümde bu sırrımı da okurla paylaşacağım.
Elbette sadece sınavlarımızda birbirimize yardımcı olmakla kalmıyorduk.
Paramızı, yiyeceklerimizi, evimizi, sevincimizi, üzüntümüzü de paylaşıyorduk.
Bu konuda hiç unutmadığım anılarımdan birisi şöyle:
Burs paralarının çıkması gecikmiş olduğu için parasız-pulsuz kalmıştım. Kendi utangaçlığımdan olacak, her şart altında "borç almama" gibi bir huyum vardı. Ancak akşam olduğunda karnım da acıkmıştı. Üst üste iki gün parasız ve pulsuz kafeterya’da yemek kuyruğuna girmiş ve bula bula kendime yemek ısmarlayacak kişi olarak, maddi durumu benden daha kötü olan Türkiyeli arkadaşım Ziya Türkmen’i bulmuştum.
Aynı siyasi hareketin taraftarı olduğum ve okumak için aynı zamanda çalışıp para kazanmak zorunda bir öğrenci olan “Goril” lakaplı yoldaşım Ziya (2009 yılında öldü) ODTÜ kafeteryasında üst üste ona rastladığım iki gününde de bana yemek ısmarlamıştı. Ancak burs param üç gün gecikmişti. Ve üçüncü gün henüz çalıştığı yerden maaşı ödenmediği için onun da parası suyunu çekmişti. Benimle birlikte kendisine kafeteryada yemek ısmarlayacak bir başka arkadaş aramaya koyulduğu o günü hiç unutur muyum...
İşte o yıllar aramızda böyle müthiş arkadaşlıklar vardı.
Buna neden de "Devrim"in bizi birbirimize hep yakın bir yörüngede tutan o sihirli çekim gücüydü.
Akılma gelmişken yazmış olayım. Biz 78’li Devrimcilerin kırmızı çizgileri bile vardı. Örneğin içki konusunda. Ve bu kırmızıçizgi de yine her zaman olduğu gibi Devrim’in çıkarları belirince ortaya çıkıyordu.
“Devrime zarar verecek kadar içki içmemeli, sarhoşluğumuz Devrimci uyanıklığımızı köreltmemeliydi. Sonra Burjuvazi bizi sarhoş anımızda avlayabilirdi...”
İşte böyle şeyler düşünüp tartışıyor, olabildiğince içmemeye çalışıyorduk.
…………………………………......................
Sokakta çok sert ve kanlı bir biçimde sürmekte olan siyasi mücadelenin kıyısından, köşesinden ama mutlaka bir yerinden tutup, ucunda ölümün dahi olabileceğini bile bile Devrim mücadelesine atılmıştık. Bu nedenledir ki, afiş asmaktan, bildiri dağıtmaktan, duvarlara slogan yazmaktan, ülkücülerin ve polisin saldırılarına karşı koymaktan, aramızda "siyasi eğitim çalışması" yapmaktan dolayı derslerimizi ihmal edebiliyorduk.
Bugün düşünüyorum da:
Hani “Biz Devrime o kadar çok inanmıştık” ki, yıkmayı düşündüğümüz rejimin kurumlarının görünmez eli tarafından, örneğin şiddet uygulamak konusunda belki de provoke ediliyor olabileceğimizi öyle çok da dikkate al(a)mıyor, ya da önemsemiyorduk.
Dediğim gibi… Haklıydık… Tarihsel Materyalizm’in doğrusal çizgisine kapılmıştık… Devrim için acelemiz vardı… Ve nasıl olsa gelecek Sosyalizmi, bir an önce getirmeye çalışıyorduk…
Mevcut rejimin yüzyıllardır köklü bir geleneğe ve güce sahip olduğunu görmezden geliyor, sloganlarımızın ve tahayyüllerimizin naif büyüsüne kapılmış, haklılığımızın mutlaka zafer getireceğinden emin, çok sevdiğimiz Devrim yolunda dosdoğru ilerliyorduk.
…………………………………
Kıbrıslı 78’liler, Türkiye’deki 78’in gençlik örgütleri ve Türkiye Marksist siyasi hareketleriyle birlikte, başta üniversitelere yönelen sivil faşist saldırılara ve devletin sivil ve resmi silahlı güçlerinin baskısına karşı, okullarında, sokaklarda, mitinglerde ve hatta hapishanelerde her zaman omuz omuza hep bir dayanışma ve mücadele içerisinde olmuşlardı.
78 Kuşağı Kıbrıslı öğrenciler, 78 Kuşağının yasal ve yasa dışı gösteri ve mitinglerinde yer almış, polis ve Ülkücü saldırılarına karşı okullarını savunmuş, çatışmalarda Türkiyeli yoldaşlarıyla omuz omuza dövüşmüş ve sonuçta bu kavgalarda altısı ölmüş, birçoğu yaralanmış, gözaltında veya tutuklu olarak hapis yatmış, bir kısmı okulunu yarım bırakarak adaya, Kıbrıs'a dönmek zorunda kalmış, hatta Türkiye’den "siyasi nedenlerle" diye sınır dışı edilen Kıbrıslılar bile olmuştu.
12 Eylül 1980’e doğru yol alınırken, Türkiye’nin sokaklarında can güvenliğinin ortadan kalktığı, oluk-oluk kanın aktığı o günlerde, Kıbrıslı öğrenciler Türkiye’de 78 Kuşağının kavgasından bir an olsun ayrılmayı düşünmemişlerdi.
Ne zaman 78 Kuşağının yıllarıyla ilgili bir konu açılacak, bir tartışma başlayacak olsa, şimdi artık saçına ak düşmüş dostlarımın, o dönemin gençliğinin cesurluğundan, fedakarlığından, paylaşımından, dayanışmasından, masumluğundan, arkadaşlığından ve yoldaşlığından bahsettiklerine şahit olurum.
Diyeceğim şu ki biz 70’li yılların ikinci yarısında, Türk'ü, Kürt'ü, Ermeni'si, Laz'ı, Çerkez'i ve Kıbrıslısıyla, 78’liler olarak, Türkiye Devrimine de, Dünya Devrimine de o kadar çok inanmış bir kuşaktık ki...
Ve galiba biraz inanç, biraz gençliğin tehlikeyi seven maceracılığı, içten ve samimi ve yoldaşça kurulan bağları ve fedakarlığın uç sınırlarını zorlayan öfkeli ve o celalli hal-i pür melaliyle…
Gerçekten de “Biz hem Devrime çok inanmış ve hem de onu çok sevmiştik!”
(1) Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Cilt 8, Sol, Murat Gültekingil, İletişim Yay, sf.15
(2) KÖGEF, Kıbrıs Yüksek Öğrenim Gençlik Federasyonu. TKP ve İGD yanlısı Kıbrıslı öğrencilerin Türkiye’deki öğrenci örgütü...

3 yorum:

  1. gerçek sevgi ölümsüzdür.

    YanıtlaSil
  2. İlk yorum sistemin çalışmasını sağlamak içindi.

    Metinle ilgili ilk değerlendirmelerimi ise şimdi yazıyorum. Halil güzel bir iş yapmış. 78 yazılmalıydı, yazılmalıdır. Bunu içimizden bir arkadaşımızın yapmış olması olayı daha güzel kılıyor. İlk elde söylemek istediklerim şunlardır; Öncelikle belirteyim ki yazı iyi noktalara değiniyor ve olumlu bir yazıdır. Ek Olarak:

    - 78'i anlatma işi daha çok bilmeyenlere yönelik olmalıdır. Bu yazıda Yakıngözlüğüne yapılan referansların rötuşlanması gerekir.

    - 78, 68 den ayrı değildir, onun devamıdır. 68 Avrupa'da başladı ama 78'i yalnız Türkiye'de görüyoruz. Diğer ülkelerde bu seviyede bir mücadele görünmüyor.(Veya ben göremedim). Bu da bizim yiğit bir kuşak olduğumuzun delilidir.

    -Yenilgi sadece Türkiyeli devrimcilerin yenilgisi değildir. Dünya ölçeğinde bir yenilgi, bir gerileme yaşanmıştır. Geri dönüş te -herhalde- uluslararası ölçekte olacaktır.
    Yenilgiden dolayı kendimizi suçlamak haksızlık olur. Böylesine büyük kapsamlı bir işi salt bizim sırtlayabilmemizi beklemek hata olur. Halil bizi suçluyor demiyorum ama bu konulara da değinmesi gerekir diye düşünüyorum.

    Aklıma başka bir şey gelirse onu da sonra yazarım.

    Burhan

    YanıtlaSil
  3. Çok güzel ve hem de önemli bir konuda yazıyorsun.

    "Hayatım Roman." Çok sık kullanılır ya bu deyim. 78'lilerin hayatlarının,düşüncelerinin anlatımının eminim, yarınlar için çok anlamlı katkıları olacaktır.

    İçimi bir hoş oldu Ziya anılarınla. Hala gidemedim arkadaşımı bıraktığımız yeri görmeye. (Oysa ben gidememiştim uğurlamaya, ama affedin işte, 78’li alışkanlığı). Merak ettim Ziya'nın orada bulmuş olduğu şeyleri. Eminim ki çok güzel bir havası vardır oranın. Mayıslar Köyüne gideceğim bir gün.

    Süleyman Karataş

    YanıtlaSil