24 Kasım 2009 Salı

78 Kuşağı'nın Sınıfsal Kökenleri

















Türkiye'deki yurtlarının kapatılmasını protesto etmek amacıyla Mersinden Feribotla geldikleri Mağusa Limanında, 78 Kuşağı Kıbrıslı öğrenciler bavulları ve pankartlarıyla.

Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez
LE FONTAİNE

78 KUŞAĞI KIBRISLILAR
Biz Kıbrıslı gençler, 1963'ten 1974 yılına kadar, adanın %5’i kadar bir coğrafyaya sıkışmıştık. Dahası bu %5’in toplamı, Kıbrıslırumlardan arınmış, çepeçevre sınırlarında 11 yıl süreyle mücahit denen Kıbrıslıtürk askerlerin nöbet tuttuğu, irili ufaklı kurtarılmış adacıklardan oluşuyordu. Uzun yıllar dışa kapalı, Kıbrıslırumlara göre de daha yoksul olan ve belki de kelimenin tam anlamıyla bir getto yaşamıydı sıkıştığımız bu adacıklar. Gettolarda günlük hayat beklendiği üzere dışa kapalı, dolayısıyla içe dönük ve daha çok tarım ve hizmet sektörü ağırlıklı küçük ölçekli birimlerin memurluk ve askerlikle tamamlandığı, kendi kendine yetmeyen fakir bir ekonomik yapılanmadan ibaretti.
Bu gettolarda toplanmış Kıbrıslı Türkler, sınırlı-sabit bir gelire sahip, kimi işçi, çiftçi, esnaf, zanaatkar küçük ölçekli üreticiler ve düzenli bir gelire sahip olmayan, kimisi de mücahit (maaşlı asker), memur, öğretmen ve polis gibi aylık sabit ve düzenli bir gelire sahip ailelerden ibaretti. Biz 78 Kuşağı Kıbrıslılar da ekonomik durumu kısıtlı bu ailelerin çocuklarıydık.
Özellikle 1963-68 arası yıllarda ada coğrafyasının küçük adacıklarında (gettolarda) sıkışıp kalmıştık. 1968-1974 yılları arasında ise söz konusu bu getto yaşamından kafamızı çıkarabilecek kadar nefeslenmiş, bir gettodan diğerine serbestçe seyahat etmeye başlamıştık. Hatta bir kısım Kıbrıslıtürk, Kıbrıslırumlar'ın bulunduğu bölgelerde ücretli işçi olarak çalışmaya bile başlamıştı.
İşte biz 78 Kuşağı da, o yılların ölçüleriyle bir genelleme yapacak olursak, çoğunluğu orta halli veya birkaç basamak daha alt gelir gurubundan, sınıfsal olarak varsıl olmayan, ama tamamen işçi de sayılmayan ailelerden geliyorduk.
78 kuşağı Kıbrıslı üniversitelilerin Türkiye’ye tahsile gider gitmez sol düşünce ve ideolojiyi benimsemekte güçlük çekmeyip, 78 kuşağı siyasi hareketleri ile hemen kaynaşmalarının bir nedeni de gelmiş oldukları ailelerin bu sınıfsal kökleri ve ekonomik durumlarıydı.
Dolayısıyla 78 Kuşağından Kıbrıslı öğrenciler, üç aşağı beş yukarı kendileriyle aynı ekonomik koşullara sahip Türkiyeli öğrencilerle sol ideolojide buluşmakta pek zorluk çekmemişlerdi.
Özellikle biz Kıbrıslı öğrencilerin 11 yıl süren getto yaşamlarımızdaki kuşatılmışlık, çocukluk ve de ergenlik dönemlerimizde adadaki iki toplumun çok seyrek de olsa silahlı çatışmalarına, toplumsal gerginliklerine şahit olmuş, bizleri, 1975-80 yılları arasında, Türkiye’de adeta iç savaşı andıran çatışma ortamına önceden hazır hale getirmişti.
Biraz da bu nedenle 1974 sonrasında biz Kıbrıslılar yüksek öğrenim için gitmiş olduğumuz Türkiye'de, oradaki Devrimci siyasi hareketlerle birlikte dayanışmaya girmekte pek de tereddüt etmemiştik.
O yıllarda “hak, adalet, eşitlik” kavramlarının hayat bulduğu yepyeni bir toplum kuracak olmanın, Devrim'in tahayyülü ile yanıp tutuşan Türkiyeli yoldaşlarımızla birlikte hareket ediyorduk. Çoğunluğumuzu illa ki bir sınıf ve tabakaya sığıştırmak gerekiyorsa, "varsıllıktan oldukça uzak, nispeten düşük gelirli ailelerden gelmiş sosyo-ekonomi düzlemde halk gençliği” kavramına denk düşen bir tanım bize uygun muydu?
Sanırım uygundu.
………………………………………….
Yoksullar, hep zengin olmanın hayalini mi görürler?
Belki de bu dürtüyle üniversiteye giderken birçoğumuzun aklında; “daha iyi bir gelecek için illa da bir yüksek öğrenim kurumundan mezun olmak” vardı.
Ama nedense epeyce Kıbrıslı öğrenci de, yüksek öğrenim yıllarında en az dersleri kadar, Devrim’i ve Devrimciliği de önemseyecekti.
Kıbrıs’ın ada olması, nüfusunun ve dolayısıyla öğrenci sayısının sınırlı oluşu dönemin Kıbrıslı 78 Kuşağını sınıflandırmakta ampirik bir gözlemi olanaklı kılıyordu.
Ya Türkiyeli 78'li gençliğin sınıfsal kökenleri?
78 KUŞAĞI TÜRKİYELİ ÖĞRENCİLER
68 Kuşağının sonuna yetişen, ardından 78 Kuşağını tümüyle yaşamış, içerisinde benim de yer aldığım Halkın Kurtuluşu taraftarı gençliğe üniversitemiz (ODTÜ) ile sınırlı olsa da bir dönem önderlik de etmiş eski yoldaşlarımdan Nezih Yaşar, bugünden bakınca, yaşadığımız o geçmişin dayandığı kültürü ve sınıfı şöyle değerlendirmiş. Biraz uzun ama aynen aktarıyorum:
“ODTÜ'ye girdiğimde, çevremdeki insanların kimler olduğunu anlamaya çalışmıştım. Her çeşidinden vardı. Fakat bana benzeyenlerin yeterince çok olduğunu düşünüyordum; kasabalıların.
Sonra çok zamanım oldu, çok düşündüm, fakat hala rakamlara dayalı hale getirmeyi denemedim. Kasabalı olan ya da kasabalı yaşayanlar çoktuk diye düşünüyorum. O yıllar, benim gibilerin üniversitelere yığılmaya başladığı ilk yıllardı. Daha önce gelenler de vardı ama onların ana babaları da yeterince okumuştu. Memur, asker, doktor, öğretmen çocuklarıydı.
Nasıl olduysa sıra bize gelmişti; ötekilerin yanında işçi, köylü, esnaf çocukları da üniversiteye girebiliyordu. Canlarını dişlerine takıp bizi okutmaya çalışan ana babalarımız mıydı belirleyici olan, yoksa kapitalizmin yerel nitelikli işgücü ihtiyacının gelişmesi miydi? Yoksa bizi çağıran bir şeyler mi vardı; çocukluktan çıkmaya çalıştığımız günlerde okuyup dinlediklerimizde, görüp gözlediklerimizde.
Zıpzıp diye Gırgır daha yokken çıkan bir çizgi roman dergisi vardı. Alternatifiydi diye söylemiyorum; zamandaki yerini ayırt edeyim istedim sadece. Steve ve John (umarım doğru yazmışımdır isimlerini) diye iki otomobil yarışçısının öyküleri olduğunu hatırlıyorum. Normal yaşamlarında da TIR şoförüydüler. Otomobil yarışçılığını kendime yeterince uzak görmüşüm ki, TIR şoförlüğü düşlerim vardı. Çok çeşitli ülkelere gidiyorlardı. Müthiş canım çekerdi yabancı diyarları. Ne yapsam yabancı kalacaklarını düşündüğümü hatırlıyorum, ama görmeyi oralardan geçmeyi çok istediğimden emindim. Yakında 60’lı yaşlardan bahsedeceğim yurtdışına çıktığımı söylemem zor.
Evet, asıl anlatmak istediğim benim üniversite yıllarımın; halk çocuklarının üniversitelere yığınlar halinde gelmeye başladığı neredeyse ilk yıllar olduğuydu. 68’lilerde de vardı, onların öykülerine bakınca da görüyoruz, ama yaygınlaşma bizimle başladı gibime geliyor.
Biz de baktık ve gördük ki; ortada çok adaletsiz bir durum var. Çözüm de yıllar öncesinden tanımlanmış. Deliler gibi okuduğumuzu ve ister Marx okuyalım ister Aziz Nesin, her şeyin bizi, hem sınıfsal hem ulusal ezilmişliklerimize karsı hissettiklerimizde, doğruladığını hatırlıyorum.
Başka çaremiz olduğunu da düşünmüyorum ama 71-75 arasını yaşayanlar, bir biçimde 68'in kuyruğuna takılmak yerine "sahip oldukları özgünlüğü" geliştirmeyi ya da sürdürmeyi becerebilselerdi 80 virajını başka türlü dönerdik duygusunu içimden atamadım.
71-75 arasını ODTÜ'de yaşayanların özgünlüklerinden söz etmek abartılı kaçabilir. Benimki de bir hissiyat zaten. Bilimsel temellendirme dertlerim de yok zaten; fakat açıklık, samimiyet ve dürüstlük insanlar arasındaki ilişkilerin doğal niteliğiymiş gibi gelirdi bana. Bütün sorunlar
yetemeyişlerimizdeydi sanki. Açıklıktan yana kimsenin tasası yoktu da, açıklığı beceremeyebiliyorduk mesela.
6 aylık olduğunu bilmeden başladığımız boykottan; girdiğimiz arayıştaki gibi berrak, pırıl pırıl, "bilimsel" yaklaşımlarla çıkabilseydik, çok şey başka türlü olurdu: “ODTÜ Etkisi”ne inanış bir tür.
Fakat dedim ya, başka çaremiz yoktu. Çünkü tarihimiz yoktu; kasabalardan çıkıp gelmiştik ve kasabalar kapitalizmle daha yeni tanışıyorlardı.
Bu kadar çok çarpılmasaydık, bazılarımız biraz daha dirençli, bazılarımız diğerleri kadar cesur olsaydı, bu kadar çok “acele”miz olmasaydı da yakın geçmişimizin arkasına geçmek yerine önüne geçebilseydik…
Allaha, kitaplarına, meleklerine, peygamberlerine ve ahret günüyle birlikte "iyinin de kötünün de Allahtan geldiğine", yani kadere inanılmasını ister İslam. Diğerlerini geçebilirsiniz de, ama bu kader işi; her türlü din, inanç ve ideolojide; hatta bilimde bile, var gibime geliyor. Maddi koşulların olgunlaşmamış olmasını tarif ederken yaptığımızın adını “kader” koysak mesela...
"Calculus"u ilk dönemde çözecek kadar pratik olsaydım, (aylarca Fisher bana baktı, ben ona baktım.) mesela İsmet'le başka türlü bir muhabbetimiz olurdu. Nebil'in sesi de daha o zamandan bugünkü gibi çıkardı.
Hayallerimiz bile TIR şoförlüğünden öteye uzanamayınca, çok eksik kaldık. Hayallerinin sınırı olmayanların hakkını yememek için kendi payıma konuştuğumu belirtmem kaçınılmaz.
Bir fırsat bulursam gene devam ederim. Kendimi biraz bu öykünün görgü tanığı olarak görüyorum. Ve aslında belki, öykü bu da değil. Yazacak 15-20 gün zamanım olsa, herkese kendi döneminin özgünlüklerini öne çıkarma hakkı vererek benim dönemin hazırlık ve birinci sınıf ortamı üzerine olan gözlemlerimi sürdürebilmek isterdim. O zamanlar, “devrimci hava” baskın da değil, "fon"daydı. Fakat o günlerde müthiş şeyler biriktiğini hep hissettim diye hatırlıyorum. Yalnız ne kadar zorlarsam zorlayayım anılar gelmiyor aklıma; esas olarak güzel şeyler yaşadığımızı düşünüyorum ve bazı değerlendirme izlerine ulaşabiliyorum; o kadar… Belirgin iz ise kasabalılık…” (1)
Yazmış olduğu kısa 78 öyküsünde Nezih o yıllardaki anılarıyla bugünkü gözlemlerini harmanlayıp birçok tespitlerde bulunuyor.
78 Kuşağının öne çıkan belirleyici unsuru olarak, sınıfsal açıdan “Halk çocukları”, kültür ya da zihniyet olarak “Kasabalılık” kavramlarını kullanıyor.
O yıllarda aşırı derecede çarpıldığımızı, yeterince direnç gösterilmediğini, daha cesaretli olunabileceğini, çok acele edildiğini, 68’in ötesine bir türlü geçip de kendi 78’imizin özgün hareketini yaratamadığımızdan dem vuruyor.
78 Kuşağının hayallerinin bile tahayyülündeki TIR şoförlüğünden öteye uzanamadığını yazıyor.
Bunun için de herkese kendi döneminin özgünlüklerini öne çıkarma hakkı vermek suretiyle o döneme ait belleğimizde kalan ne varsa yazılmasını talep ediyor.
Her ne kadar 78’i yazma nedenlerim arasında Nezih’in bu gerekçesi kaçınılmaz olarak yer alıyorsa da, beni aynı zamanda biraz da Kıbrıs solunun bugünkü hal-i pür melali ilgilendirdiği için o yılları yazmaya koyulmuş bulunuyorum.
…………………………………………….
Biz 78 Kuşağı Kıbrıslıların Türkiyeli yoldaşlarımızla paylaşmış olduğumuz ve neredeyse ailemizle olan ilişkilerimiz kadar yakın ve kutsal değer atfettiğimiz “78’liliğimizi” yeniden değerlendirmenin şimdi çok daha önemli olduğunu düşünmekteyim.
Birkaç kez yazdım. Yine yazmış olayım. O yıllarda Türkiye’ye yüksek öğrenime giden Kıbrıslı öğrenciler sabit maaşları olan mücahit, öğretmen ve memurla, sınırlı kazanca sahip olan işçi, çiftçi ve esnaf ailelerden gelmekteydiler. Hani ne varsıl ve ne de çok yoksuldular. Sınırlı, artmayan ve artacağı "ümitsiz vaka" bir gelire sahiptiler.
Dolayısıyla biz de sınırlı gelire sahip ailelerimize pek maddi yük getirmemek zorundaydık. Demek istediğim biz 78’li Kıbrıslılar, müsrif olmamaya, tutumlu davranmaya özen göstermesi gereken kişilerdik. Nitekim mümkün olduğu kadar kısıtlı bir parayla idare etmeyi o yıllarda içselleştirdiğimizi düşündüğüm için, bu konuda bir genelleme yapmanın, en azından 78 Kuşağı Kıbrıslıların ne olmadıklarını (ki varsıl değillerdi) yazmanın mümkün olduğunu düşünmekteyim.
Ne diye yazdım bütün bunları?
O yılların yaşam koşullarını göz önünde tutmak, okurun bugün ile kıyasını yapabilmesi için elbette.
YAŞAM KALİTESİ FARKI
Demek istediğim şu ki, sosyo ekonomik açıdan biz 78 kuşağı gelir düzeyi bakımından “orta halli” olan ailelerden geliyor olsak da, bugünün orta halli ailelerinden gelen üniversiteli öğrencileriyle kendi dönemimizi karşılaştırdığımızda, bizim onların yanında oldukça “fakir” bir yaşam standardına sahip olduğumuz söylenebilir.
Çünkü bugünün gençlerine göre hem daha az maddi imkanlara ve hem de daha fakir yaşam biçimlerine sahiptik.
Daha yoksul yaşam biçiminden kastım bugünün gençlerinden çok daha geri teknolojileri kullanmak zorunda oluşumuzdu.
Örneğin uçak ücretleri pahalı ve Kıbrıs’tan Türkiye’ye uçak seferleri seyrekti. Buna karşılık gemi ve otobüsle yolculuk nispeten daha ucuzdu. Bu nedenle örneğin tatillerde Türkiye’den adaya dönerken birçoğumuz otobüslerle sekiz saat Mersin’e kara yoluyla gidiyor, oradan da feribotla Mağusa’ya kadar 10 saatlik bir deniz yolculuğuna daha katlanmak zorunda kalıyorduk.
Bu mesafe uçakla bir saat kadar sürüyordu ki, buna göre biz 78’li Kıbrıslı öğrencilerin birçoğu ilk yıllarda Kıbrıs’a gidip gelirken 17 saat daha çok yolculuk yapmak zorunda kalıyorduk. Elbette 17 saat daha uzun olan otobüs-feribot yolculuğunu tercih ediyor olmamızın çok önemli bir nedeni vardı:
Ulaşımın maliyeti.
Sonuçta hava ulaşımına göre, daha ucuz olan ve fakat 17 saat daha çok süren kara ve deniz yolculuğuna katlanmak zorunda kalıyorduk.
O yıllarda öyle telefonun ahizesini kaldırıp da numarayı çevirince Kıbrıs’ta birisine bugün olduğu gibi anında ulaşabilmek mümkün değildi. Önce Türkiye’deki telefon santralinde çalışan memurlardan birisine, Kıbrıs’ta arayacağımız numarayı yazdırıyorduk. Sonra da aradığımız telefonunun bağlanması için dakikalar hatta bazen saatlerce sıramızın gelmesini beklemeye koyuluyorduk. Evimizde telefon yoktu. (Kıbrıs’ta 1975-80 yılları arasında her eve, her dükkana henüz telefon bağlanmış değildi) Dolayısıyla telefonu olan komşuyu arar, anneme veya evden birisine çağırmasını beklerdim. Şanslıysak hemen evden birisi gelir, değilsek aradığımız kişi gelene kadar geçen zamanın parasını da ödemek zorunda kalırdık. Bazen de annemi başka hangi gün arayacağımı komşuya söyler, çok acil bir durum varsa (ki her nedense olmazdı) aileme ileteceğim notu bildirirdim.
Tabii öyle sık sık da telefon açamazdık. Çünkü hem denizaşırı telefon ücretleri pahalı, hem de yazmış olduğum gibi birçoğumuzun Kıbrıs’taki evinde telefon yoktu.
1970'li yıllarda revaçta olan haberleşme yöntemi hala 'mektup'tu. Ancak mektuplar postaya verildikten nadiren bir hafta sonra, genel olarak on beş günde Kıbrıs'taki adrese ulaşırdı. Bazen bir mektubun ulaşmasının bir ayı bulduğu bile olurdu. Birkaç defasında yazmış olduğum mektubun, ben Kıbrıs'a gittikten sonra eve ulaştığına bile şahit olmuştum.
Şimdi artık teknoloji cep telefonunun tuşlarına basar basmaz aramak istediğimizi bize, bizi de arayanımıza anında ulaştırıyor.
O yıllarda cep telefonu, bizim tahayyül edemediğimiz bir haberleşme aracıydı.
Konu açılmışken yazmaya devam edeyim.
Yine o yıllarda ODTÜ’de “Fortran Four” diye bir Bilgisayar dersimiz vardı. Aslında seçmeli ders olarak almıştım. O derste çok basit bilgisayar programlarının yazılımı öğretilirdi.
Bunun için önce yüzlerce kartı “Punchcard” denen bir makinede deliyor, deldiğimiz kartları diziyor, lastikle bağlayıp devasa bir alette okunması için görevliye teslim ediyorduk. Bir kaç gün sonra gidip upuzun mavi çizgili çıktı (output) kağıdını alıyorduk. Çıktı’ya bakarak programın çalışıp çalışmadığını görüyor, yanlış (error) varsa sıralı kartlarımızdan hangisini yanlış delmiş olduğumuza bakıp o kartı buluyor, yeniden delmek için sıraya giriyor ve sonra da okunması için tekrardan görevli memura teslim ediyorduk.
Demek istediğim bugün ekranda görüp bir saniyede düzelterek çözebildiğimiz küçük bir hatayı gidermek için, o yıllarda en az bir gün bekledikten sonra halledebiliyorduk.
Dolayısıyla 70'li yılların yaşam tarzını daha iyi anlayabilmede ya o zamanın yaşam koşullarını, teknolojisini ve elbette baskın kültürünü iyi bilmek ya da bizzat o yılları yaşamak gerektiğini düşünüyorum.
Başka aklımda yer etmiş günlük yaşam mekanı olarak bir çoğumuzun yemek yediği okul kafeteryaları, çay içilip sohbet edilen yurt kantinleri ve yurt odalarımız vardı. Hem geyik muhabbetlerinin hasının, hem de bizlerin ateşli siyasi tartışmalara tutuştuğumuz ve örgütlendiğimiz ortak mekanlarımızdı bu yerler...
Kısa sürede kolayca yapılabildiği ve ucuza mal olduğu için çay demlemek, Türkiye’deki tüm sohbetlerimizin önünü açan ilk ortak alışkanlığımız olmuştu. Çay demleme veya demli çay içme kültürünün kazanılmasıyla uzun çay sohbetlerimiz ateşli siyasi tartışmalarımızın en güzel molaları olurdu.
Çok sık olmasa da en çok burs ya da nakdi yardım parasının elime geçtiği dönemlerde uğradığım, dönemin “fast-food”cuları olarak tanımlanabilecek ayaküstü tükürük köftecileri, dönerciler, kokoreççiler, Kebap 49’lar; ya da Adana ve Urfa Kebapçıları, Lahmacuncular ve de pilav üstü kuru ile ünlenmiş köşe başı lokantaları...
Bütün bunlar her 78’li öğrenci gibi benim de ara sıra uğradığım mekanlardı.
Böylece bu yaşam tarzıyla bir bakıma burjuva sınıfların lüks mekanlarından (modern lokantalar ile o yıllarda rağbette olan Disko gibi eğlence yerleri) uzak kalmış oluyorduk. Ve nihayet bu hayat tarzı biz 78’lileri, kısıtlı ve sınırlı gelire sahip işçi, esnaf ve memur grubu ile gecekondularda yaşayan insanlara çok uzak kılmıyor, aynı zamanda düşünsel anlamda da gönüllerimizde taht kurmuş Sol, Sosyalizm ve Devrim tahayyüllerimizle pek ters düşmüş olmamanın rahatlığını duyumsuyorduk
Öte yandan ailelerimizin bize sağladığı maddi olanaklar ne dışarıda yemek yeme kültürü ne tatile gidebilme ne de öyle zırt-pırt uçakla seyahat edebilme olanağı veriyordu... Değil üniversiteye giderken, mezun olduktan sonra da, öyle özel otomobilimiz olacak kadar ya da otobüs ve dolmuşa değil de iki kere düşünmeden taksi'ye binecek kadar varsıl bir yaşamımız olmamıştı.
………………………………………………………
(1) Nezih Yaşar ODTÜ’de okuduğu yıllarda bir dönem ismi öne çıkmış aynı siyasi hareket içerisinde buluştuğum 78 Kuşağından Türkiyeli bir yoldaşım.

1 yorum:

  1. Üniversite gençliği ile ilgili gözlemler gerçekçi. Birkaç şey eklemek gerekirse şunları söylemek isterim:
    - 1972-1973 öğretim yılında üniversitede öğrenime başladığımda geçimi sağlamak zordu. Kafeteryada tabldot sistemi yoktu.Yemekler pahalıydı. Karın doyuracak yemekleri seçtiğim zaman ay sonunu getiremiyordun ya da az yemek alarak aç kalıyordun. Ancak kafeterya boykotuyla(umarım boykot yapıldığı konusunda hafızam beni yanıltmıyordur) fiyatlar ucuzlatılıp sabitlenince karnımız doymaya başlamıştı. Benzer biçimde yurt ücretleri de ucuzlamıştı (yanılımıyosam aylık 100 TL den 80 TL ye düşmüştü). Ziya Türkmen'le o yemek boykotu(?) günlerinde olacak diye hatırlıyorum şöyle bir konuşmamız olmuştu; 1971 öncesinde yemeklerin pahalılığından şikayetler yükselince öğrenci birliğinin yemek kazanlarını kafeteryadan alıp bahçeye çıkarttığını ve "25 kuruşa köfte", "10 kuruşa çorba" vb sattığını anlatmıştı Sevgili Ziya. Bu olayın teyidini bilmiyorum ama o öyle söylemişti.

    - Burada ODTÜ-DER i de anmak gerekir diye düşünüyorum. Çoğumuz için bir demokrasi okulu görevi gördü. Kitleyi yönlendirmede etkili oldu ve ODTÜ ye çok katkı sağladı. Özellikle Levent arkadaşın başkanlığında çok önemli işler yapıldı diye düşünüyorum.

    - 68 Kuşağının öğrenci gençlik nezdinde prestiji çok yüksekti. 12 Mart yönetimi kamuoyu nazarında iyice tecrit olmuştu. 1973 seçimlerinde ilk kez "sol" etiketiyle seçime giren CHP birinci parti olmuştu. Ülkede demokrasi rüzgarları esiyordu.Bu koşulların 1978 kuşağının yönlenişinde önemli olduğuna inanıyorum.
    - Daha iyisi mutlaka yapılabilirdi. Maçtan sonra eleştiri yapılır ama maça geri dönülmez. Ben yapılan işin azımsanacak bir iş olmadığı görüşünü taşıyorum.
    - Daha söylenecek çok şey var diye de düşünüyorum.

    YanıtlaSil