2 Şubat 2010 Salı

VI. SİYASİ HAREKETLERE İLK KATILIM RASTLANSALDI:



Yıl 1975. Beş Kıbrıslı bir Trakyalı. Ayaktakiler Halil Şentuğ, Salih, Emin (Trakyalı) Turgut
Oturanlar Cemal ve ben. Henüz ne Halkın Kurtuluşu, ne Devrimci Yol, ne de Kurtuluş Sosyalist Dergi yayınlanmış. Ancak fotoğrafın arka planında görülen Bornova yurtlarında 68 Kuşağının “baba adam”larından birkaçı haftanın birkaç gecesinde uğruyor, aralarında bazı Kıbrıslıların da bulunduğu öğrencilere 78 Kuşağına dahil olacak yeni siyasetlerini anlatıyorlardı.




Herşeyin başlangıcı küçüktür.
CICERO
Marksizm-Leninizm'i, diyalektik felsefe ve tarihsel materyalizmi çoğunlukla katılmış olduğumuz siyasi hareketlerin içerisinde yapılan eğitim çalışmalarında öğreniyorduk. Dolayısıyla ilk kez dahil olduğumuz siyasi hareketin teorisinin Marksizm-Leninizm’e ve bu ideolojinin felsefesine uygun olup olmadığını, ancak söz konusu hareketin içerisine girdikten bir süre sonra öğrenmeye ve daha da çok bunu diğer siyasi hareketlerle polemik konusu yapmaya çalışıyorduk.
Demek istediğim 78 Kuşağının sol hareketlerine dahil olurken, söz konusu siyasi harekete bilinçli bir seçim yaparak katılmış olmadığımızdı.
O yıllarda öğrenci çevrelerinde sol hareketlere ilk girişler, ilk katılımlar, daha çok katılacağı örgüte önceden dahil olmuş yakın çevresindeki arkadaşları, tanıdıkları veya akrabaları aracılığıyla gerçekleşiyordu.
Devrimci olmak elbette ilk bakışta çoğunlukla öğrencilerin kendi gönüllü tercihleriydi. Doğrusu ben Ülkücülerde olduğu gibi zorlandığı ve korkutulduğu için Devrimci siyasi hareketlere katılmış bir gence rastlamadım. Devrimci çevrelerde bu konuda hiç mi baskı yoktu. Elbette okulda veya mahallede, arkadaş çevresi devrimci olan bir gencin, bu konuda yalnız başına çevresinden etkilenmeden ve belki de bir şekilde baskılanmadan bağımsız karar vermesi söz konusu olamazdı. Tüm bu olasılıkları göz önünde tutarak ve bir kenara yazarak özellikle o dönemin gençlerini Devrimci olmaya iten nedenler arasında çeşitli faktörler olduğunu belirtmiş olalım.
Örnekleyecek olursak:
Kimi yazmış olduğum gibi bir arkadaşının veya arkadaş grubunun peşine takılarak, kimi ilk defa karşılaştığı bir büyüğünün ajitatif siyasal konuşmasına kulak vererek, kimi kendisinden okumasını istediği bir ya da birkaç roman ve hatta bir hikaye kitapçığı ile dahil oluyordu siyasal fraksiyonlardan birisine.
Mamak Cezaevinde askerler tarafından dövülen İlhan Erdost’un hapisane koğuşundaki ölümüne tanık olmuş İbrahim Özkan, kendisinin bir siyasal fraksiyona dahil oluşunu şöyle anlatmış:
“Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ını okudum, onun yorumunu yaptılar bana. Oradan artık yavaş yavaş sol düşünceyle ilişkimiz oldu.” (1)
Tabii ona İranlı yazarın çocuklar için yazmış olduğu bu ünlü hikaye kitabını veren de, yorumunu yapan da, sol düşünceyi anlatan da ilk kez dahil olduğu siyasal fraksiyona mensup yakın çevresiydi.
Artvin ve Erzincan cezaevlerinden iki kez tünel kazarak kaçmayı başaran, idamla yargılanmış yüzlerce 78’lilerinden birisi olan Adnan Keskin de sola ilk adımını okuduğu bir romanla atmıştı. “Ana” romanını okuyunca orada çok farklı şeyler görmeye başladım, devletin bir sömürü mekanizması, bir sömürü aracı olduğu kavramıyla karşılaştım. Toplumların bana (okulda) öğretilen şekilde değil, sınıflardan oluştuğunu, işçi sınıfı, proletarya, burjuvazi gibi şeyler olduğunu orada okudum, öğrendim. İlk defa orada ihtilal kelimesiyle, devrim kelimesiyle karşılaştım…” (2)
"Olaylar-Anılar" kısmında anlatmış olduğum gibi, ben ve benim yaşdaşım ve bizden sonraki Kıbrıslı öğrencilerin de, Türkiye'de ilk kez sol bir fraksiyona sempatizan veya taraftar oluşları, daha önce o siyasi harekete dahil olmuş kişilerin yönlendirmesi ve teşvikiyle ve de ancak siyasi teorisini de o örgüte dahil olduktan sonra özümsemeye başlamalarıyla mümkün oldu.
Siyasal bilinç, bilgi edinimi, siyasi harekete katıldıktan sonra başladı.
Bu da daha çok Diyalektik ve Tarihi Materyalizm, Sosyalizm ile ilgili basit anlaşılır kitap okumaları ve tartışmalarıyla başlıyordu. Sonrasında Marks Engels, Lenin ve Stalin’in yazmış olduğu kitaplar, siyasi fraksiyonların arasındaki tartışmalarda öne çıkan konulara bağlı olarak okunmaya başlıyordu. Bu kitaplar da daha çok, tartışılmakta olan konuyla ilgili paragraflardan alıntıların sayfa numaralarıyla ezberlenmesi şeklinde okunuyordu. Ancak bu arada siyasi hareket söz konusu sempatizan veya taraftarını kendi teorik yorumlarına, pratik eylemlerine ve tüm bunları savunmaya ortak etmiş oluyordu.
Böylece Marksist okumaya giriştiğinde, kişi içerisinde bulunduğu siyasi hareketin öngördüğü teorileri haklı çıkaracak bir önyargıyla bu kitaplara başvuruyordu.
O yıllarda siyasi hareketlere katılışlar buna benzer şekillerde gelişiyordu.
Bu konuyla ilgili olarak 12 Eylül Cuntası tarafından kendisine verilen ağır hapis cezası nedeniyle yurt dışına kaçan ve yıllardır Türkiye dışında yaşamak zorunda kalan 78 Kuşağından F. Kızılaslan’ın kendisiyle yapılan bir röportajda söyledikleri oldukça aydınlatıcıdır. Kızılaslan’ın söyledikleri, 1975-76 yıllarında Ege Üniversitesi ve 1977-80 döneminde ODTÜ’de ve 1980 Şubatında Mamak cezaevinde tanıştığım, onlardan siyasete ilk giriş hikayelerini dinlediğim Türkiye ile Kıbrıslı 78 Kuşağı gençlerinin başından geçenlere çok benziyordu.
Şöyle demiş F. Kızılaslan röportajında:
“Benim mensubu olduğum (Vatan Partisi-hp) 1978 Kuşağı’nın bu işlere girmesi; genel olarak yükselen bir akıma idealistçe kapılarak olmuştur. Sosyalizmi belli bir bilinç düzeyine kadar kavrayarak değil. Yıllar içinde hem mücadele ederek hem de okuyarak, zamanla bilinçlendik diyebilirim.” (3)
Bu örnekler çoğaltılabilir…
Örneğin Zahide Genç kendisinin bir sol fraksiyona girişini şöyle özetleyivermiş.
“Ben kendimi Dev-Genç’in içerisinde buldum. Dev-Genç’in içerisinde bulmam tamamen tesadüfi bir olguydu, çünkü okulda Dev-Genç’liler daha fazlaydı” (4)
……………………………………………………
Öte yandan 78 Kuşağı siyasi hareketlerinde merkez’in, örgütün kadrolarını demokratik bir seçimle oluşturmayı hiçbir zaman düşün(e)mediği göz önüne alındığında, buna örgüt içi demokratik mekanizmaların çalıştırılması koşullarının bir türlü yaratılamamış olmasını da beraberinde getirdiğini yazmıştık.
Tabii demokratik seçimlerin, dahası demokratik seçim için demokratik ortam ve şartların yaratılamadığı koşullarda, “otoriter” ve “merkeziyetçi” yönetimlerin kökleşip kalıcılaşması da kendiliğinden oluyordu. Hal ve gidişat böyle olunca, siyasi hareketlerde, teorik plandaki düşüncelerin üretilmesinden, pratik eylemlerin planlanmasına kadar tüm kritik kararların son tahlilde merkez tarafından alınmasının bir nevi kanıksanmışlığı vardı.
Kararların uygulanması ise tabana yani alttakilere bırakılıyordu. Bu ise dairesel bir kısır döngü biçiminde, siyasi hareketler içerisindeki otoriterliğin yerleşip kökleşmesini sağlarken, üye mi, militan mı yoksa sempatizan mı pek belli olmayan tabanını (partileşememiş siyasi hareketin taraftarlarını) örgüt yönetimi içerisinde daima edilgen kılıyordu.
Siyasi harekete yeni katılanların ise daha siyasi hareketin teorisine ulaşmadan, harekete katılır katılmaz örgütün pratik işlerine yetişmek üzere koşuşması, edilgenlik sürecini sürekli kılıyordu.
Böylece 78 Kuşağının önem verdiği eşitlik, adillik ve demokratiklik gibi unsurların dönemin örgütlerinin iç işleyişlerinde etkin ve sürekli kılınması, 78 Kuşağı yıllarında belirsiz bir geleceğe, diğer bir deyişle Devrim sonrasına ertelenmiş mi oluyordu?
Galiba öyle…
Bu sürecin 78 siyasi hareketlerinin bölünmesini kolaylaştıran bir ortamı tetiklediğini burada belirtmiş olalım.
Çünkü siyasi hareketin merkezinde tartışma yaratan teoriye ve pratiğe ilişkin olası bir antlaşmazlık durumunda, örgüt içerisinde bölünme gibi bir sonuca yol açtığında, bölünen kadrolar kendi etkileyebildiği taraftarlarıyla, siyasi ayrılığa düştüğü hareketten topluca ayrılıyorlardı. Ancak bölünmeden dolayı ortaya çıkan yeni hareket de, isim değişikliğine uğramış ama ayrılmış olduğu siyasi hareketin benzeri bir örgütlenmeye dönüşüyordu.
Dolayısıyla 78'in bölünmeleri, daha demokratik yeni siyasi hareketlerin doğuşuna kaynaklık etmiyordu. Çünkü bir önceki siyasi hareket içerisinden kopanların oluşturduğu grup ya da hareket de seçim yapılmadan yeni oluşturulan ve taraftarlarının çoğunun siyasi edilgenliğinden dolayı yine üst yönetimlerin hareketin merkezine yerleşip kalıcılaşmasına ve demokratik işleyişin bir türlü etkin olmayışına yol açıyordu.
Böylece eskisi gibi yeni oluşan siyasi hareket de, ülkedeki “illegalite koşulları” nedeniyle demokratik bir seçime başvurmadan, nerdeyse Devrim sonrasına kadar kalıcılaşmak üzere doğduğu siyasi hareket gibi otokratik bir liderliğe dönüşüveriyordu.
Sonuç olarak 78 Kuşağında demokratik merkeziyetçilik, “şartlar gereği” demokratik mekanizmanın bir türlü çalıştırıl(a)madığı demokratikliği Devrim sonrasına ertelenmiş “merkeziyetçi” bir işleyişe evriliyordu...
Ancak demokratikliği Devrim sonrasına ertelenmiş bu merkeziyetçilik 78’in siyasi hareketlerine dönemin baskıcı rejimine karşı örgütü koruma kolaylığını da mı sağlamış oluyordu?
Sanırım düşünce buna benzer bir eksendeydi…
Ancak tabanda sempatizan veya taraftarların siyasi hareketlere rastlantısal girişleri de aynı şekilde örgüt için rejimden korunmayı zayıflatan bir etki yaratmıyor muydu? Bu sorunun tam bir cevabının da bulunmayışıdır ki, 78 Kuşağının mevcut rejimin saldırılarından korunmak için gizlilik koşulları altında örgütlenmeyi içselleştirmesi, böylece 78 Kuşağı siyasi hareketlerinin örgüt içinde “demokratik” olunmamasının gerekçesi olarak bir nevi kısır döngüye dönüşmesini, çok da haklı bir zemine oturtmamaktadır.
Bu noktada o yıllarda rejimin ağır baskısı ile Devrimci mücadelenin yığınla bekleyen işleri arasında siyasi hareketlerin merkez yönetimlerinin bir de örgüt içi seçimlerle uğraşmak zahmetine katlanmak istemeyişlerinin ve zaten rastlantısal bir seçimle siyasi harekete katılan tabandan örgüt içi demokratik işleyiş olacak diye onay almaya çok istekli olmayışlarının bunda bir payı olduğunu yazmanın çok da yanlış olmayacağını düşünüyorum.
Tabii her zaman için bir “lider” veya dönemin moda deyişiyle “baba adam” beklentisi içinde olan ve “illegalite”nin cazibesine kapılmış tabandaki genç kuşağın da, örgüt içi seçimleri Devrim sonrasına ertelemeleri için bu konuda merkezdekileri cesaretlendirmiş olduğunu da belirtmeden geçmemek kaydıyla.
Belki de 78 Kuşağının bir yandan “şiddeti içselleştirme”, öte yandan “demokratik kültür eksikliği” vb. olumsuzluklarına neden olan başka faktörler de vardır.
Sol'un, Cumhuriyet tarihinin hemen her döneminde itilip kakıldığı, daima bir düşman olarak benimsendiği, kapitalist ilişkilerin yeterince kök salmadığı, dinin ve feodalitenin sosyal ve kültürel ilişkiler bağlamında etkin olduğu bir coğrafyada belki de sırf bu nedenlerden dolayı Türkiye'de Dünya'nın diğer ülkelerinden ayrı böyle özgül bir süreç yaşanmalıydı ve yaşandı.
Tam hatırlamıyorum ama Marks bir yerde tarihsel materyalizme içkin bir not düşmüştü: “Tarihte birçok şey öyle yaşanmak zorunda olduğu için yaşandı veya gerçekleşti.”

………………………………………………………
(1) Emin Karaca, 12 Eylül’ün Arka Bahçesinde, İbrahim Özkan anlatıyor, Sf. 373
(2) a.g.e., Adnan Keskin anlatıyor, sf. 109
(3) a.g.e., Fikret Kızılaslan anlatıyor, sf. 58
(4) a.g.e., Zahide Genç anlatıyor, sf. 400

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder